Hakan Günday, çoğunlukla aynı temayı işleyen yazarlardan. Tüm romanlarının şiddetle ilişkisini kurabilirsiniz. Sistemin birey üzerindeki şiddetinden, bireyin sisteme tepkisini dile getirdiği “haklı” şiddete kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor bu temanın edindiği yer. Son romanı “Az”ın arka kapak yazısında “A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman” deniliyor. Bu cümle daha en başından, “şiddetin anatomisini” çıkaracak bir metin beklentisi doğuruyor. Oldukça iddialı bir başlangıç… Romanı bitirdikten sonra ise şu soru beliriyor; şiddetin anatomisini ortaya koymak isteyen bir romancı bunu hangi yoldan yapmalı? 19. yüzyıldan bu yana edebiyat birikiminin eninde sonunda vardığı sonuç şu, roman yazarı, işlemek istediği temayı, karakterlerini birer kişilik olarak yaratabildiği ölçüde derinleştirebiliyor. Ancak ne yazık ki, yine o iki yüzyıllık tarih içinde bunu yapabilmiş olanlar oldukça az. Edebiyat tarihinde unutulmaz bir yer edinebilmenin en temel koşulu, etten ve kemikten, ruhunun tüm açmazlarıyla ve sahiciliğiyle kendini elevermiş roman kahramanları yaratmak. Edebiyat tarihinde bunu başaramayan ve bugün isimlerini hatırlayamadığımız yazarların en çok düştükleri hata ise söylemek istedikleri şeyleri, yazar olarak ortaya çıkıp, âdeta söylev verircesine aktarmaları. Kimileri de, roman kahramanlarını birer kişilik haline getiremediklerinden bu söylevi aslında yaşamayan karakterlerin ağzından verdirirler. Bunu o karaktere hiç uymayan üsluplarından çabucak sezersiniz.

Hakan Günday, son romanı “Az”da hemen hemen aynı isme sahip iki çocuğun (Derdâ ile Derda) şiddetle ilişkisini anlatıyor. İkisinin de hikâyesi, çocuklar 11 yaşındayken başlıyor, 16’ya gelene kadar sürüyor. Olaylar birbiri ardına akarken, bu çocukların dünyasında ne olup bittiğini, ruhlarında ne gibi değişimler, yaralanmalar olduğunu oldukça yüzeysel bir biçimde aktarıyor yazar. Derinleşmeye çalıştığı zamanlarda ise “konuşan” 11-16 yaşlarındaki bir çocuk olmaktan çıkıyor. Büyük büyük laflar, felsefi söylemler başgösteriyor. Yazar bazen çocukları da unutup, romanın anlatıcısı olarak konuşmaya, şiddet üzerine, hayat, doğum ve ölüm üzerine uzun uzadıya açılımlarda bulunmaya vardırıyor işi. Oysa okur romandan, şiddetin anatomisini, Derdâ ile Derda’nın ruhlarının dehlizlerinde gezinerek ortaya koymasını bekliyor; bu karakterleri, hem şiddete maruz kalan, hem de onu uygulayan kişilikler olarak çırılçıplak bırakmasını, okura da bunun üzerine düşünme, yorum yapma olanağı vermesini… Gerçi, okuruna kuşkuyla yaklaşan bir yazar Hakan Günday. Hiçbir şeyi şansa bırakmayıp, aklından geçen her şeyi kâğıda dökme çabası ondan. Öyle görünüyor ki, roman kahramanlarını bu şekilde ortaya koysaydı ve okuru şiddet üzerine düşünmeye sevk etseydi bile, bu konudaki düşünce ve yorumlarını aktarmaktan kendini alamayacaktı. Belki bu nedenle Günday, romana değil de, denemeye daha yatkın bir kalem.

 

Neden Oğuz Atay?

