“El işçiliğine dönmemiz gerekiyor”

Selçuk Yöntem’le Aşk-ı Memnu’nun Sarıyer’deki setinde buluştuk. Aşk-ı Memnu’daki Adnan Bey’in beyefendiliğine ve Üzgünüm Leyla’daki öğretmen Orhan’ın insan sevgisine sahip biriyle el sıkıştığımı birkaç dakikada anlayacaktım. Üzerinde Adnan Bey’in takım elbisesi olsa da, içine sığmayan genç bir ruhu olduğu fotoğraflara hemen yansımıştı. Tiyatro denilince akan suları durduran, ama yaptığı bütün işlere saygısı olan gerçek bir sanatçıydı. O yüzden olsa gerek, yalnızca tiyatro oyunlarıyla değil, dizilerdeki oyunculuğuyla da iz bırakmıştı, çıta hep yüksekteydi. “Alt tarafı dizi, çek gitsin” diyenlerden değildi. Düşüncelerini berraklıkla ifade edişinden, tıpkı oyunculuğunda olduğu gibi sohbetinde de abartıdan ve gösterişten uzak tavrından etkilenmemek mümkün değildi…

Ben sizi Üzgünüm Leyla ile tanıdım. Her akşam annemle koştura koştura eve giderdik, kaçıracağız diye ödümüz kopardı. Orada kıt kanaat geçinen bir öğretmeni canlandırıyordunuz. Şimdiyse varlıklı Adnan Bey’siniz. Rolleri seçerken olabildiğince farklı karakterleri canlandırmaya dikkat eder misiniz?

Tabii ki dikkat ederim, zaten işin esprisi de burada bence. Aktör her türlü rolü oynayabilmeli, yelpazesi çok geniş olmalı. Ben bu konuda hemen hemen bir iki işin dışında hep değişik karakterleri oynadım. Tiyatro da zaten öyleydi. Çünkü tek bir karakterde gittiğiniz zaman bir kalıp olursunuz ve öyle tanınırsınız, öyle değerlendirirsiniz. Onun için böyle olması bir aktör için daha zenginleştiricidir. Mesleği için daha renkli bir kariyer yaratır. Böyle olmasından dolayı da çok mutluyum.

Peki, canlandırdıklarınız içinde size belki en uzak ya da sizi en çok zorlayan diyelim tip hangisiydi?

Zorlama olmadı hiçbirinde ama en farklısı mesela Kuşdili’nde canlandırdığım o kara gözlü karakterdi, o farklıydı. Komedi olan da vardı, mesela Kız Babası, diğerleri biraz devletle bağlantılı, sonra sizin verdiğiniz Üzgünüm Leyla örneği, bu yaptığımız Aşk-ı Memnu… Hepsi birbirinden farklı karakterler olduğu için de zorlandığımı söyleyemem.

Aşk-ı Memnu çok tartışıldı, çok konuşuldu ve önemli de bir başarı elde etti. Aşk-ı Memnu’yu ilk kez dizi yapan yönetmen Halit Refiğ’yle bir sohbetimizde şimdiki Aşk-ı Memnu için şöyle dedi: Çok profesyonel bir dizi. Ama bu Aşk-ı Memnu başka bir Aşk-ı Memnu.

Tabii doğru söylemiş bence. Çünkü bu bir uyarlama. Halit Bey’in yaptığı gerçekten o dönem için büyük yankı uyandıran, çok ilgi çeken bir konseptti. Çünkü birebir romanın değerleriyle yoğurulmuştu. Dönem dizisiydi, zor bir işte ve büyük bir ustalıkla yapılmıştı. Bizimki ise bir uyarlama. Aşk-ı Memnu’nun romanının zengin dokusunu bugünümüze, 2009 dünyasına uyarlama. Tabii ki çağdaş olması daha çok ilgi çekmesini sağladı. Uyarlama olduğu için de birtakım varyasyonlar yapabiliyorsunuz, değişik kanallar açabiliyorsunuz onun içerisinde. Halit Bey doğru söylemiş, bu farklı o farklı, her şey çağın gerçeklerine göre değerleniyor.

Siz belki sadece romandan yola çıktınız…

Ana konu, tema, karakterler aynı olmakla birlikte yan karakterler, yan konularla birlikte konunun balansını bozmadan uyarlama şeklinde devam ediyor.

Sizin kişisel olarak romanlarla, edebiyatla ilişkiniz nasıldır?

