“ Zamska, Bir Başka Dünya…”

“Zamska” da mı ne? Bulutsuzluk Özlemi’nin yeni albümünün ismi. Orası bir başka dünya. Bulutsuzluk Özlemi de zaten “başka bir dünya mümkün” diyen gençlerin grubu… Nejat Yavaşoğulları da o grubun yaratıcısı, Türkçe rock’ın en ısrarlı savunucusu. Israrı sayesinde bugünlere gelindi. Artık kimse Türkçe rock olmaz demiyor… Lise’deyken bulmuştu formülü: “Aslolan kendi müziğini yapmaktır”…

Bulutsuzluk Özlemi’nin isim öyküsüyle başlayalım istiyorum. Nasıl konuldu bu isim ve grubun çizgisiyle nasıl bir ilişkisi var?

Ben kendimi bildim bileli müzikle ilişkiliyim de, ama sonuçta Bulutsuzluk Özlemi, benim üniversiteyi bitirdiğim yıllardan sonra artık fırsat bulabilip yavaş yavaş gelişen bir olay oldu. Bir konser için teklif almıştım. Bestelerim olduğunu bilen gazeteci Zeynep Avcı vardı. Gitarla çıkıp tek çalacaktım. Sina arkadaşımdı. Sina’ya dedim ki gel piyanoyla eşlik et daha zengin bir konser olsun. Biz çalışmaya başladıktan sonra iki arkadaş daha katıldı. Biri bateri biri bas çalıyordu. Biz perkisyon çalsın diye Murat’ı bulduk. Murat da dedi ki basçı bir arkadaşım var, gelsin mi, e gelsin dedik. Böylece davul, bas, piyano, gitar olduk ve Bilsak’ta konser vereceğiz. Konseri iki bölüm halinde yaptık, birinci bölümde Şeyh Bedreddin Destanı, ki hala biz onu bir albüm haline getiremedik ama ta o zamanlardan bestelenmiş bir şarkı. Ve diğer bölümde bizim albümlere de giren şarkılar vardı. Kütürdet beni rutubet, Hazarfen Çelebi falan… Ve sonra şarkılardan birinin başlığını konserin adı yapalım diye düşündüm ben. Bulutsuzluk Özlemi diye bir şarkı vardı, onu yaptık. Bizi o konserde dinleyen Taksim Sanat Evi’nin sahibi Ahmet Sezerer bize Taksim Sanat Evi’nde haftada iki gün çalışma teklif etti. Biz de çalışmaya başladık. Bir grup gibi çalıyorduk artık ama isim yoktu. Sonra isimsiz grup falan diye de hatta birkaç kere bizimle röportajlar oldu. Bir gün Sina gazetecilere, grubun adı Bulutsuzluk Özlemi demiş. Onda sonra Bulutsuzluk Özlemi bugüne kadar grubun ismi olarak geldi. Ben hatta zor söylemesi, değiştirelim, Mor yapalım falan da dedim, ama bizim dinleyenlerimiz istemedi. Çok anlamlı bir isim, onu değiştirmeyin dediler. Bulutsuzluk Özlemi de aslında Mümtaz Soysal’ın bir makalesinde geçiyordu. Deniz Gezmişler üzerine yazılmış bir makaleydi ve diyordu ki, “gençlerin sonlarının böyle olması bulutsuzluk özlemlerinden kaynaklandı, böyle olmamalıydı”. Bu beni etkilemişti. Ve o sözleri yazdım: Bulutsuzluk özlemi sardıysa beni kanat takıp deniz gibi uçmam mı lazım… Bulutsuzluk özlemi sardıysa beni tele vurup çağırmayı kesmem mi lazım…Yok yok… Sonra da işte ismimiz o oldu. İsim babamız aslında Mümtaz Soysal.

