“Tarih, Öykülerim İçin Tiyatrodaki Dekor Gibi”

Selma Fındıklı’nın kitaplarını Sait Faik Öykü Ödülü kazandığında okuduğumu itiraf etmeliyim. Ödüllerin böyle bir faydası oluyor işte. Kitapların içinde olan bizler bile kimi zaman çok değerli yazarların önünden geçip gidebiliyoruz. Evimizle işimiz arasındaki yollardan geçerken pek çok ayrıntıyı görmediğimiz gibi. Oysa başımızı kaldırıp baksak kimbilir ne güzel binalar, ne kadar ince işlenmiş duvar süsleri, pencere oymaları göreceğiz. Selma Fındıklı’nın öyküleri de o tarihi binalardaki özenli işlemeler gibi. Üstelik o binalar gibi Fındıklı da tarihin içinden kopup gelen öyküleri anlatıyor. Selma Fındıklı’nın öykülerini okurken, yüzyıl öncesinden kalma bir binanın basamaklarını çıkar gibi hissediyorsunuz kendinizi. O tarihi binaların içini gezerken, odalarına girip çıkarken, geçmişin izlerini görüyorsunuz. Genç kadınlar, erkekler, yaşanan aşklar, acılar, umutlar bir bir canlanıyor.

Fındıklı’nın kişileri sizi odalarına konuk ediyor. Her biri kendi öyküsünü anlatıyor. Biri az önce yaşadığı büyük acıyı dindirmek için omuzunuza koyuyor başını. Bir diğeri komşusunun gizini kulağınıza fısıldıyor. Sandık kokusu geliyor burnunuza. Kokuya doğru ilerlediğinizde ayaklarınız sizi tavanarasına götürüyor.

Ninelerinizin, dedelerinizin siyah beyaz fotoğrafları çıkıyor sandıktan. Genç kızların çeyizleri için işlenmiş örtülerin nakışlarına değdikçe kendi annenizin sakız beyazı örtülerine dokunuyorsunuz aslında. Anlatılan her hikâye sizden bir parça taşıyor. “İmbatta Karanfil Kokusu”, İzmir’de geçiyor evet… Siz hiç İzmir’e gitmemiş olsanız da “âlâyişten hazzetmeyen” ihtiyarı, İtalyan gondolcuyu, “bura benim vatanım” diyen Kapril Bezciyan’ı, Kandiyezadeleri, Atatürk’ün ölümünü anons eden radyoyu camdan dışarı fırlatan Çanakkale gazisini yakından tanıyorsunuz.

Tarihi köşkün her metrekaresini gezdim. Odalarına, mutfağına, en gizli köşelerine dokundum. Terk edilmiş bu köşkün kapısından çıkarken geriye dönüp şöyle bir baktım. Bu binayı yaratan mimarla konuşmalı dedim…

“Bugüne kadar dokuz kitap yayımlamışsınız. Oldukça üretken bir yazarsınız. Bu üretkenliğinizin kaynağında ne var sizce?”

“Zamanı iyi değerlendirmek benim için çok önemli. Fırsat bulduğum zaman, eğer bir boşluk varsa, yazacağım cümleler aklımda hazırsa, mutlaka önce çalışırım. Ama bazen öyle olur ki çalışmayı çok istediğim halde, boşluk da bulduğum halde kafam takılmıştır, bir cümle ileriye gitmez. Ne yapsam ilerletemiyorum. Öyle olduğu zaman yazmakta ısrar edersem yazdığım cümleleri önce kendim beğenmiyorum. O zaman en iyi çare bırakmak. Bazen üç beş gün, bir hafta sonra, bazen bir ay sonra şu cümleyi şöyle değiştirsem olurmuş diyorum, daha önce göremediğimi bir an sonra çözüyorum. O anda çok emek sarf edip de yapamıyorsanız onu orada bırakıp beyni dinlendirmek lazım.”

“Evet beyin dinleniyor… Ama aynı zamanda geri planda, size hissettirmeden öyküyü koruyor, onun üzerinde çalışıyor öyle değil mi?”

“Tabii! Gizli bir bilgisayar gibi çalışmayı sürdürüyor, ben farkında değilim.”

