Kayıt… Stop… Bu İkisinin Arası Yetiyor Bana”

 Kayıt ile stop arasına sıkıştırılmış zamanın dışında olabildiğince sade ve basit bir yaşam sürdürüyor Ozan Güven. Bir ailesi var. Oğlu Ali’den söz ettiğinde o ışıklı gözleri daha bir ışıldıyor. Davetten davete koşturmak yerine onunla oyun oynamayı, vakit geçirmeyi yeğliyor. Daha büyük evler, daha lüks arabalar, daha çok para gibi hırsları yok. O yüzden onu her sezon yeni bir dizinin boşrolünde göremiyorsunuz, Şöyle karizmatik karizmatik yürüyeceğim bir rol olsun da demiyor. Onu tek ilgilendiren şey işini iyi yapıp yapmadığı; ekranda ne sıklıkta göründüğü değil. Çünkü ekranda sık görünmek ile başarı arasında bir doğru orantı olmadığının farkında.

Buluştuğumuzda elini uzatıp “Merhaba ben Ozan” dediğinde içimden kıkırdadım. Bilmemem mümkün mü? Oysa, söyleşimizin ilerleyen dakikalarında anlam kazanacaktı o söz. Sade ve basit bir yaşam çabasının sonucuydu, poz değildi. Sizin, benim gibi biriydi. O yüzden “kendini tanıttıktan” sonra ilk soruyu o sordu: “Ben neden röportaj yapıyorum?”

Bu soruyu önce anlamadım. Yine söyleşinin ilerleyen dakikalarında anlayacaktım. Ona soru sormaya neden ihtiyaç duyduğumuzu, onun öteki insanlardan ne farkı olduğunu çözemiyordu bir türlü. Söyleşinin sonunda sorusunu anlamıştım ama onun “ötekilerden” farkını da. Dolayısıyla bu röportaja değdi dedim, el sıkıp vedalaştığımız sırada. Yine içimden…

 Sizin ayakkabıcılık da yaptığınızı duyan haber yapmış. Ve herkes büyük bir şaşkınlık yaşamış. Sanıyorum bunda sanatçıların eğer önceden yaptıkları bir iş varsa, para kazanmaya başlayınca o işi bırakmaları etkili. Neden bu kadar şaşırdılar sizce? İnsan hem sanatçı, hem ayakkabıcı olamaz mı?

Bilmem, olamazmış! Boş zamanlarınızı nasıl geçirirsiniz sorusuna verilen bir yanıttı aslında. Bir anda çıktı ağzımdan, o da başka bir yere gitti. Niye şaşırıyorlar, anlamıyorum. Ben her normal insan gibi yaptığım mesleğin yanında, bir iş daha yapıyorum. Üstelik bir dizim varsa, haftada bir gün çekim yapıyorum. Kalan zamanımı da değerlendirmiş oluyorum, şaşıracak ne var bunda? Konservatuvar yıllarından beri yapıyorum bu işi. Okurken o ayakkabıcıda çalışıyordum, sonradan ortak olduk. Orası 15-16 yıldır benim takıldığım bir yer. Beni hayatın içinde tutan bir yer. Orada insan olduğumu hissediyorum ben. Öbür taraf böyle süslü, saçma sapan bir yer aslında. Gerçekten iş bittikten sonrası beni hiç ilgilendirmiyor. Keşke sadece işimizi yapsak, ne televizyonda gösterilsek, ne röportajlar yapsak… Biraz daha sade ve basit bir hayat kurabilsek keşke. Ben o hayattan kopmadığım için de hâlâ yapıyorum ayakkabıcılığı. Öyle davetten davete koşmayı sevmiyorum. Oynadığım film hakkında konuşmayı da sevmiyorum. Ben aslında bu mesleği niçin yapıyorum, onu da bilmiyorum. Sadece o süreç ilgilendiriyor beni; kayıt… stop… Bu ikisinin arası yetiyor bana. Ondan sonrası beni ne heyecanlandırıyor, ne de ilgimi çekiyor. Ayakkabı satmak daha çok heyecanlandırıyor. Beşiktaş’ta olmak hoşuma gidiyor. Dükkânda olmak. İnsanlarla vakit geçirmek. Orası benim mahallem gibi oldu. Bir dönem bekârken orada oturdum. Bir laf vardır ayakkabıcılıkta, kıçına çekecek değdiği zaman ondan bir daha kurtulamazsın derler…

Bu tür sözler de pek çok meslek için söylenir değil mi?