Sizin bu bulutsuzluk özlemine uygun şarkılarınız oldu hep… Bir röportajınızda diyorsunuz ki, biz adım adım kitleselleştik. Bugüne bakıyorum da meşhur olmak çok kolay. Medya diye bir şey var en başta. Biri parlatılmak isteniyorsa kolayca yapılıyor bu. Ama sizin ortaya çıktığınız yıllarda böyle değildi. Sizin kitleselleşmenizi sağlayan neydi?

Biz zaman zaman düşünüyorduk doğrusu biz napıyoruz acaba, boşa vakit mi harcıyoruz, saçma sapan bir şey mi bu… İnsan endişeye kapılıyor. Konuştuğumuz yapımcılar falan da bize bu şarkılar güzel ama bizim memlekette kimse bunları dinlemez diyordu. Ama ben de kalbe doğrudan giden şarkılar olduğunu düşünüyordum. O şarkıları yapan ben olduğuma göre, evet genel halkın çizgisinden biraz daha farklı olduğunu biliyordum, entelektüel bir düzeydeydik, çağdaş kentsel yaşamı içeren betimlemeler ve olaylar vardı şarkılarımızda. Rock müziğin gerçek içeriğinin de böyle bir şey olmasının daha doğru olacağını zaten düşünüyordum. Burada cesaret veren kişilerden biri Bülent Ortaçgil’di. “Benimle Oynar mısın” albümü kentsel yaşamdan aynen bahsettiğimiz şekilde, kent duyarlılığıyla üretilmiş şarkılardı. Bu bence çok önemliydi. Daha önce ilahlarımız Fikret Kızılok’lardı, Cem Karaca’lardı… Namus belası diyorlardı, Aşık Veysel’den düzenleme yapıyorlardı. Daha makamsaldı. Bunların hepsi değerli. Onların değerini kabul ederek konuşuyorum. Diyelim tangolar daha kentsel, Türk sanat müziği daha kentsel… Bunlar halk müziğinden çok farklıdır. Kente ait temalar vardır bunlarda da. Rock müziğin dünyadaki örnekleri de zaten endüstrileşmiş bir dönemin ürünüydü. Beatles, gemilerde çalışan adamların çocuklarıyla, Liverpool’da çalışan adamların çocuklarından oluşuyordu. Doğru temelleri olduğunu düşünüyordum ben yaptığımız müziğin. Bir samimiyet olduğunu düşünüyordum. Eğer biz bunları üretiyorsak, sosyolojik olarak bu toplumda yalnız olmamız düşünülemez bunun bir karşılığı vardır diye düşünüyordum. Zaman da beni haklı çıkarttı. Suya atılmış bir taşın yaydığı halkalar gibi yayılacağız diyordum mesela arkadaşlara. Gerçekten de öyle oldu.

İlk gitarınızı balık tutarak kazandığınız parayla almışsınız. Bu benim çok hoşuma gitti. Aslında sanıyorum bu sizin yaşam felsefenizden ipuçları taşıyor… Yani siz buna mecbur değildiniz herhalde değil mi, talep etseniz size gitar alınırdı sanıyorum. Doğru düşünüyor muyum?

Evet… (gülüyor) Çünkü benim ailem fakir de değildi zengin de değildi. Sıkıntılı günlerimiz oldu ama bir isteğim olduğu zaman da yapmaya çalışırlardı. Ama gitar da tehlikeli bir istekti. Benim annem bir balıkçının kızı. Babam bir balıkçı. Fakat o dönem itibarıyla çocuklarını okutmaya çalışan insanlar. Benim okulu bırakmamdan falan çok korkuyorlardı. Ben biraz da kendi işimi kendim halledeyim gibi bir şey düşündüm sanıyorum. Biraz da belki yerinde duramamaktan, macera aramaktan kaynaklanıyordu. O yıl lise 2’deydim, 15 gün tatilde müthiş bir balık akını olmuştu ve bizim oradan herkes balığa çıkmıştı. Adam da lazım. Dayımın sandalı vardı, biz teyzemin oğluyla beraber balık tuttuk tatilde. Paramı biriktirdim yine de gitar almamı istemiyorlardı. Geçiştiriyorlardı. Komşumuz vardı, Suat Hanım Teyze. “Hatçe Hanım Teyze niye zırlatıp duruyosun bu oğlanı!” dedi bir gün. “Ya, gitar istiyor” dedi, “e alıverin çocuğa” dedi. Böylece gittim aldım. Haydarpaşa Lisesi’nde okuyordum, gitar merakı herkeste vardı.