“Radyoculuğunuzla yazarlığınız birbirini besliyor mu?”

“Beslemek değil, ana kaynağım oldu diyebilirim. Ben üniversiteyi bitirdikten sonra kendi kendime birkaç öykü yazmış, çekmeceye koymuştum. Ne kimseye okuttum, ne bir yere yayımlanması için gönderdim. Daha sonra bir arkadaş neden radyo oyunlarını denemiyorsun dedi. Bana yol gösterdi. Kimlerle görüşeceğimi söyledi. Gittim görüştüm. Radyo oyunlarını dört beş yıl dışarıdan yazmayı sürdürdükten sonra çok büyük bir şans doğdu benim için. Ankara Radyosu’nda beni yetiştiren ustamla aynı odada çalıştım. Oraya gelip giden yazar çevresinden çok faydalandım. Ayla Kutlu gelirdi oraya, Ülker Köksal gelirdi. Erhan Bener… Daha pek çok yazar gelip geçmiştir o şubeden. Bunlarla tanıştıkça çevrem genişledi, ufkum genişledi. Bir roman yazma cesareti buldum kendimde. İlk romanımda o kadar tarihi derinliklere dalmak aklımda yoktu. Anlatacağım konu 1900’lerin başıyla, 1945 arası, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimi arasında geçiyordu. Ben onu günümüzde yaşanmış gibi anlatmak istedim. Ama sonra baktım ki o zamanın değer yargılarına göre anlatacağım bazı olayları bugün yaşanmış gibi anlatırsam bir çelişki olacak. Günümüzün insanı böyle düşünmez, o günün insanı öyle düşünür; günümüzün insanı bu kadar kapalı değildir, o günün insanı daha kapalıdır; olayları yaşandığı gerçek zaman dilimlerine götürmek zorunda kaldım. Götürürken de tarih araştırması gerekti. Ezbere yazılmayacak bir konu. Balkan Savaşı yılları, Birinci Dünya Savaşı yılları, Mondros Mütarekesi, Milli Mücadele, Cumhuriyet, devrimler, İkinci Dünya Savaşı yılları… Bütün bunların gerçek tarihler içine oturması lazım. Araştırmaya başlayınca çok hoşuma gitti. Şunu her yerde söylüyorum: Ben tarih romanları yazmıyorum, ben tarih öyküleri yazmıyorum. Benim yazdıklarımda insan hayatının geri planındaki tarihsel atmosfer var. Tiyatrodaki dekor gibi. Tarih romanı değil asla.

“Siz tarihin içindeki bireyleri anlatıyorsunuz sanki…”

“Bunlar sıradan insanlar. Tarihte rol oynamış insanlar da değil. Diyelim 1921’de İstanbul işgal altındayken burada yaşayan herhangi bir ailenin, herhangi bir kadınla erkeğin aşk öyküsünü anlatıyorum. Bu arada İstanbul’un işgal yılları, sokağa çıktığınızda İngiliz, Fransız subaylarının dolaşması, ekmeğin şekerin bulunmaz olması, o aşkın nasıl bir zeminde geliştiğini anlatıyor. Tarihsel kişilikler değil benim anlattıklarım. Tarihsel kişilik anlatırsam o zaman tarih romanı olur.”

“Sait Faik adına düzenlenen bir yarışmadan ödül almanın sizin için anlamı nedir?”

“Sait Faik bizim öykücülüğümüzde çok canlı kişilikleri, yaşayan, içimizden çıkan kişilikleri hem diliyle, hem anlatımıyla, hem kişi özellikleriyle o kadar güzel anlatan bir öykücümüz ki, ona yetişmek, o çizgiye ulaşmak benim için mümkün değil. Ama –ödül töreninde de bunu söyledim– onun yolunda bir halka olabildimse bu tabii ki benim için çok güzel bir şey.”

“O halde kendinizi Sait Faik’in öykücülük anlayışına yakın hissediyorsunuz…”

“Tabii ki. Ben Sait Faik’in öykülerinde şöyle bir şey hissetmişimdir hep; öykü yazmıyor öyküsünü bize kendi sesinden anlatıyor. Yazılı bir eser değil, sesli, canlı. Herhalde başarı oradan geliyor.”

