Oscar Wilde, Viktorya çağı İngiltere’sinde yaşadı, yazdı. Yaşamı da, yazdıkları da o çağın tam karşısındaydı. Viktorya çağı tutuculuğunun asla kabul edemeyeceği bir yaşam biçimini seçti. Üstelik bu yaşam biçimini tüm çıplaklığıyla yaşadı. Bu yüzden yargılandı, hapse atıldı. İngiliz burjuvazisi, bu fütursuz eşcinseli mahkûm etmekte kararlıydı. Elinden gelse edebiyat tarihinden de silerdi, yapamadı.

Wilde, eserlerinde de bu çağın tüm ikiyüzlülüğünü ortaya koymaktan sakınmadı. “İdeal Bir Koca” isimli tiyatro oyununda, Londra sosyetesiyle âdeta dalga geçiyordu. Oyun karakterlerinden Mabel Chiltern’in şu sözleri bunun en billurlaşmış ifadesiydi, üstelik mizah yüklüydü: “Londra sosyetesini seviyorum! Son derece gelişmiş olduğunu düşünüyorum. Güzel salaklardan ve akılllı çatlaklardan oluşuyor. Tam da sosyetenin olması gerektiği gibi.”

Yaşadığı çağın ahlak anlayışına karşı çıkarken, bunu bütün sanatçıların üstlenmesi gerektiği bir misyon olarak görmekteydi Wilde. Öyle ki, “günah olarak niteledikleri şey aslında ilerlemenin asli, temel, vazgeçilmez unsuru”ydu. “Günahsız bir dünya duraklar, ihtiyarlar ya da tüm renklerini yitirirdi.” İşte bu yüzden Oscar Wilde, sanatçının var olan düzenin ahlak sistemine karşı çıkarak toplumun ilerlemesini sağlayabileceğine inanıyordu.

 

Diyalog Yoluyla Yazılmış Denemeler

 

Oscar Wilde, tiyatro oyunları ve romanlarıyla çağının ilerisinde bir ses olarak tarihe adını yazdırdı. Ama yalnızca bu değil. Diyaloglarla oluşturulmuş denemeleri de onun sanata, yaratıcılığa, edebiyata ve eleştiriye bakışına dair birer manifesto gibidir. Aslında onun sanat anlayışını, sanat ile hayat ilişkisine dair düşüncelerini bir manifesto olarak sunduğu eseri, “Dorian Gray’in Portresi”dir. Ancak bu bir romandır ve haliyle Wilde’ın düşünceleri örtük bir biçimde verilmiştir. İletişim Yayınları’nın Türkçeye kazandırdığı ve bir kitapta buluşturduğu denemeleri ise Wilde’ın bu konulardaki görüşlerini açıkça “deklare ettiği” metinlerdir.

Bu yazıda, kitapta yer alan iki denemeye dikkatinizi çekeceğim. Diğer denemeler de kuşkusuz Wilde’ın düşünce dünyasına, sanata bakışına ışık tutmakta, ancak “Sanatçı Olarak Eleştirmen” ve “Yalanın Gözden Düşüşü: Bir Gözlem” başlıklı iki deneme yukarıda ifade ettiğim gibi tam bir “deklarasyon”.

İki denemeyi de bir tiyatro eseri gibi diyaloglardan oluşturmuştur Oscar Wilde. “Sanatçı Olarak Eleştirmen”in aktörleri Ernest ile Gilbert’tir. Wilde bu metinlerin içinde neden diyalog yöntemine yer verdiğinin ipuçlarını da verir: “Düşünür diyalog aracılığıyla kendini ifşa ettiği gibi gizleyebilir de (…) Diyalog yöntemiyle düşünür konuyu çok farklı bakış açılarından sunabilir…” Ancak Wilde’ın bunu kendi denemelerinde gerçekleştirebildiğini söylemek pek doğru olmaz. Her iki denemesinde de Wilde, iki kişiden birini diyaloga hâkim konumda tutmuştur. Ve bu kişi de Wilde’ın düşüncelerini temsil edendir. Ernest ile Gilbert’in diyaloglarında, Ernest’in Gilbert’e itirazları son derece cılız kalmaktadır. Ya da diğer denemede Cyril ile Vivian konuşurlarken, Cyril’in yüklendiği görev çoğunlukla sorular sormak ve Vivian’ın düşüncelerini “açmasını” sağlamaktır. Yine de Oscar Wilde’ın diyaloglar üzerine kurduğu deneme biçimi ilgi çekicidir. Öncelikle metne bir hareket katmakta, düşünceleri konuşma diliyle aktararak daha anlaşılır ve yalın kılmaktadır.

 

 

 

 

Eleştiri: Sanatlar Üstü Sanat

 

“Sanatçı Olarak Eleştirmen”, isminden de anlaşılacağı üzere Wilde’ın sanat eleştirisine bakışını açıkladığı denemesidir. Wilde’a göre eleştiri de bir sanattır. Hatta tüm sanat dallarının üzerinde bir sanat. Eleştirmen de sanatçılar üstü bir sanatçıdır. Eleştiri yapabilmesi için hepsinden daha çok, daha derin ve geniş bir kültür birikimine sahip olması gerekmektedir: “Aslında ben eleştiriyi yaratıcılık içinde yaratıcılık olarak tanımlayabilirim” der.