Sahne tozu yutan tiyatrodan kopamaz mesela!

Evet… Ama ayakkabıcılık için de olabileceği gelmemişti aklıma. İnsana mecburen yapılacak bir iş gibi geliyor oysa.

O da bir meslektir ve iyi ustaları da vardır bunun. 16 sene önce bu işe başladığımda o ustalardan çok şey öğrendim. Hem ayakkabıyla ilgili, hem kadınlarla ilgili, hem esnaflıkla ilgili, hem insanlarla ilgili… Ayakkabıcılığın da aşamaları vardır. Hemen ayakkabıyı çıkartıp müşterinin önüne koyamazsın. Önce bir sene o ayakkabıyı her gün silmek zorundasın, sonra numarasına göre dizmeyi öğrenmek zorundasın, sonra çekecek tutmayı öğreneceksin, sonra müşteriye ayakkabı satan ustanın yanında durup servisine yardım edeceksin, sonra ancak sen bu işi yapabilirsin, tezgâhtar olabilirsin.

Her şeyin bir okulu var yani…

Vardı. Şimdi öyle değil. Ben iş arıyorum diyene buyur gel deniliyor. Oraya insanlar eşlerini çocuklarını falan gönderiyorlar ve tuhaf bir durum, ben ortaokula giden bir kızın daha sonra mezuniyet ayakkabısını, ardından nişan, en sonunda da evlilik ayakkabısını verdim. Yıllar boyu süren ilişkiler oluşuyor. Eskiden beri tanıdığım aileler var. Onlara benim dükkânıma gelmek garip gelmiyor, ben onlar için oyuncu Ozan Güven değilim çünkü. Ben bu işi ömrümün sonuna kadar yapacağım galiba. Oğlum da 7 yaşına gelince her yaz 1 ay çalışsın istiyorum mesela. Böyle tuhaf şeyler düşünüyorum, doğru mu değil mi bilmiyorum ama…

Çok tuhaf değil bence, çünkü bir sanatçının çocuğum büyüsün de benim gibi sanatçı olsun demesinden bir farkı yok bunun.

Ne istiyorsa onu yapsın ama hayatı öğrenmesi için dükkânda çalışmasını istiyorum. Oyuncu olmasını istemiyorum mesela. İstiyorsa olsun tabii ki ama o neyle mutlu olacaksa… Ben bu konuda kendimi şanslı hissediyorum, sevdiğim bir işi yaparak hayatımı idame ettirebiliyorum. İnşallah Ali de sıkılmadan gider işine.

Bir yerde okudum, birisi gelip de bir ay içinde beş ayakkabı almaya kalkarsa geri yolluyormuşsunuz. Bu ilginç bir şey. Bu tüketim halini çok net bir biçimde gözlemliyorsunuzdur orada öyle değil mi?