“Gelelim ödül alan öykü kitabınıza. 1863’ten 1939’a kadar Türkiye tarihindeki önemli dönüm noktalarında İzmir’de yaşayan Ermeni, Rum, Yahudi, Müslüman Türk vatandaşlarının yaşadıklarını anlatıyorsunuz. Ben okurken şunu hissettim, bir öykü kitabı okuyorum evet, ama aynı zamanda bir roman okuyorum…”

“Onu şundan hissetmişsinizdir, 1863’ten 1939’a gelinceye kadar tarih, İzmir’in, dolayısıyla Osmanlı’nın ve Cumhuriyet Türkiyesi’nin yaşadığı önemli olaylar yavaş yavaş bir yelpazenin dilimleri gibi ilerleyerek bir dönüşümü tamamlıyor. Bir öykü kişisinin anlatıp bıraktığı yerde diğeri sözü alıyor –şimdi benim dönemimi ben anlatıyorum– sonra diğerine geçiyor ve o da kendi dönemini anlatıyor. Bu şekilde bir eklemlenme söz konusu. Bunu bilerek yaptım, tesadüfen olmadı.”

“Evet sanki Türkiye’nin belli bir sürecini birkaç anlatıcı aracılığıyla aktarıyorsunuz”

“Tanıklık eden kişiler bunlar. Ayrıca 1863’le 1939 arası, İzmir’in tarihinde de çok önemli. 1863’te Abdülaziz’in Mısır’a giderken İzmir’e bir uğraması, mola vermesi, daha sonra limanın yapılması, bugünkü Kordon boyunun yapılması, gümrük kapısının açılması dolayısıyla ticaretin hızlanması, Avrupalı tacirlerin daha çok İzmir’e gelmesi gibi önemli olaylar var. 1863’ten 1939’a gelinceye kadar İzmir hem sosyal hayatta çok değişime uğramış, hem tarihsel olaylar var içinde; Milli Mücadele, İzmir’in işgali, Cumhuriyet, Atatürk’ün ölümü ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı… Bu dönem hem Türkiye açısından, hem İzmir açısından, hem dünya açısından çok önemli olaylar zinciri demek.”

“Tarihi olaylara bağlı, onlar üzerinde yükselen öyküler yazıyorsunuz. Ama aynı zamanda hep gerçeküstücülükle birlikte anılan masalların diline yakın bir anlatımınız var. Gerçekle hayal iç içe diyebilir miyiz?”

“Bu kitapta öyle bir hava vermeye çalıştım. Çünkü İzmir de tıpkı eski İstanbul gibi bana masalsı bir hava veren bir şehirdir. İçinde her ulustan, her dinden, her mezhepten, her kavimden insan yaşayan çok büyük bir şehir. O insanların öyküsü bana masal havasında geldiği için öyle yazdım. O da tesadüf değil.”

“Bir öykünüzde Türkiye’de yaşayan Ermeniler ile Taşnak / Hınçak örgütlerini anlatıyorsunuz. Taşnakların kışkırtmaları karşısında Ermeniler vatan olarak Türkiye’yi benimsediklerini ifade ediyorlar. Burada Taşnak örgütlerinin içindeki Ermeni ile, “burası benim vatanım” diyen arasındaki farkı ortaya koyuyorsunuz. Ermeniler iyidir ya da kötüdür gibi toptan yargıları eleştirdiğinizi söyleyebilir miyiz?”

“Bunu bir başka gazeteden kadın-erkek ilişkileri konusunda sormuşlardı. Kadın sorunlarını anlatmıyorsunuz demişlerdi; ben de dedim ki, ben kadınların ezildiği, yıprandığı, horlandığı öyküleri yazmaktansa kadın ve erkeğin en güzel biçimde nasıl bir arada yaşayacağını, erkeğin kadına nasıl davranması gerektiğini örnek olarak gösteren daha zarif şeyler yazmaya çalışıyorum. Sonuca tersten gidiyorum. Bunda da aynı şeyi söyleyebiliriz. Türkler Ermenilere şöyle yapmış, Ermeniler Türklere şöyle yapmış konusuna girmek yerine, geçmişte insanca bir arada yaşamayı öğrenen insanlar olduğunu anlatıyorum. Biz de aynı şeyi yapabiliriz.”