Ama sizin için müzik o zamanlar da çok daha bilinçli bir uğraş olmuş. Mesela şaşırtıcı bir şekilde lisedeyken yapmak istediğim müziğin nasıl bir müzik olduğuna karar vermiştim diyorsunuz…

Led Zepplin, Pink Floyd hayranıydım o zamanlar. Gençlik başkaldırısı gibi bir şey vardı. O yıllarda bir hareket vardı ortalıklarda. Yarın başka bir dünya mümkün düşüncesiyle bir sürü şey yapıyordu gençler. Müzikte de bunun karşılığı vardı. Bunlar etkiliyordu beni ve şarkı yazmalıyım diyordum. Gitarı aldığım zaman şarkı yazmak için aldığımı söyleyebilirim. Mandolinle falan beste yapıyordum ben zaten.

Siz ilk grup olarak ortaya çıkmaya başladığınızda Türkçe rock olmaz diye itiraz ediyorlar size. Ama siz direniyorsunuz…

Çeşitli gruplarda falan amatör olarak çalıştık biz. Gruptan arkadaşlarımız derdi ki başkalarının şarkılarını çalalım. Ben derdim ki, ya benim de burada şarkım var bunları çalalım… Yok biz onlar gibi şarkı besteleyemeyiz ki diyorlardı. Ama ben kendime güveniyordum. Neden bilmiyorum ama böyleydi bu. Bizim de yapmamız lazım diyordum. Aslolan şey kendi müziğini yapmaktır diyordum. Arkadaşlarımla bunu tartışıyordum. Ben “yeter artık Amerikan müziği çalmak istemiyorum!” diyordum. Üniversite yıllarımda bu çabalarım devam etti. Güzel Sanatlar Akademisi, Mimar Sinan’dayım. Bir sürü ressam, heykeltraş arkadaşım oldu. Hocalarla gayet demokratik bir ilişkimiz vardı. Yaratıcılığı ortaya çıkartmak üzere bir eğitim gördük. Bizim oradaki tartışmalar, anlatımda ne önemlidir, ne değildir, ekspresyonizm nedir, her şey irdeleniyordu ve bu bana iyi bir birikim sağladı. İyi de bir öğrenciydim her zaman için. Mimarlıkta da dikkat çekiyordum. Beni hocalarım son sınıftan itibaren yanında çalıştırmaya başladılar. Hep çalışmışım demek ki. Çalışmaya meraklıydım. Mesela orta 3’teyken ben kimse bir şey demediği halde gittim kendi kendime bakkala çırak oldum. Annem biraz müteşebbis olmamı isterdi. Taştan suyunu çıkartıp bilmem ne yapan adamlar, bunlar iyi adamdır falan derdi. Durup dururuken gittim çırak oldum. Biraz da o gramlar falan hoşuma giderdi. Hani işte tartıyorsun falan, kese kağıdına koyuyorsun. Bir kilo şekeri tam tutturabilecek miyim falan gibi, tam bir oyundu benim için. Bir gün sıkıldım ve dedim ki ben gelmeyeceğim Ali amca. Niye gelmeyeceksin falan diye kızdı. Futbol takımımız vardı, kazanlarda sular kaynatıyoruz, nalburdan boya alıyoruz, boyuyoruz fanilalarımızı forma yapıyoruz falan, orası da çok çekici tabii. Maç ederken 70 yaşında adam gelir seslenirdi, “Nejaaat gel bakkala çok kalabalık oldu yetişemiyorum!” diye. Neyse nerelere gittik. Mimarlık bürosunda çalışırken askere gittim. Askerde de bayağı bir düşünme olanağım oldu. Ben acaba müzikte böyle bir maceraya girsem mi girmesem mi diye. Kendimi mimarların arasında falan da böyle tam rahat hissetmiyorum. Huzursuz oldum ve tatmin olamadım. Aklımın hep başka yerlerde kaldığını düşündüm. Askerde de dedim ki, düğün orkestrası gibi gidip sağda solda çalıp para kazanamam. Mimarlık yaptığım zaman istediğim kitabı da alıyorum kazandığım parayla, yaş 25, evime taksi tutup gidebiliyorum, lüksüm var. Sürünmeye gerek yok diye düşündüm. Ben o zaman mimarlıktan da kopamayacağım madem ikisini beraber yapayım dedim. Biraz fazla çalışırım dedim.

