“Sanatın Doğasında İmkâsızlık Var”

Unutulan yazarların, es geçilen eserlerin, görmezden gelinenin kıymet bilir yazarı Selim İleri. Geçmiş zamanın yüceltilmesi değil onun yaptığı. Bir seçenek sunuyor okuruna İleri. Kıyıda köşede kalana dikkatleri çekiyor. Bir başka yaşam seçeneği olabileceğini duyuruyor. Bunu adeta bir görev gibi, ama aynı oranda da aşkla yapıyor. Dergilerde, gazetelerde yazdığı yazılarla çığırtkanlığını asla yapmadan sessizce kulağınıza fısıldıyor; “Bak bir de bu var”. Yeni olan her şeyin kutsandığı ve hızla “eskitilip” tavanarasına kaldırıldığı çağımızda o buna direniyor. Yarınlara taşınması gerektiğini düşündüğü değerlerin sesi, sözü, kalemi oluyor. Romanlarına, öykülerine girdiğinizde kendinizi bir antika dükkânında gezer gibi hissediyorsunuz. Yalnızca eski eşyaların, eski mekânların dillenmesinden değil; anlatımındaki, ayrıntılarla bezenmiş zenginlikten de… İşte Selim İleri edebiyatının bu özelliğini belki de en iyi temsil eden, “Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar” dizisi. Dizinin son kitabı “Daha Dün”, tamamlanmamış bir roman. Roman parçalarının arasında yazarın yazma sürecine ilişkin notlar da var. İleri tüm içtenliğiyle bu sürecin kapılarını okuruna açıyor. İleri’yle “Daha Dün”ü ve ondan da ötesini, Türk edebiyatının bugününü, edebiyattaki köksüzleşmeyi, eleştiri dünyamızdaki kısırlığı ve İleri’nin sanata bakışını konuştuk…

“‘Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar’ın beşinci kitabı ‘Daha Dün’ bu serinin diğer romanlarından farklı bir özelliğe sahip. ‘Yaşarken yarım kalmış bir roman yayımlıyorum’ diyorsunuz en başında… Bilmiyorum başka bir örneği var mıdır…”

“Yıllardan beri sürüklenen bir metindi ‘Daha Dün’. Araya çok zaman girdi sevgili Irmak. Biraz onun etkisi galiba son şeklini bulmakta zorlandı metin. Duygusundan çıktım. Atmosferinden çıktım. Kişisel hayatımda ‘Solmaz Hanım Kimsesiz Okurlar İçin’i yazdıktan sonra beni epey üzen bir dönem oldu. O dönem içinde bütün bunları yazma isteği kaybolmaya başladı. Sonra başka şeyler yazıldı. Bugün dönerim, yarın dönerim derken bir dosyanın içinde parçalar olarak kaldı. Elden geldiğince bütünlük duygusu vermeye çalıştım. Aynı zamanda böyle bir maceranın da yansıması oldu… Okurla yıllardan beri içtenlikli bir ilişkim olduğu için onların şefkatine sığındım.”

“Atmosferinden çıkmak dediniz. Ruhsal olarak eserden” kopmanın getirdiği nedir?”

“Yabancılık çekmeye başlıyorsunuz. Yaptığınız şey sonuçta yapay bir şey. İnsan roman yazarken, hikâye yazarken, oluyor mu olmuyor mu gibi bir endişe yaşıyor hep. ”

“Yazarken duyduğunuz o endişeyi konuşalım isterim…”

“Düşlediklerimiz, arzu ettiklerimiz, hayal ettiklerimiz ile yazdıklarımız ebediyen birbirini tutmayacak. Bakıyorsunuz 300-400 sayfalık bir roman ama bunun 5-10 sayfası sadece tam istediğiniz gibi. Maeterlinck’ti zannediyorum, bir sözü var. Suya baktığınız vakit diyor, içinde kristaller görürsünüz. Sonra alıp suyun dışına çıkardığınızda gördüğünüz, kuruyup kalan çakıl taşlarıdır. Yazı yazmak sanıyorum ona çok benzeyen bir şey. İlk gelen donelerde müthiş bir coşkunluğunuz vardır. Ama oturduktan sonra o yavaş yavaş söner. Ben bunu gençlik yıllarımda bu kadar şiddetli hissetmiyordum. Yaş ilerledikçe görmeye başlıyorsunuz. Belki gençlik daha iyi. Gençlikte cesaret daha fazla oluyor. Daha sonra daha denetleyici, daha titiz oluyorsunuz. 300-400 sayfa içinde bir yerde hesaplamadığınız bir anda gelir ve patlamaya başlar. Gök gürültüsü gibi. Kelimeler, cümleler benden hızlıdır o an. İşte oraları iyi olur. Diğer kısımlar elbette tam içime sinmiyor değil. Onu yapmanız mümkün değil. Bunun umutsuz bir vaka olduğunu anlayıp ancak bu kadar olabilir dediğiniz noktada durmanız lazım. O vakit vedalaşmak lazım. Tabii bu, arkasından pek çok pişmanlığı da getirebiliyor. Geriye dönüp baktığımda üç dört kitap için evet bunları yazmaktan pişman değilim diyebilirim ama geri kalan için aynı şeyi söyleyebilir miyim bilemiyorum. Bence sanatın doğasında imkânsızlık var.”