Sadeleşmek ve basitleşmek üzerine yapabileceğim ne varsa yapmaya çalışıyorum. Ne kadar yapıyorum, ne kadar daha yapabileceğim, ne kadar başaracağım bilmiyorum ama bir insanın haftanın beş günü gelip bir çift ayakkabı alması normal bir şey değil. Ben o zaman o kazandığım parayla ilgili endişeler duyuyorum. 10 tane ayakkabın var neden bir taneye daha ihtiyaç duyasın ki! Dün almıştım ama aynısından bir de siyah almak istiyorum diyor… Git başkasından al diyorum. Benden alma. Tabii beş senedir tanıyorum mesela bunu söylediğim birini. Ama tüketmek kısmı beni çok endişelendiriyor. Daha çok büyüyelim, daha büyük evlerde oturalım, daha lüks arabalara binelim… Yürüyelim abi. Bir çift ayakkabıyla geçirdik tüm çocukluğumuzu. Onunla futbol oynadık, gezmeye gittik… O yüzden maddeyle olan ilişkileri biraz hayatımdan uzak tutmakla ilgili şeyler deniyorum ama ne zaman olacak bilmiyorum ama en azından deniyorum. Kalabalık değil de daha sakin ve az insanla yaşamak çok daha iyi geliyor bana.

Baraşabiliyor musunuz diye soracağım, çünkü herhangi biri değilsiniz. sıradan bir adam olsanız, aileniz ve komşularınızdan oluşan bir çevrede dediklerinizi yapabilirsiniz belki. Ama siz işiniz gereği çok insan tanıyorsunuz, çeşitli ortamlarda bulunuyorsunuz, para kazanıyorsunuz ve bu insanı kışkırtan bir şey. Buna karşı sizin panzehiriniz nedir?

Evim. Dükkân. Şuna inanan bir adam değilim; o dünya bana tuhaf ve saçma geliyor. Neden ben röportaj veriyorum mesela? İnsanlar merak eder. Neden merak ediyorlar? Etmesinler. Televizyona kim ne yaparak haftada bir gün sekiz ay boyunca çıkarsa ona da aynı şey olacak. Dizi bitince ne olacak? O zaman sizinle ilgilenmeyecekler. Başladığımdan beri bu tarafıyla hiç ilgilenmemeye çalıştım. Orası çok gerçek gelmiyor bana. Beğenilmek kısmı inandırıcı gelmiyor. Bir sürü insan televizyona çıkıp meşhur olabiliyor, kendimi ayrıcalıklı görmüyorum bu noktada. Görmediğim için de ayrıcalıklı davranmıyorum. Alt tarafı televizyonda bir dizide oynuyorum. Bu konuyla ilgili bilirkişi değilim. Televizyonda bir şey yapınca röportaj yapıyorlar sizinle ve bilirkişiymişsiniz gibi davranıyorlar. Ben sadece bir oyuncuyum ve her konuda bir fikrim olması gerekmiyor. Aşk nedir?! Ben ne bileyim kardeşim. Bir şey söyleyip ufkunuzu açmayacağım, siz ne kadar biliyorsanız o kadar biliyorum ben de. Ben de sizin gibi sabahları kalkıp çişini yapan, yüzünü yıkayan, dışarıda bir iş yapıp tekrar evine dönen bir adamım. Her konuda bilirkişi olmak zorunda değilim. Örnek olmak zorunda da değilim. Ben birini örnek alıyor muyum? Bunu kibirli bir noktadan söylemiyorum. Oyuncusunuz diye sizi örnek alıyorlar, oyuncusunuz diye sizi merak ediyorlar… Etmesinler. Ben mesela komşumun ne yaptığını merak ediyor muyum? Komşumun kapısını çalıp bir şey sormuyorum, aynen öyle geliyor bana. Tabii ki bu işi yapıyorsanız bunları da yapacaksın, röportaj vereceksin. O zaman billboardlara resmini asma derler adama. Mümkün olduğunca yapmamaya çalışıyorum. Çünkü kendimi seyretmekten, kendime bakmaktan utanıyorum. Düğünde videoya çekilirsiniz ve bütün aile seyredersiniz, kendinize baktığınız zaman “ay” falan der utanır, sıkılırsınız ya, bu benim mesleğim, ben her gün birileriyle kendimi seyretmek durumunda kalıyorum, bu tuhaf bir şey, buna alışamadım bir türlü.

