“Çok Sesli Bir Roman Yazdım”

“Allah’ın Kızları”nı elime aldığımda hem hassas bir konuda yazılmış cesur bir romanın yazarıyla konuşacak olmanın verdiği bir tedirginlik duymuştum, hem de yüzlerce yıl öncesinin hiç bilmediğim dünyasına gidecek olmanın tuhaf heyecanını… Kapak tasarımından, kitap isminin yazılışında kullanılan yazı karakterine kadar her şey çok eski tarihleri çağrıştırıyordu. Ancak Gürsel’in yalın Türkçesiyle karşılaşınca şaşırdım. Ağdalı bir dil bekliyordum. Ama kendimi yalın ve akıcı anlatımıyla bir masalın içinde buldum. Masallar bu anlatımlarıyla küçüklüklüğümüzden kucaklamayı bilmiştir bizleri.

Nedim Gürsel’in romanı daha yayımlanmadan manşetlere çıktı. Onu manşetlere çıkaran, din gibi, Peygamber gibi hassas bir konuyu, din ve şiddet ilişkisini ele alıyor olmasıydı. Kitabı okumadan hazırlandığı anlaşılan bu haberlerin atladığı, Nedim Gürsel’in anlatımındaki masalsı ve yalın dili, kurgusundaki ustalıktı.

“‘Allah’ın Kızları’ tartışma yaratacak bir roman. Hatta daha kitap piyasaya çıkmadan hakkında çeşitli olumlu ve olumsuz yazılar çıktı bile. Salman Rüşdi’nin ‘Şeytan Ayetleri’yle arasında benzerlik kuranlar oldu. Rüşdi ile sizin dine yaklaşımınızda bir ortaklık var mı?”

“Salman Rüşdi de Müslüman kökenli bir yazar, ben de öyleyim. ‘Şeytan Ayetleri’ ile ‘Allah’ın Kızları’ arasında neredeyse hiçbir benzerlik yok. ‘Şeytan Ayetleri’ konusunu, ki Salman Rüşdi romanında ona önemli bir yer ayırıyor, aşağılayıcı ve alay edici bir üslupla anlatıyor. ‘Allah’ın Kızları’nı yazarken yeniden okudum ‘Şeytan Ayetleri’ni, Fransızcasından. Bir kere Barok bir roman.

Muhammed ve İslam’la ilgili bölümleri romanın tümünü kapsamıyor. Ve o bölümlerde Salman Rüşdi’nin yaklaşımı gerçekten biraz fazla kışkırtıcı bir yaklaşım. Ama bir romancı, bir sanatçı sonuçta hayal gücünün etkisiyle yazar. Gerçeklikle bire bir örtüşmesi beklenemez ondan. O bakımdan incitici olsa bile bazı duyarlıkları göz önünde tutmadan yazılmış olsa bile, bu onun hakkıdır diye düşünüyorum. Bir yazar bunu yaptığı için eleştirilebilir elbette, ama kesinlikle yasaklanmamalı, hele hele hakkında fetva çıkarılması hiç doğru bir şey değil. Bu ancak ortaçağda rastlanılan bir tutumdur. Benim kitabımda kışkırtıcı ya da incitici bir tavır yok. Tam tersine. Müslüman duyarlığı benim çocukluğumun ayrılmaz bir parçasıydı. Yıllar sonra Kuran’ın çocukluğum üzerindeki etkisini yansıtmaya çalıştım.”

“Okları üzerinize çekeceğinizin muhtemel olduğu bir konuya giriyorsunuz romanda. Bir kere bir peygamberi roman kahramanı yapıyorsunuz, ki resmi bile çizilemeyecek bir tabu o İslam kültüründe. Bu kadar hassas bir konuyu seçmeniz için iç dünyanızda gerçekten güçlü birtakım itici duygular olmalı. Onları merak ettim. Ve tabii edebi anlamda ne tür bir düşünceyle yazdınız romanı?”