“Kitabın ‘Başlangıç’ bölümünde Cemil Şevket Bey’den sonra ‘Daha Dün’ü yazmayı düşündüğünüzü ama Solmaz Hanım’ın gelip kendisini dayattığını söylüyorsunuz. Yazarın kahramanlarıyla ilişkisi nasıldır? Kahraman kendini dayatıyor… Bu ilginç bir nokta.”

“Tam anlamıyla öyle oldu. Bu çok sık olan bir şey değil muhakkak. Ben çok planlı çalışan birisi değilim. Planlı çalışsaydım Solmaz Hanım kendini baştan hissettirebilirdi. Cemil Şevket Bey’de, bu şizofreninin gerisindeki toplumsal panorama nedir düşüncesi ağır basmaya başladı. Ama artık Cemil Şevket Bey’in içerisine Solmaz Hanım’ı o anlamda dahil etmenin imkânı yoktu. Romanın kendine has geometrisini kırmak olacaktı. Tek başına başka bir şey olabilir noktasına geldim. Bu dizi içerisinde de galiba en sevdiğim kitap benim Solmaz Hanım’ın kitabıdır. Bu diziyi hazırlarken kafamda 1950’ler ve geriye dönüşlerle Abdülhamit çağına Cemil Şevket dolayısıyla gönderme yapmak vardı. 40’lar yoktu kafamda. Ama 40’lar beni çok ilgilendiren bir dönemdir. O yüzden Solmaz Hanım’ın kitabı pişman olmadıklarımdan birisidir.”

“Okudukça yazdığınızı söylediniz. Sizi yazmaya itenin de okuduğunuz eserler olduğunu söylüyorsunuz. Bu sizde geçmiş yazarlarımıza, eserlere karşı bir kadirşinaslık yaratmış olabilir mi?”

“Öyle deniyor ama acaba meselenin özü o mu? Yoksa onları okumuş olarak yetişmenin, o tatların bir tutsağı olarak kalmanın bir sonucu mu onu tam bilemiyorum. Bu bana âdeta bir misyon gibi yüklenen bir durum oldu ama çıkış yolu herhalde tam bir kadirşinaslık değil. Çıkış yolu daha çok o yazarların eserlerini sevmiş olmak ve o sevgiyi yaşatmak arzusuydu. Gündeş olana dönebilirdim ama ben hep o eserlerin etkisi altında kaldım. Çok sevdiğim yeni yazarlar var ama bana roman gibi bir roman deseniz mutlaka yetişme dönemlerimde okuduğum kitaplar aklıma geliyor. Bir türlü onun etkisinden kurtulamadım.”

“Peki, sizin bu eski yazarlarınıza bağlılığınızdan yola çıkarsak, Türk edebiyatının gelenekle olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Değerlere sahip çıkmak açısından zaaflarımız olduğunu düşünüyorum ben.”

“Bence de. Aynı kanıdayım sizinle. Ve giderek artıyor bu zaaflar. Olumsuz yönde bir gelişme var. Geçmişin birikiminden tamamen habersiz ve sadece güncel olanla yetinen bir okur ve yazar, bir de yazar olmak isteyen arkadaşlar… Bu noktaya gelindi. Ben onları suçlayamıyorum. Kültürel süreklilik noktasındaki eksiğimizden kaynaklanıyor. Özellikle son 15 yılda güncelin okur üzerinde öylesine bir hâkimiyeti var ki o çember kolay kolay kırılamıyor. Mesela bizim bir yazarımız var, sizin yayıneviniz de onun başarılı bir biyografisini yayımladı, Suat Derviş… Benim çok önemsediğim bir yazar. Gelmiş geçmiş en iyi romancılarımızdan biri Suat Derviş. Ne yazık ki böylesine önemli bir yazarın pek çok eseri tefrika halinde kalmış. Bunu anlamak mümkün değil. Ona dönüp bakmak gereksinimini duymuyoruz.”