Peki güzellikleri ne? Başladığımızdan beri size yüklenen rolleri konuştuk, sizi sıkan, rahatsız eden noktalarını konuştuk. Ama bu işi yapmayı sürdürdüğünüze göre güzel bir yanı olmalı. Keyif veren yanı nedir oyunculuğun?

Ânı. Oynarkenki an insanı deli edebilir. Bir sürü oyuncu da bunun peşinden gidiyor bence. Farkında olmadan… Büyüyorsunuz ve evcilik oynamaya devam ediyorsunuz. Bunun üzerine size para veriyorlar. O “an” çok keyifli. Bir şeyi oynama ânı. Bu herhalde ayakta tutuyor. En azından devam etmemdeki sebep bu. Bir daha nerede bir ibne robotu oynayacaksınız ki? Çocukken her şeyi yapabilirsiniz. Anneniz babanız sizi seyrederler ve bu sizi mutlu eder. Hangimiz masanın üzerine çıkıp şarkı söylemedi ki küçükken? O anki keyfi büyüdüğün zamanda yaşama şansın var oyunculukta. Ama o an ile sınırlı bu. Stop. Bitti. “Filme nasıl hazırlandınız” kısmını çok neşeli ve eğlenceli bulmuyorum.

Oynadığınız rolden çıkmayı başarabildiniz mi gibi sorular da soruyorlardır mesela değil mi? Örneğin dizi oyunculuğu için çok rastlanan bir soru. Ozan Güven, Bir İstanbul Masalı’nda oynadığı Demir rolünden çıkabildi mi gibi sorular… Böyle bir şey olabilir mi? Bir oyuncu girdiği role yoğunlaşınca kendi kişiliğinden çıkıp o kişiliğe bürünebilir mi?

Böyle bir şey varsa hemen doktora gidip tedavi olması lazım. Bir ruhtan bir ruha geçip, onların hayatına değip geri gelmiyorsan, orada takılı kalıyorsan, bu paronoid, şizofronik bir durumdur. Ben hiç böyle bir şey yaşamadım, umarım da yaşamam. Yaşarsam da bırakırım. Belki Demir benim etkimde kalkmış olabilir! “Yok” olan bir şey o zaten, yok öyle bir şey. Yarattıkları şeye olan hayranlıkları devam etsin istiyorlar. Öyle ulvi bir durum yok.

Sanat dünyası bana bana biraz gelip geçici gibi görünüyor. Popüler olanın geçiciliği belki. Edebiyatta da böyle ya, çok satan listeleri her ay değişiyor. Ama kalanlar onlar değil çoğu zaman. Sizin için kalıcı olmak bir kaygı mı? Yaptığınız işin kalıcı olması için özel bir çabanız var mı?

Bebek’e heykelimin yapılmayacağını biliyorum. Ha, ayakkabı camiasında eğer bir sürü tezgâhtar beni “o herif acayipti, acayip ayakkabı satıyordu” diye anıyorsa kalıcı olmuşumdur. Sanata gelince, her şey bitti zaten… Edebiyat durumu, sinema durumu… İlk yapanlar en şanslılardı. Sonrası… Kimse yeterince işine önem vermiyor türünde bir şey değil söylediğim. Sadece kalıcı olma zamanı artık yavaş yavaş başka bir hale geliyor. Çünkü hep hazır, hop alalım, bitirelim, hop öğütelim, başka bir tarafa geçelim, başka bir şey yaratalım, başka bir şey, başka bir şey… Böyle hızla değişen bir sürü şeyin içinde o aradan çıkıp ben burada durmak istiyorum deme şansınız yok. Ben sadece işimi yapıyorum ve sadece oğlum olduktan sonra şunu düşünüyorum ki birkaç film de onun için oynarım. Herif seyredecek ve “ya babam acayip bir şey oynamış” diyecek diye oynarım. Kalıcı olmak, oğlum olduktan sonra başka bir yöne döndü, onun gözünde kalıcı olmak… Evet çok isterim. Ben öldükten sonra, 20 sene sonra oğlum benden hâlâ iyi bahsediyorsa benim için önemli olan o. Ne yaparsanız yapın sizin arkanızdan iyi ve kötü konuşanlar olacaktır çünkü.