“Ödül alan öykü kitabınızda Türkiye tarihinden kesitleri aktarıyorsunuz. Bir damar var ki o hep hissediliyor. Türkiye’nin ulusal kurtuluş savaşı, kültürlerin kardeşliği, Cumhuriyet devrimi, balolar… Bunlara olumlu bakışınız hissediliyor. Bir yazar olarak bu tarihsel süreç içinde kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz, devrimlerin yanında mı olurdunuz?”

“Bunu size bir başka örnekle açıklayayım. Benim ‘Kum Gülü’ adlı romanım yine Remzi Kitabevi’nden yaklaşık iki yıl önce çıkmıştı. 1908’le başlayıp 1926 yılı arasında geçen, yine arkada tarihsel atmosfer olmak üzere Urfa’yla İstanbul arasında yaşanan bir aşk öyküsüydü. Bu kitabın bir eleştirisi çıkmıştı. Eleştiren kişi diyordu ki, yazar bu romanı egemen devlet politikasının ağzıyla yazmış. Keşke bu kişiyle rastlaşmak ve sohbet etmek imkânım olsa da ona sorsam; sizin o dönemin egemen devlet politikası dediğiniz şey nedir, neyi kast ediyorsunuz? Ben o dönemde yaşamış olsaydım, 1910’larda, 20’lerde, 30’larda yaşamış olsaydım nelere tanıklık edecektim? 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte hareketlenen Osmanlı’nın devlet hayatı; 1909’da Abdülhamit’in devrilmesi, daha sonra Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı’nın girmesi, Enver Paşa’nın maceracılığı uğruna devleti mahvedecek, halkı mahvedecek biçimde savaşa girilmesi; savaştan yenik olarak çıkılması; 1918’de Mondros’la Osmanlı’nın paramparça işgaline karar verilmesi ve basiretsiz devlet adamlarımız tarafından Sevr Antlaşması’na imza atılması; 1919’dan itibaren Atatürk’ün başlattığı çaba, Erzurum ve Sivas kongreleri, Atatürk’ün Ankara’ya gelişi, Meclis’in 23 Nisan’da açılması, Milli Mücadele, Cumhuriyet ve arkasından gelen devrimler… Ben o dönemde yaşamış olsaydım, o dönemde yaşananlara, özellikle 19 Mayıs 1919’dan itibaren başlatılan çabaya, değişimlere karşı mı çıkmam lazımdı, yoksa bunu karanlık gecede doğan bir güneş olarak mı görmeliydim? Ne demek egemen devlet politikasının ağzıyla yazılmış? Sizin egemen devlet politikası dediğiniz nedir? Osmanlı’nın yok oluşundan yepyeni bir devlet, bir Cumhuriyet kurup, insanların kılığından kıyafetinden, devlet düzeninden, okullarına, eğitim sistemine kadar uygarca, insanca bir yaşam biçimi getirmek. Eğer bu egemen devlet politikası ağzıysa, evet ben o politikanın ağzıyla konuşuyorum. Bunu aynen böyle yazın.”

“Bir dönemin önemli tartışmalarından biriydi, toplumsal gerçekçilik. Bu akımın eserlerine karşı eleştiriler, edebi düzeydeki düşüklük ve aşırı mesaj kaygısı güderek yazılmaları yönündeydi. Siz kendinizi bu akıma dahil mi görüyorsunuz? Çünkü toplumsal olaylar sizin öykülerinizde önemli bir zemin oluşturuyor. Satır aralarında gizli olan mesajlar da var…”

“Ben mesajı mesaj veriyorum şeklinde hiçbir zaman düşünmem. Radyo oyunu yazarlarına da aynı şeyi söyleriz. Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı’nın başında bir bekçinin çok güzel bir tiradı vardır; bir oyun oynanacaksa başı sonu şöyle olmalı, böyle olmalı, sonunda bir ders ve ibret çıkmalı diye. İlle de bir ders ve ibret çıkmalı düşüncesiyle yapmacıklığa kaçmayın diye radyo oyun yazarlarına hep öğüt veririz. Mesaj öyle ince serpiştirilir ki onu anlayan anlar. Ama ben hiçbir romanımı, hiçbir öykümü yazarken, mesaj vermek amacıyla yazmam. Yazdıklarımın içinde düşüncelerim kâğıda akarken o zaten vardır. Okuyan onu alır, alırken fark etmez ama o mesaj yerine ulaşmıştır. Veren de fark etmez, alan da. Söz yerini bulmuştur.”