“Herkes kendiyle başlatıyor sanki edebiyatı, tarihi…”

“Tamamıyla böyle. Ama bu son 15 yılın hikâyesi. Benden önce şu vardı, benim yazdığıma benzer başka şeyler kaleme getirildi, benim bir annem babam var edebiyat dünyasında fikri tamamen kalktı. Ben gökten zembille indim anlayışı var.”

“Kökeninde meraksızlık mı var?”

“Ben bunu da siyasi sebeplere bağlıyorum. Benim 40 yıllık yazarlık hayatım içerisinde, hatta yetişme yıllarıma gidersek, üç dört defa Türkiye’de kitap çok ciddi bir şekilde suç unsuru sayıldı. Birçok evde insanlar, yetişmekte olan çocukları için, aman kitap okumasın dediler. İnsanlar kitap okumaya okumaya geldiler bugüne. Ama yazmak isteği insanın doğasında olduğu için kitap okumadan da yazmaya başladılar. Maksim Gorki olursanız bu olabiliyor. Gorki yaşamından yola çıkarak olağanüstü şeyler yazıyor fakat sonra kendisini inanılmaz bir şekilde de besliyor. Ama o Maksim Gorki. Hiçbirimiz de Maksim Gorki değiliz. Bu siyasi sebeplerin sonucunda kitaptan kopuldu. Hele böyle Suat Derviş gibi yazarları değil, güncel ve moda olanları okuyorlar. Burada hep yeni yazarlar mı kabahatli, bu çok üzerinde durulması gereken bir şey. Yoksa onların belirleniş şekilleri mi bu hale getirdi. Dostluk ettiğiniz vakit, paylaştığınız vakit, önerdiğiniz vakit pekâlâ okuyor ve zevk alıyorlar. Bilmemenin de getirdiği bir durum demek ki.”

“Bir de tabii genç yazarlar okumadan, bir bilgi birikimi oluşturmadan yazdıklarıyla da kabul görüyorlar. Yani kimse onlardan böyle bir birikim beklemiyor… Bir arka plan aranmıyor ki”

“Tabii niye okuyayım diyor. Çok önemli bir şeye temas ediyorsunuz. Bundan aşağı yukarı 40 sene öncesine bakarsak, o yıllarda bir yere hikâyenizi götürdüğünüz vakit, diyelim Cemal Süreya’ya Papirüs dergisine, Yeni Dergi’ye Mehmet Fuat’a; Cemal Süreya daha yumuşaktı, sevgiyle sorardı neler okuyorsunuz diye, Mehmet Fuat basbayağı sınava tutardı sizi. Orhan Kemal okumadıysanız, Sabahattin Ali bilmiyorsanız, bitti! Onlar okunmadan hikâye yazılmaz. Elinize bunları tutuştururlardı. Bu şimdi yok. Kalmadı. Sosyologlar şimdi diyor ki ‘insanlar anlatmak ihtiyacında onun için herkes yazı yazıyor’… Olabilir tabii.”

“Ama kimse birbirini okumamaya başlayabilir bunun sonunda.”

“Ömer Türkeş 600 tane roman çıktı diyor. 600 kişi bir yılda birbirini nasıl okusun!”

“Nahid Sırrı’dan söz ederken diyorsunuz ki başka bir ülkede yaşasaydı bir Thomas Mann olurdu. Bizim ülkemizin şansızlığı nedir? Bu anlamda bir Doğu-Batı kıyaslaması yapabilir miyiz? İyi bir yazar Doğu’da olunca ne oluyor, Batı’da olunca ne oluyor?”