Çocuk sahibi olmak kalıcı olmanın bir yolu belki de. Benim annem hayatta değil ama hep annemin bende yaşadığını hissetmişimdir. Mesela mimiklerimde, bazen bunu bilinçli olarak sürdürürüm, onun yaptığı şakaları yapmayı… Sizin de Ali’yle ilişkinizde böyle bir yön olacaktır. Ali’de yaşamaya devam edeceksiniz, bu da bir tür kalıcılık.

Çocuk sahibi olmadan önce bunu düşünmemiştim. Yani kalıcı olayım diye bir çocuk yapmadım ama galiba sorumluluklarınız daha fazla olduğu için çocuğunuz olunca boğazınıza bir şey düğümleniyor ve ömrünüzün sonuna kadar gitmiyor oradan. 5 senedir geçmedi bu düğüm bende. Duygulanma hissi ve örneğin gözyaşlarının gözüne çok yakın olduğunu fark etmeniz böyle bir şey galiba. Bir sürü şeyden daha başka türlü etkileniyorsunuz. O zaman da hayatınız başka türlü oluyor.

Canım Ailem’le ilgili bir şey söylüyorsunuz: “Bir İstanbul Masalı’nda bir playboyu oynamıştım. Ali biraz daha Anadolu adamı, gemilerde çalışıyor, aşkı için para biriktiriyor, böyle adamlar çok kalmadı, öyle adamları hatırlamak ve kendime de hatırlatmak için bu rolü kabul ettim. Ali’yi oynamak bana keyif veriyor.” Hatırlamak ve kendime de hatırlatmak diyorsunuz. ben zaten biliyorum gibi bir tavrınız yok. Bugün Ali tipini hatırlamanın önemi nedir sizce?

Mert adamlar, mert kadınlar azaldı biraz. Her ne konuda olursa olsun bir yere varmak için bir şey yapmanın gerekli olduğunu düşünmüyor artık insanlar. Herkes fütursuzca onu da yapabilirim, bunu da yapabilirim diyor. Ben röportaj da yapabilirim, fotoğraf da çekebilirim… Emek kayboldu. Ne bir kadına, ne bir çocuğa, ne bir sevgiliye, ne bir işe… Emek durumu kalmadığı için de yüzeysel, saçma sapan, derinliği olmayan ilişkiler kuruluyor. Eğlenme biçimimiz değişti. Rakı sofrasının yerini long table’lar aldı. O zaman diyorsun ki böyle herifler de var dünyada. Onlar bizim babalarımızdı. Ali’yi oynamak o yüzden iyi hissettiriyor bana kendimi. Çok dikkat çeken bir rol olmasa da. İnsanlar şaşırıyorlar, Bir İstanbul Masalı’ndaki gibi bir rolden sonra neden kendinize bunu yapıyorsunuz diyorlar. Daha karizmatiktiniz, burada saçlarınızı uzattınız falan… E, o da ben değilim bu da ben değilim zaten. Sen beni öyle seyretmek istiyorsun diye ben ömrümün sonuna kadar ferraride gezemem ki. Ben bunu da yapmak istiyorum, bir mağara adamını da oynamak istiyorum, eşcinseli de oynamak istiyorum, pezevengi de oynamak istiyorum. Bu benim işimle ilgili bir şey. Aynı zamanda hakikaten Canım Ailem’de başka şeylere de dokunuyoruz. Televizyon çerçevesi içinde ne kadar yapılabilirse…

Canım Ailem Yeşilçam’ın insan hikâyelerini hatırlatıyor.