İkisi de çok yoğun emek gerektiren işler. Kafayı da yoğunlaştırmak gerekiyor. Ama siz ikisinin birbirini olumlu etkilediğini düşünüyorsunuz sanırım…

Evet ama bir yandan da diyorum ki, sadece müzikle uğraşsaydım belki o zaman 20 tane albümüm olurdu. Çok daha büyük işler yapabilir miydim bilmiyorum. Sonuçta Türkiye’de 1 numara olduk. En azından bir dönem en yüksek noktadaydık, şimdi başka gruplar var bizim peşimizden gelen, ama bir grubun Türkiye’de ulaşabileceği üst noktalara biz geldik. Her yerde konser verdik, her yerde itibar gördük.

Bunda kendine güvenin ve ısrar etmiş olmanızın çok önemli bir payı olduğunu düşünüyorum, ne dersiniz?

Evet. Bazen arkadaşlarım da söylüyor bunu. Mesela İhsan Apçı var bizim stüdyoda, o bizim basçı arkadaşa söylemiş, demiş ki ben Nejatların o ilk grup dönemlerini biliyorum, 20 tane adamın içinden hiçbiri kalmadı ama Nejat hala kendi tarzını sürdürüyor demiş. Mimarlıktan vazgeçip tamamen müziğe yönelmiş olsaydım daha fazla mı para kazanırdım bilmiyorum. Bir de bizim müziğimiz Serdar Ortaç’ın müziği gibi bir şey değil. Sonuçta zaten öğrenci ve parasız kesim dinliyor. Bilet fiyatları biraz pahalı olunca size yakışır mı diyorlar. Sonuçta mimarlık ile müziğin beraber yürümesinde mimarlıktan kaybetmiş olabilirim diye düşünüyorum. Herkes mimarlıkta yetenekli olduğumu söyler. Ama gökdelen tarzı, site tarzı büyük işler yapmadım.

Sizce Türkçe müzik yapmak dünyaya açılmanın önünde bir engel mi?

Engel, çünkü iki tane dünya savaşını İngilizce konuşanlar kazandı. Bir egemenlik var bugün. Egemenliklerde böyle oluyor. Tarihe meraklı bir insan da olduğum için bunu söyleyebilirim. Bugün Rusça söyleyen veya Polonyaca söyleyen birisinin de aynı şansın içine girmesinin zor olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman tek tük örnekler oluyor tabii. Tarkan mesela. Bunlar oluyor.