Hakan Günday, bu iki çocuğun yollarını kesiştiriyor romanda. Bunu yaparken de, inanılması zor “tesadüflere” yer veriyor. Tesadüfleri tırnak içinde kullanmamın nedeni şu, romanın sonunda hiçbirinin tesadüf olmadığını söylüyor Derdâ. Yani yazar, bu iki hayatın kesişmesini bilinçli olarak sağladığı mesajını iletiyor okuruna, eğer gerçeküstü güçlere inanmıyorsa… Peki ama neden? Derdâ ile Derda’nın yolları neden mutlaka kesişmeli? Okur olarak bu soruyu sormak hakkımız. Yazar bir röportajında “Yani acı veren ile acı alan aslında aynı kişidir” diyerek açıklıyor bu buluşmayı. İsimlerinin neredeyse aynı olması da ondan. Peki ama bu “mesajı” verebilmek için tüm kurguyu tesadüflere boğmak ne kadar gerekli? Bu konuda Tomris Uyar’ın verdiği bir örnek var. Diyor ki Uyar, hayatta pek çok insanın kafasına durup dururken saksı düşebilir ama siz bunu bir öyküde durup dururken yapamazsınız. Uyar’ın söylediğinden şunu anlıyorum, her metnin bir matematiği var. O yüzden, eğer okur “iyi ama neden” diye soruyorsa bir işlem hatası olmuş demektir.

Günday, iki çocuğun hayatları arasında paralellikler kurarken bir de Oğuz Atay’ı sokuyor romana. Onu, Derdâ ile Derda’nın ortak noktası ve şiddetin kullanımında bir araç olarak değerlendiriyor. Derda, mezarlık temizleyerek karnını doyuran bir çocukken, korsan kitap mafyasına katıldıktan sonra “tesadüfen” Oğuz Atay ve onun kült romanı “Tutunamayanlar”la karşılaşıyor. Bunun, her gün üzerindeki “ölü toprağını” yıkadığı kişinin kitabı olduğunu anlayınca da okuma yazma öğrenmeye karar veriyor ve ilk okuduğu kitap “Tutunamayanlar” oluyor. Romandan çok etkilenen ve yazarıyla arasında derin bağlar kuran Derda, yaşadığı dönemde değeri hiç bilinmemiş olan Oğuz Atay’ın bu yüzden çok acı çektiğini öğrenip o yıllarda edebiyat camiasında bulunmuş herkesi hedef tahtasına koyuyor. Sonunda da temsilen üç kişiyi kurşunluyor. Yani şiddete başvuruyor. Kurgudan aldığımız bu kısacık kesitten hareketle yazara yine bir soru sormamız gerekiyor. Neden Oğuz Atay? Oğuz Atay ile şiddet arasında nasıl bir ilişki var? Başka bir söyleşide de Günday, Atay’ın iyiliği simgelediğini söylüyor. Peki öyleyse Derda, Oğuz Atay’ın öcünü neden ikinci bir kötülükle, yine şiddet yoluyla alıyor? Romanda Oğuz Atay’ın iki Derda’nın buluşmasını sağlayacak kadar önemli bir imge olarak yer alması okurda daha güçlü bir “neden” arayışına yol açıyor. Okur, bu “neden” sorusunu, yazarın romandan ayrı olarak yaptığı açıklamalar olmadan, eserin kendisini okuyarak yanıtlayabilmek istiyor. Aslında, her yazarın isteyeceği şey de bu değil midir zaten?

Kurgusundaki ve anlatım tekniğindeki sorunların yanı sıra Günday’ın fazla duygulu bir dili var. Fazla diyorum çünkü, afili cümleler kurmak, süslemeler yapmak, “duygu”yu derinleştirmekten çok yapaylaştırıyor. “Çiseleyen gözyaşlarının birbirine karışması”, “bütün acıların birbirine yapışıp üzerine çığ gibi düşmesi” örneklerindekine benzer arabesk bir üslup doğuyor. Bu klişeleşmenin de roman karakterlerinin gerçekliğini tahrip eden unsurlardan biri olduğunu eklemeliyim.

 

“Az”, Hakan Günday, 355 s., Doğan Kitap, 2011

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.