Evet, senaristimiz de o kafadan bir kız. Genç olmasına rağmen kafası öyle çalışan biri. Artık unuttuğumuz, ruh olarak bağlı kalmadığımız değerlere sahip çıkan, bayramlarda el öpme, büyükleri ziyaret etme gibi ritüelleri yerine getiren, bununla keyif alan bir kısım da var aslında. Bebek’te böyle yaşayan insanlar da var. Ama öteki taraf öyle azgın ve coşkulu bir biçimde kendilerini taşkın taşkın ifade ediyor ki, bu değerleri yaşayanlar kenara çekiliyor ve onlar yokmuş gibi davranılıyor. Sadece Samatya’da değil, Emirgan’da da, Tarabya’da da böyle yaşayan insanların olduğunu bilmek içimi biraz rahatlatıyor.

Canım Ailem ismi de son derece yalın bir isim…

Üstelik orada bir aile yok. Öğrendiğimiz çekirdek aile nedir; anne, baba ve çocuklardan oluşur. Böyle bir şey yok dizide. Kimsenin kimseyle bir bağı yok. Üç çocuk var, bir gemici adam var, onun bir arkadaşı var ve onlar bir aile olmaya çalışıyorlar. Başlangıç noktası böyleydi. İki sorumsuz çocuk bir başlarına kalır ve hayatlarını değiştirmek zorunda kalırlar. Bu bana çok hoş gelen bir başlangıçtı. Ama iki sene sonra bambaşka bir iş yapabilirim.

Hayalleriniz neler? Yapmak istedikleriniz…

Biraz tuhaf olacak ama benim bu işle ilgili hiçbir hayalim yok. Kendimi bir yerde hayal edip oraya doğru yürümüyorum. Keyif aldığım sürece yapacağım, yaptığım sürece de oynamak istediğim işlerde oynayacağım ve hayat böyle gidecek. Şöyle bir şey yapayım da gidip Oscar alayım, ya da Türkiye’nin en iyi oyuncusu olayım gibi bir şeyim yok. Bunlar saçma sapan geliyor bana. Bu yaz bir kovboy filmi çekeceğiz, en yakında olan bu. Uzunvadeli düşündüğüm bir şey yok. Tabii ki insan kendi inandığı bir hikâyeyi oynamak istiyor. Ama ekstra bir hırsım yok. İşimi iyi yapmaya çalışıyorum. Onun dışında da en iyisi olacağım diye bir hırsım yok. İşimi iyi yapmak için elimden geleni yaparım, bu bir hırssa… Daha büyük evlerde yaşamak, daha iyi arabalara binmek gibi hırslarım yok. Hırstan anladığım benim biraz maddiyatla ilgili bir şey.

Bir önceki rolü aşayım, bir öncekinden daha iyi oynayayım gibi bir hırsınız var mı?

Günden güne kötüye gidiyor! Öyle hissediyorum ne bileyim. Büyüdükçe kendimde daha çok kusur bulmaya başladım.

Kendini farkına varmakla mı ilgili bu? Küçük olduğumuzda en muhteşem bizmişiz gibi gelebilir ama dünyayı tanımak bizden başka iyilerin de olduğunu görmemizi sağlayabilir.

Aksi gibi hiç muhteşem gördüğüm bir şey de olmadı. Ferhan Şensoy öyle diyor, “İlk 45 senesi zorlar oyunculuğun, ondan sonrası kolaydır”. Tuhaf bir meslek, sürekli ruhlarla işiniz var ve delirmemek için bu hayattan uzak durmanız gerekiyor. Çevreden de uzak durmak gerekiyor. Yolda bir oyuncu görüyorsunuz, naber diyorsunuz, iyi ben de yeni projeye başladım diyor! Onu sormadım oğlum, iyi misin, sağlığın yerinde mi, nasılsın? Başka bir şey konuşulamıyor. Ben de dükkânda çaycıyla bambaşka şeyler konuşuyorum.

Biliyor musunuz, o çaycının yerinde olmayı çok isterdim. Tek umudum “bambaşka şeylerin” ipuçlarını bu söyleşide yakalayabilmiş olmak…

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.