“Valla çok ciddi farklar oluyor. Nahid Sırrı’nın ‘Dansöz’ diye bir hikâyesi var, Dansöz olmak isteyen bir dansörü anlatıyor. Bir novel. Tam bir ‘Venedik’te Ölüm’! O üslup ve o incelikte bir eser. Ama burada bir dergide tefrika halinde kalıyor. Seneler sonra Kayahan Özgül buluyor ve onun sağladığı olanakla Oğlak Yayınları basıyor. Edebiyat çevreleri okuyor belki ama okura ulaşmıyor. Batı’da böyle olmuyor. Batı, döneminde anlamadığı bir eseri bile biri yakalayıp ortaya çıkardığı vakit olağanüstü değerlendiriyor ve onu okutmanın bir yolunu buluyor. Bizdeyse yaşarken ünlenmiş yazarlarımız bile ölür ölmez üzerine nasıl bir ölü toprağı serperiz de yok ederiz düşüncesiyle hareket ediliyor. Bence edebiyat çevrelerinin de gafleti var burda, sanki yarın kimse ölmeyecekmiş gibi davranılıyor. Bir çıkmaz sokak var Türkiye’de. Bizde eleştiri bir dönem çok ilerideydi. Şimdi niye insanlar eleştiri yapsın ki? Bunun artık hiçbir maddi karşılığı yok, manevi karşılığı da yok. Tam tersine müspet ya da menfi yazarsanız eşinizi dostunuzu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyasınız. Alanları daraltıyoruz. Bizim kendi edebiyatımızın alanlarını daraltıp tekerrürler üzerine bir şey götürmeye çalışıyoruz diye düşünüyorum.”

“Eş dost ilişkileri mi belirliyor edebiyat dünyasındaki eleştiri yaşamını? Siz bir yazarı eleştirdiğiniz vakit dostluğunuz bitmeli mi ki?”

“Asla bitmemeli. Ama beni eleştirmesinler! (kahkahalar) Ama o noktaya gelindi. Dikkatinizi çekmiyor mu, aralarında ben de olmak üzere, yeni bir kitap çıktığı vakit nelerin yapılacağının, kimlere yapılacağının artık dökümü elimde benim. Sizin de elinizdedir herhalde. Bu yanlış gelmiyor mu size? Ben soru sorayım şimdi.”

“Gelmez mi! Hatta içimi yakan bir meseledir bu.”

“Benim de. Şu röportajlar olacak, şu televizyon kanallarına çıkacaksınız, şu toplantı sizin için düzenlenecek. Ama bu arada hakikaten son derece önemli birtakım yeni kitaplar çıkıyor. Bunların bazıları, üstelik eski değerli yazarların eserleri. Kimse dönüp bakmıyor. Bir yazarımız var; benim için çok önemli bir yazar. Sevinç Çokum. Aşağı yukarı aynı yıllarda başlamışız yazmaya. Aşağı yukarı yaşıtız. Behçet Necatigil bana oku demişti. O dönemde Sevinç Çokum sağda, ben soldayım. Buz gibi baktım ben Necatigil’e. O da ‘Tabii tabii okuma, sen devrimcisin!’ dedi ve bana yapamadığı için kitabı fırlattı masaya. Çok uzun yıllar sonra Sevinç Hanım’ı okudum ben. 1990’ların sonlarında yazdığı bir romandı okuduğum; ‘Deli Zamanlar’ diye. İçeriden sağa iletilen böyle şiddetli bir eleştiriyi kimse yazmadı. Çok önemli bir roman. Bu sene yeni bir kitabı çıktı, ‘Tren Artık Burada Durmuyor’ diye. Kendisiyle yapılan röportajlarda geçmişte sağda bulunmasının sebeplerini ve nelerin sağda iflas olarak karşısına çıktığını ifade etti. Eser de bunun üzerine zaten. Bu kitapla ilgili bir şey yapılmıyor şimdi. Bir yazarın dünya görüşündeki değişim çok önemli bir şey bence. Mesele yapılması gerek ama hiçbir şey yapılmıyor.”

“Hasan Bülent Kahraman sizin 40. sanat yılınız için hazırlanmış olan kitaba yazdığı yazısında bu seriyi postmodern romanlar olarak nitelendirmenin yanlış olmayacağını söylüyor. Siz kendiniz nasıl değerlendirirsiniz? Postmodernizmle ilişkiniz nasıldır?”