“Türkçe üzerine konuşalım biraz da. Anlatımın yalınlığı… Yüzyıl öncesine ait bir öykü anlatırken bile yalın olmayı başarmışsınız. Ama dönemin havasını vermekte de eksik kalmamışsınız.”

“Anlattığım dönem ne kadar eskiyse o dönemi kendi diliyle aynen vermeye çalışmıyorum. Son kitaptaki ilk öyküde o huysuz ihtiyarın dilinde, 1863 yılında konuşan 90’ı devirmiş kültürlü bir erkeğin öğrendiği konuşma dilini, Osmanlıcayı versem zaten hiçkimse bir şey anlamaz. Mümkün olduğu kadar arı, duru Türkçe kullanıyorum. Ama o adamın hangi çağa ait olduğunu belirten süsleyici sözcükler kullanmaya çalışıyorum. Bence yetiyor. Ama daha sonra o öyküden itibaren 1939’a gelinceye kadar dil değişti. 1863’teki ‘alayişten hazzetmem’ diyen ihtiyarın diliyle, 1939’daki genç kızın Türkçesi aynı değil. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş kademe kademe her şeyiyle gerçekleşti.”

“Sizce bugünün edebiyatçılarının önündeki en temel mesele nedir Türkçe açısından?”

“Türkçeye; Osmanlıcaya girmiş, Arapçadan, Farsçadan ya da Batı dillerinden geçmiş sözcükler pek çok. Bunlarla Türkçe arasındaki farkı şöyle görüyorum: Kendi evinde eksik olan ya da çok fazla sana hitap etmeyen eşya komşunun evinde var, ondan al kullan. Bu bana yanlış geliyor. Türkçede karşılığı varsa, buna bazıları dil ırkçılığı diyorlar desinler, kişisel demek dururken şahsi demek beni rahatsız ediyor. Ama anlattığım döneme göre şahsi de derim, kişisel de derim; ulus da derim, millet de. Birinin yakıştığı yerde öbürü yakışmayabilir. İkincisi, epeyce uzun bir zaman var ki Türkiye’de her yazar Türkçenin kurallarıyla kendi keyfince oynuyor. Kendi kuralını kendi yaratıyor. Böyle bir şey hiçbir dilde yoktur, bunu yapmaya da kimsenin hakkı yoktur. Ben cümle yapısını böyle değiştiririm, böyle bozarım, büyük harfle başlamam cümleye, paragraf başı tanımam diyemezsiniz.”

“Batı etkisi?”

“Batı etkisi bize çok saçma sapan bir şekilde girdi. Romandan edebiyattan geçen çeviri diliyle değil. Sinema filmlerinin ya da televizyon dizilerinin Türkçe seslendirme modasından geçti. Keşke onların romanından, öyküsünden, edebiyat dilinden gelen çeviri tatsızlığıyla gelseydi, baş etmek biraz daha kolaydı.”

“Birinci ağızdan anlatımı tercih ediyorsunuz öykülerinizde. Bunun nedeni nedir?”

“Bana daha sıcak geliyor, daha doğru geliyor. Benim sizin aklınızdan geçen düşünceyi ötekine aktarmaya hakkım var mı? O anda şöyle şöyle yapmayı düşündü demek insanın doğasında var mı?”

Fındıklı’nın kişileri öyle gerçek ki, onlar kendileri anlatmak istiyorlar öykülerini. Aracısız, yalın…

Selma Fındıklı’nın kişileri öykülerini anlatmaya devam edecek. Yeni bir roman üzerinde çalışmaya başlamış bile. Fındıklı’nın eserlerini okurken ve onunla söyleşirken şöyle düşündüm: Tarihi eserleri korumak bir parça da edebiyatın işiymiş demek. En azından içindeki insanların öykülerini yaşatarak…

 

 

 

 

 

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.