Wilde’e göre insanlık eleştiri sayesinde ilerlemektedir. Eleştiri olmasaydı der Wilde, hiçbir sanat akımı doğamazdı: “Yeni formları icat eden yalnızca eleştiri yeteneğidir. Yaratıcılık kendini tekrarlamaya meyleder. Oysa filizlenen her yeni, farklı ekolü eleştiri yeteneğine borçluyuz; sanatın elinde hazır bulduğu her yeni modeli de öyle.”

Wilde’ın eleştiriye bakışı romantizm sanat anlayışına uygundur (Bu bakış, “Yalanın Gözden Düşüşü: Bir Gözlem” denemesinde belirginlik kazanır). Wilde eleştirinin bütünüyle öznel olması gerektiğini savunur. Çünkü sanat eseri de özneldir. Sanatçı eserine benliğini ne kadar yansıtırsa, ortaya o kadar büyük bir sanat eseri çıkar. Bireycilik geliştikçe sanat derinleşir. Bu yüzden eleştiri de olabildiğince bireyci olmalıdır; eleştirmenin öznel yargılarıyla oluşmalıdır. “Gerçek ve kaliteli eleştiri, insanın kendi ruhunun sicilidir, ruhunun muhasebe kayıtlarıdır” der Wilde, tıpkı romantiklerin söylediği şu söz gibi: “Sanat duyguların dilidir.”

Wilde’ın eleştiriye ilişkin vurguladığı bir diğer nokta da eleştirinin sanat eserini anlattığı şey açısından değil, yarattığı etki açısından ele alması gerektiğidir. Burada eleştirmen ve okur buluşmaktadır. Ve eleştirmen bir okur olarak eserin kendisinde yarattığı duyguları ve düşünceleri yansıtır metne. Wilde’ın bakış açısı izlenimci eleştiriyi savunan Anatole France’ın şu sözlerini anımsatır: “İyi bir eleştirici, şaheserler arasında kendi ruhunun serüvenlerini anlatır. Nesnel sanat olmadığı gibi nesnel eleştiri de yoktur.”

Bu eleştiri anlayışı eleştiriyi bir sanat eserinden yola çıkan yeni bir sanatsal yaratı olarak görür. Aslında Wilde’ın eleştiriyi öznel bir yaratı olarak tanımlaması, bugün bizim deneme türünden anladığımızı çağrıştırmaktadır.

 

Hayat Sanatçının Hammaddesidir

 

“Sanatçı Olarak Eleştirmen” isimli deneme, “Yalanın Gözden Düşüşü: Bir Gözlem”e konu olan düşüncenin ipuçlarını taşımaktadır. İkinci denemede Wilde, sanatın bir ayna olduğu, çağını yansıttığı görüşüne cepheden karşı çıkar. Ona göre sanat bir ayna değil örtüdür. Bu da Romantizm akımının abecesidir. Rönesans’ta bireycilik akımının başlaması romantiklere gerekli zemini hazırlamıştır; zaten Wilde da bütün denemelerinde bireyi yüceltir. Toplumun ahlak yargılarına karşı çıkarken de bu bireycilikten güç alır. Çağı ilerletecek olan bireydir, der: “(İnsan) insanı inşa edenin içinde yaşadığı çağ olmadığını, aksine çağını inşa edenin insan olduğunu kavrıyor.”

Oscar Wilde kuşkusuz sanatın gerçekle hiçbir ilişkisi olmadığını söylememektedir. O, dış dünyanın (gerçekliğin) sanatçının zihninde değişime uğrayarak sanat eserine yansıdığını belirtmektedir. Gerçeklik, bir çıkış noktasıdır belki, ama asla olduğu gibi yansımaz esere. Gerçekçilerin ifade ettiği gibi bir “ayna” olsa bile ancak çocukken karşısına geçip kendimizi cüce ya da dev gibi gördüğümüz aynalardan olabilir.

Hayatın bir hammadde olduğunu söylese de Wilde, hayat ile sanat arasındaki ilişkiyi bir ileri noktaya götürür ve der ki, “Edebiyat, daima hayattan önce davranmıştır. Onu taklit etmemiş, kendi amaçlarına ulaşmak için ona biçim vermiştir.” Oscar Wilde, sanatçının çağının önünde olduğu görüşünü, belki de bu düşünceden beslenerek oluşturmuştur. Öyle ya, sanatçı çağının aynası olsaydı, Wilde’ın da bir Viktorya çağı sanatçısı olarak tutucu, ahlakçı eserler üretmesi gerekmez miydi? Peki ama çağın tüm özellikleri birbirinin aynı mıdır? Sanatçının ruhunda o çağın temel yapısına yönelen isyan, yine çağın içindeki kimi unsurlardan beslenmiş olamaz mı? Çağın kendi iç dinamikleri de çelişkiler barındırmaz mı?

Oysa Oscar Wilde’ın “sanatçı”ları üstün bireylerdir. Yaşadıkları çağ kadar sıradan olmaları olası değildir. Realistlerin aksine o, sanatçıyı bir araç olarak görmez asla. Hatta öyle ki sanat, doğanın çirkinliklerini, kusurlarını gizler, onu olduğundan güzel resmeder… Oscar Wilde’ın sanat felsefesini özetleyen denemeler, aynı zamanda Romantizmin edebiyat ve eleştiri kuramı olan anlatımcılığın iyi bir örneği olarak da okunabilir…

 

“Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil”, Oscar Wilde, 250 s., İletişim Yayınları, 2008

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.