“Yerli kalmak koşuluyla postmodern bir şeyler yapmış olabilirim. Yerlilik çok önemli benim için. Batı’dan ithal ettiklerimiz çok iğreti kalıyor edebiyatta. Aslında bütün sanat dallarında. Mesela bizim gibi bir ülkede Brecht’inki gibi bir yabancılaştırma efekti kullandığınız vakit seyirciyle eserin buluşması imkânsız hale geliyor. Her toplumun, her toplumsal oluşumun, coğrafi özellikler sebebiyle de, kendine has yapılandırmaları olduğunu düşünüyorum. Bize paldır küldür indi postmodernizm. İşin içinden çıkılmaz bir noktaya geldi. Bir tarihi roman yazıyorsunuz, o tarihte elektrik yok, sarayda var, caddelerde yok. Romanda caddeler pırıl pırıl! Postmodern bir anlayış! Bu olmuyor tabii. Ben o anlamda yerli kalmak koşuluyla, eserler arası, metinler arası bir ilişkiye inanıyorum. Metinler arası yapayım diye bir şey de yapmadım onu söyleyeyim. İçinizden gelirse olur bu. Benim gerçekten içimden geldi o eserlerden bahsetmek ya da bir roman kahramanını bir noktada alıp kendi roman kahramanım yapmak.”

“Her ne kadar geleneğe ve geçmişe yönelik bir kadirşinaslığınız olsa da, eski değerlerin silinip atılmamasından yana olsanız da dilde gerçek anlamda bir duruluk var. Dilin kullanımında geleneksel olanı, eski olanı sürdürelim gibi bir kaygınız olmadı sanıyorum.”

“Başta galiba daha öz Türkçeydi sonra daha ılımlı. Artık kullanımdan kalkmış Osmanlıca kelimeleri bir ses, bir ahenk yaratmak arzusuyla kullanmayı yanlış buluyorum. Arkaik bir dil yaratmanın çok yanlış bir şey olduğunu düşünüyorum. Geçmişe ait bir şey yazarken bile, o çağda kullanılmayacağını bildiğim kelimeler oluyorsa bile gönül rahatlığıyla kullanıyorum. Heves uğruna dille oynamak yanlış. Dilin kendine ait bir ömrü var. Kelimelerin ömrü var. Açı kelimesi artık oturmuş. Onun yerine zaviye demek zorlama oluyor. Onu yapmak istemem.”

“Fotoğrafı Sana Gönderiyorum’un içinde şöyle bir cümle geçiyor: ‘Dünya’yı değiştiremedin. Dünyanın tek bir sahnesini, tek bir saniyesini değiştiremedin. Yazdıkların, güz sonunda bir sinek gibi öldü. Bir sinekti zaten.’ Yazmak değiştirici bir güç müdür size göre? Yazmak ve değiştirmek arasındaki ilişki nedir?”

“Benim kuşağımın başladığı yıllarda yazmaya, 1960’ların sonlarında, öyle hayal etmiştik, öyle inanmıştık. Ülkümüz oydu. Megalomani de varmış herhalde. Aslında ne kadar hastalıklı bir düşünce. Ya da gençlik ateşi. Yazmak, yarın dünyayı değiştirmekle aşağı yukarı eşanlamlıydı. Tabii zamanla yazının böyle bir gücü olmadığını anladık. Dünyayı değiştirmek hayalini çoktan noktalamış durumdayım.”

“Ama bireyi değiştirme gücü var…”

“Belki. Onu da bilmiyorum. Çünkü örtüşürse değişiyor. Birey zaten değişmeye açık. Sizi okumasa da değişebiliyor. Bazen bu bana yazma konusunda o kadar umutsuzluk verir ki. Evet, mektup göndermek diye bakıyorum artık. Ama o mektubu niye gönderiyorum, onların vaktini çalacağım diye de korkuyorum.”

“Ama şöyle düşünelim. Bir devrim yaşanıyor bir ülkede. O ülkenin insanları o devrime hazır değilse devrim ya başarısız oluyor, ya kısa ömürlü. Okur ve yazar arasındaki ilişki de öyle bir şey. Siz ne kadar dayatsanız da, o değişmeye açık değilse değişmez. Ama bu yazarın etkisini de azımsamamıza yol açmamalı. Birilerine de etki ediyor çünkü. Size bir sürü yazar ulaşabilmiş.”

“Doğru tabii. Elbette. Onlar olmasaydı bir donanım olabilir miydi, onlar olmasaydı ayakta durabilir miydim… O anlamda tabii onlara çok şey borçluyum”

O halde eminim ki pek çok okur da size pek çok şey borçludur sayın Selim İleri… Attığımız her taş denizin dibinde kendine bir yer buluyor. Yalnızca okurun zihninde ışıklar yakmıyor, denizin dibinde diğer “kristallere” ya da “çakıl taşlarına” değerek engin bir edebiyat denizinin oluşumuna katkıda bulunuyor. Kâğıda inen her sözcük bireyin ve yeryüzünün düşünce evreninde bir ışık yakıyor…

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.