Ben her zaman edebiyata ve tarihe meraklı oldum. Hesap kitap işlerine hiçbir zaman aklım ermedi ama edebiyat ve tarih öyle değildi. Toplumların gelişiminde, toplumların üretkenliğinde bence çok önemli. Eğer bir toplumun edebiyatı, tarihi kuvvetliyse o toplumun her açıdan daha gelişmiş olduğunu görebiliyoruz. Edebiyatta duygu var, tarihte duygu var, geçmiş ile geleceğin değerlendirmesi var, o dokuyu daha çok seviyorum. Edebiyat insanın karakterinin gelişiminde çok yardımcı oluyor. Dünyasını genişletmekte çok yardımcı oluyor.

Edebiyat ve tiyatro arasında şöyle bir benzerlik görürüm, bizi başka dünyalara açıyor her ikisi de. Onlar aracılığıyla tanıdığımız insanlar bambaşka dünyalara ait olabiliyorlar. Dünyanın öbür ucuna ucuza seyahat gibi…

Tabii, sanatın insan yaşamında çok önemli bir faktör olması buradan kaynaklanıyor. İnsan için, dolayısıyla toplum için, insan sanatın büyüsüyle, ruhuyla, coşkusuyla yoğurulmazsa her tür alışverişte sorunlar çıkıyor. Onun için sanatsız toplum kuru bir mekân, çöl gibi. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bütün gelişmiş toplumlar yatırımı sanata yapmışlar. İnsanların moral değerlerini yükseltmek için. Bence sanata yatırım yapan her toplum mutlaka farklı bir konuma yükselecektir. Bizim ülkemizde Atatürk bunu çok güzel değerlendirmiş. Klasik Batı Müziği, opera, bale alanlarında çok önemli adımlar atılmasını sağlamış. Bugün üzerine çivi çakılmıyor.

Bir röportajınızda diyorsunuz ki, aklımda tiyatro vardı sadece, başka bir mesleği hiç düşünmedim…

Okulun tiyatro kolundayken yaşadığım seyirci oyuncu ilişkisi beni çok etkilemişti. O duygu alışverişinden etkilenerek karar verdim aktör olmaya. İnsanların hayata pozitif yaklaşmasını sağlayan, insanların duygularını ve ruhunu okşayan, okşarken de bir şeyler hissettiren bir sanat tiyatro. O gördüğüm iletişim, ilgi beni bugünlere getirdi.

Her oyun izlediğimizde seyirci koltuğunda oturan bizlerde bir dönüşüm oluşuyor. Oyundan çıktıktan sonra da devam ediyor bu. Bu sizde bir doyum yaratıyor mu? İnsanları değiştirmek…

Oyuncunun yansıttığı o duygu ve seyircinin aldığı ve üzerine düşündüğü konu, nokta, her ne paylaştıysa, ertesi gün bunu hayata yayma, çocuğuna iyi davranma, arkadaşına yardım etme, bunlar hep hayatın pozitif değerleri. Böyle bir paylaşımı üç beş kişinin değil, dünya çapında milyonlarca insanın yaşadığını düşünün.

Peki, oyuncu da değişiyor mu?

Sunumda daha etkileyici çabalar göstererek yakalayabilir onu. Bir sahneyi canlandırırken, onu başka varyasyonlarla değerlendirebilirsiniz, o da o türlü gelişimini sağlar. Oyunlar arasındaki etkileşim ne kadar derin ve güçlü olursa o da seyirciye o kadar yansır.

Dizilerin popülerleşmesiyle birlikte, oyuncular hem dizilerde, hem sinemada ve tiyatro sahnesinde görülüyor. Bu üç alanı karşılaştırdığınızda nasıl farklar var, birbirlerini beslediğini düşünüyor musunuz?

Birbirlerini çok tetikleyen alanlar. Oyunculuğunuzu kullanıyorsunuz üçünde de. Tiyatroda oluşturduğunuz birikimi ve bilgiyi belli bir yerde yaygınlaştırmanız gerekiyor. Diziyle bunu genişletiyorsunuz, herkesin evine girmiş oluyorsunuz. Daha yaratıcı, daha estetik, daha inandırıcı, daha uluslar arası bir alan olarak da filme giriyorsunuz. Hepsi birbirini tetikliyor. Burada sektör olmak çok önemli ama bizim henüz o düzeye geldiğimize inanmıyorum. 70 film yapılması nicelik olarak çok güzel bir şey ama nitelik olarak nasıl olduğuna bakmalı. Tabii yine de sektörün gelişimi açısından, daha iyilerine gebe olması açısından bu kadar filmin çevriliyor olması güzel bir şey. Tiyatroyu toplumdan uzaklaştırmamak gerek ama. Olabildiğince çok sokmak gerekiyor aksine. Okullara tiyatro kolları koyduğunuz zaman, her şehre konservatuvar açtığınız zaman, onların eğitmenlerine yurtdışı alanlarını açtığınız zaman bu sağlanabilir… Ama ne yazık ki tiyatroya bu tür bir yatırım yapılmıyor. Bölge tiyatroları var, konservatuvarlar var ama eğitmenler kim? Belli yıllarda oyunculuk yapmış insanlar bir süre sonra eğitmenliğe geçiyor. Halbuki eğitmenlik başka bir alan. İnternet var, televizyon var, iletişim çok kolay, hayat çok süratli, çok elektronik, burada buna zaman ayırmak kolay değil. El işçiliğine dönmemiz gerekiyor. Elyapımı şey kıymetli ya, tiyatro elyapımı bir olay. Ötekiler çok mekanik. Digital bir makineyi elinize alınca çekiyorsunuz ama manuel bir makineyle ışığını, gölgesini, objektifni, diyaframını ayarlıyıp güzel bir fotoğraf çekiyorsanız o daha önemli. Bence iş buraya gidiyor. El işçiliğiyle yapılan şeyler değer kazanacak. Ölmeyecek hiçbir zaman.