Bunlar tabii istisna. Burada İngilizce söylemek de tek başına bir çözüm değil, İngilizce söyleseniz de siz sonuçta bir Türk sanatçı olmaya devam ediyorsunuz…

Bir kere şu var, hani burada 30 senedir yaşayan yabancı arkadaşlarımız var ama Türkçe konuştuklarında konuşmalarından onların yabancı olduğunu hemen anlıyoruz. Ne kadar çok iyi konuşsa da. İngilizce şarkı söyleyen bir adamın İngilizcesinin kırık olup olmadığını şivesinden anlıyorlar. O bakımdan bir şanssızlık var. İkincisi her dilin kendi içerisinde tarihten gelen benzetmeleri, deyimleri var. Şarkılarda kullanılan şeyler bunlar. Aynı zamanda o dilin de bir müzikal akışı var. Bütün bunlar olayı belirliyor. Burada doğmuş büyümüş, Amerikan kolejinden mezun biri belki biraz farklıdır ama ne olursa olsun Türkçede kullanabildiği zenginlikte hakim olamaz yabancı bir dilin bu özelliklerine. Pazar o şekilde ele geçirilmiş vaziyette. Bu da bir gerçek.

O zaman Türkiye’nin önünde kendi topraklarında kendi kültürüyle de harmanlanmış bir müzik yaratmak gibi bir şey var…

Evet, aslında Türkiye ender ülkelerden biri, mesela kendi müziğini yarattı Türkiye. Bu ilginç geliyor bana. Erol Büyükburç’larla başladı, Cem Karaca’larla devam etti, bizimle ve bizden sonra gelenlerle devam etti. Bir ekolü var Türkiye’nin. Bir Almanya’da bu şekilde bir şey var mı bilmiyorum. Türkiye’nin böyle bir özelliği var, mesela 1900’lerin başında dünyada bir operet furyası başlamıştı ve Türkiye’de bu yapıldı. Çeşme Başı, Lüküs Hayat… Sonra tangolar dönemi geliyor. Burda da geri kalmadık. Kendi kimliğimizi koruyarak yaptık bunları. Kendi yaptığımız şeyleri o zaman böyle göremiyorduk. Mesela Issız Adam filminde o dönemde yapılan şarkılar bir anda patladı. Oradan Türkçe sözlü rock meselesine geleceğim tekrar. Aslında o zamanlar vardı Türkçe sözlü rock müzik yapanlar. Namus belasına gardaaş diye gitarla söylüyorlardı. Dadaloğlu’nun aranjmanını yapıyorlardı. Erkin Koray vardı. Bizim yaptığımız şey şu oldu, biz evrensel bir çizgiyi ortaya koyduk Türkçe olarak. Onlardan daha genç bir nesildim zaten ben. Onların yaptığı Anadolu rock bana göre değildi. Ben kentliydim. Yalan söylemiş olurdum. Zeynep’im beni kuyu başında bekler… Zeynep beni kuyunun başında su doldururken beklemiyordu ki, Taksim’de PTT’nin önünde bekliyordu. Ben de PTT’nin önünde Taksim’de diye yazdım şarkıyı. Bizim başladığımız dönemlerde, 80’lerin ortası, Bad Luck vardı mesela bir grup, İngilizceydi grup isimleri. Bize gelip Türkçe rock yapmak olur mu diyorlardı o yüzden. Ama ben de diyordum ki adam İngilizce yazıp da ne yazıyor, I love you, I missed you, I wait you at the bus station, thank you very much falan! Derin olamazsınız ki yabancı bir dilde. Ben bizim söylememiz gereken şeyler var diyordum. Çağımızı yaşadığımızı hissettirmemiz lazım… Belki de bu benim Akademi’de okumamdan geliyordur bilmiyorum.

Sanatta ilerleme olduğunu düşünüyor musunuz Türkiye’de?