Bu söyledikleriniz Ara Güler’in bir sözünü hatırlattı bana. Photoshop hakkında ne düşündüğünü sorduklarında şöyle diyor: “Fotoğraf asla yalan söylemez ama photoshop yalan söyler.”

Çok güzel! Ara Güler’e hayranımdır zaten. Çünkü gerçek bir gözü, ruhuyla, duygusuyla çok güzel yansıtmayı başaran biridir. Çok doğru söylemiş, ağzına sağlık…

Şiirden konuşalım istiyorum biraz. Şiiri okurken ona tüm anlamını vererek okuyor ve sesinizle güç katıyorsunuz. Peki kişisel olarak kimler okursunuz?

Uzun zamandır yaptığım bir şey değil bu. Öğrencilik yıllarımda Nâzım Hikmet’i yüksek sesle okumuştum, Yanis Ritsos’u yüksek sesle okumuştum. Fazıl Hüsnü’yü sonra… Daha sonra şiirle çok sağlam bir bağım olmadı. Şiiri sevdim ama kendi kendime yaşayarak sevdim. Çünkü şiir söylemek, şiir okumak, şiiri dışarı yansıtmak çok özenli bir iş olmalı. İnsanları irite edebilirsiniz, uzaklaştırabilirsiniz, yapaylık hissi verebilirsiniz. Yıllar sonra Vedat Sakman’la olan bir diyaloğumuzda böyle bir şey yapmaya karar verdik. Can Yücel’i çok seviyorum, Ümit Yaşar’ı, Ataol Behramoğlu’nu, Haydar Ergülen’i çok seviyorum. Bu seçilen şiirler Vedat Sakman’ın müzikleriyle birleşince böyle bir şey çıktı ortaya. Beni çok mutlu etti. İnsanlar da beğendiler. Hâlâ ortalıklarda dönüyor. Ben de yeri geldiği zaman ezberimde olduğu kadarıyla bir şeyler söylemeye çalışıyorum.

İrite etmek dediniz… Bazı sanatçıların şiirleri çok fazla teatral bir havada okuması mıdır bu sonucu doğuran?

O şiirin anlamına bir nida katılabilir tabii. Ama o duyguyu çok doğal ve insanca aktarmak lazım. Onu aktarmak çok önemli. Hamasi ve çok teatral olduğunuz vakit şiir etkisini yitiriyor. Ben şiiri öyle yorumluyorum. İnsana insan gibi bir şey aktarmak gerek.

Aslında aynı şey oyunculuk için de geçerli değil mi?

Çok doğru. Abartıya yöneldiğinizde, kendi dışınıza çıktığınız zaman, etkileşimi yok edersiniz. Çok doğal götürmeniz gerekir her şeyi, içten, yürekten, samimi.

Belki de Selçuk Yöntem için yapılacak en iyi tanımlama, “içten, yürekten, samimi” olur… Hem oynarken, hem hayatın içinde… Teybi kapattıktan sonra sohbetin başına, Üzgünüm Leyla’ya döndük. Orada canlandırdığı, geceleri taksi şoförlüğü yapan öğretmen Orhan’ı anımsadık beraber. Sonra şunu anlattı Yöntem: “Herkes böyle kim var ki diyordu, geceleri çalışıp gündüz öğretmenlik yapan. Bir gün bir taksiye bindim ve şoför bana ne dedi biliyor musunuz? ‘Siz beni oynuyorsunuz!’ Evet, geceleri taksi şoförlüğü yapan bir öğretmenle karşılaşmıştım…” İşte Yöntem’in de, canlandırdığı karakterlerin de, ne kadar “bizden” olduğunun en güzel kanıtı…

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.