Müzikte günümüzde tam bir değişimin içindeyiz. Bu bilgisayar teknolojisinin etkisi. Müziğin sıçrama noktalarından biri şudur, sesi bir şeye kaydettiler ve onu götürüp başka yerde dinleme imkanı oldu. Plak çıktı. Plak çıkınca müzik topluma yayıldı. Radyo çıktı, radyo dağların arkasındaki en ücra köşelerdeki adamlara müziği götürdü. Safiye Ayla’yı götürdü oralara. Şimdi bilgisayar var. Bu aslında demokratik bir durum da yarattı. Kendisini müzik yapmaya muktedir hisseden, bir şeyler yaratmaya çalışan insanlar eskiden olduğu kadar büyük paralar harcamak zorunda kalmıyor. İki lise öğrencisi kafa kafaya verip, evde geceleri yarım saat bir saat çalışarak kendilerine bir albüm kaydedebiliyorlar. O albümü internete salıveriyorlar. O zaman tanınıyorlar falan böyle şeyler olmaya başladı. Teknoloji, müziğin formatını da etkiliyor. Neler olabileceğini zamanla göreceğiz. Sanat dibe vuruyor diyemeyiz, ama meydan okuyucu eserler de çıkmıyor. Bir sıkıntı var. Belki sanat çuvallamadı da formatlar değişti. Nazım Hikmet yaşarken yeni albümü çıkmış gibi yeni şiirleri müthiş bir etki yaratıyormuş toplumda bunu herkes anlatıyor. Orhan Veli içinde öyle. Yaş 35 yolun yarısı eder! Cahit Sıtkı. Bu laf şarkı bile olmuş. Sohbetlerde dilimize düşmüş bir laf. Bu, şairin topluma bir hediyesidir. Bugün bunları yaşamıyoruz o bir gerçek. Belki televizyondan çıkan sözler artık hayatımıza giriyor. Mesela “anlat anlat heyecanlı oluyor” lafı. Müzikte de mesela hala Led Zepplin dinliyor genç kuşak. Demek ki onun yerini alacak birileri çıkmamış. Bizim gruplardan Çilekeş’i, Duman’ı beğeniyorum mesela. Bir sürü rock grubu ve şarkıcı var ama laflar böyle ne dediği anlaşılmıyor. Yaşar Kurt vardı bir dönem, “Korkuyorum anne, al beni içine”, “Kapat televizyonu anne” falan… Farklı bir söylemdi o. Onda bir parıltı vardı. Yasemin Mori diye birini duydum, doğru düzgün dinleyemedim ama aklıma takıldı, farklı geldi. Tek tük çıkıyor böyle, diğerleri hep tornadan çıkma gibi.

Peki son bir soru, Bulutsuzluk Özlemi’nin konserleri devam ediyor, albüm var mı?

Albüm var. Hatta yılbaşına kadar çıkacak diye tahmin ediyorum.

İsmi?

İsmini söylemiyorduk ama artık söyleyebiliriz, Zamska.

Nedir öyküsü?

Mimarlık bürosunda çalışırken başkasının yanında çalışıyorduk. Erol abi vardı bir de. Biz patronlar olmadığı zaman can sıkıntısından kendi kendimize kelimeler uyduruyorduk. Zamska diye bir ülkede yaşayan insanların kelimeleri onlar. Zamska başka bir dünya aslında. Mesela tuvaletteyken düşünüp geliyordu Erol abi, Nejat bak bir kelime buldum, Gümboş. Gökgürültüsü demek! Erol abi bu ülkeyi şöyle anlatırdı, orada para diye bir şey yok. Cam kırıklarıyla alıyorsun her şeyi. Cam kırıkları nerede? Yerlerde oluyor topluyorsun… Farklı bir dünya gibi.

Yine güzel bir sürprizle karşılaştık… Bizim ayağımız mı uğurlu, yoksa kapısını çaldığımız sanatçılar mı çok üretken, hangisine gitsek “henüz” bir işin başından kalkmış oluyorlar. Bulutsuzluk Özlemi de müzikseverlere bir yeni yıl armağanını paketlemiş, henüz başından kalkmıştı… Zamska bizi sevindirdi… Keyifle ayrıldık Nejat Yavaşoğulları’nın yanından. Henüz yeni yıla girmemiştik. Siz bu satırları Zamska’yı dinleyerek okuyacaksınız belki. Ya da müjdeyi bizden aldınız, şimdi koşa koşa Zamska ülkesinin insanlarıyla tanışmaya gideceksiniz. Biz sizi tutmayalım…

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.