“Evet, İslam’da resim yasağı, tasvir yasağı var. Kutsalın alanına giren kişiler tabii ki resmedilemiyor. Ama İslam kaynaklarına baktığımızda Muhammed’in tasvirleri ayrıntılı bir biçimde yapılmış. Ben romanımda onu kullandım. Minyatür geleneğinde örneğin, yüzü açık da görülüyor. Yazınsal anlamda da Muhammed’in portresi çizilmiş. Bugün piyasada satılan, yabancılar tarafından ya da Müslümanlar tarafından yazılmış olan bütün Muhammed biyografilerinde bu portre var. Ben de kendime göre bir Muhammed portresi çizdim. Muhammed’i tasvir ettim.”

“Ama sizin Muhammed’iniz daha insani… Kutsal bir varlık olmaktan çok insani özellikleri olan biri.”

“Elbette, çünkü o bir roman kahramanı, yalnızca bir peygamber değil benim kitabımda. Ama bir yazar, yarattığı roman kahramanının iç dünyasına girmek ister, nüfuz etmek ister. Yoksa inandırıcılığını ve derinliğini kaybeder o karakter. Madem yazınsal yönü ağır basacak bu konuşmanın, Gustav Flaubert’in Emma Bovary’sinden örnek vereyim. Emma Bovary, Fransız burjuva ahlakına başkaldırmış, kocasını aldatan bir kadın. Bunun için de zaten toplatılıyor bu kitap ve Flaubert hakkında dava açılıyor. Bugün okullarda, üniversitelerde okutulan, hepimizin severek okuduğu koskoca ‘Madam Bovary’, 19. yüzyıl Fransa’sında bir dönem yasaklanıyor ve Flaubert mahkemeye çıkarılıyor. Yargıç, ‘Kim bu Madam Bovary?’ diye soruyor. Flaubert, ‘Benim!’ diyor. Flaubert’in ansiklopedilerden falan fotoğrafını gördüyseniz, öyle pala bıyık bir adam. Fazla erkeksi bir yazar izlenimi edinirsiniz. Tabii her romancı yarattığı her karakterden bir iz taşır. Onunla çok fazla haşır neşir olur. Ben de Muhammed’i yazarken onun iç dünyasına nüfuz etmeye çalıştım. Ama Muhammed sadece bir roman kahramanı değil, bir peygamber de. Dolayısıyla kutsalın alanına giriyor, sadece bir tarihsel kişilik de değil. Boğazkesen’de Fatih Sultan Mehmet’i de anlattım. Onu kendime roman kahramanı seçmiştim. Bu romandaysa bir problem var, onun için dikkatli davrandım. Yargıç bana Flaubert’e yönelttiği soruyu sorsa, ‘Muhammed benim’ diyemem, öyle bir manevra alanım yok. Onun için ip üzerinde yürüyen bir cambaz gibi bir denge sağlamak durumunda hissettim kendimi.

Neden bu konuyu seçtim? Çocukluğumda dedemin çok etkisinde kaldım. Dedem inançlı bir Müslüman’dı. İlk duaları ondan dinledim. Arapçası çok iyiydi. Beni Cuma namazlarına götürürdü. Hayal ederdim Arabistan’ı. Muhammed’in başına gelenleri canlandırırdım kafamda. Muhammed benim çocukluk kahramanımdı. Tabii hep kulaktan dolma şeylerdi bildiklerim ama dedem Ahmet Nedim Tüzün, ki romanı ona ithaf ettim, bu konuda gerçekten bilgiliydi. Bir kere Kuran’ın meal çalışmaları vardı. Aynı, romanda anlattığım gibi İngilizlere esir düştüğü için ve onlardan nefret ettiği için sadece Fransızca öğrenmişti. Bana sadece Arapça dualar öğretmedi, ilk Fransızca bilgimi de ona borçluyum. Romanın bir üçüncü çıkış noktası da 21. yüzyıl, içinde bulunduğumuz ortam. Bunu Andre Mango söylemişti, onun öngörüsü doğru çıktı. 21. yüzyıl dinlerle haşır neşir bir yüzyıl olacak, spritüel bir dönem olacak demişti, öyle de oldu. İnancı ve şiddeti sorgulayan bir roman ‘Allah’ın Kızları’. Bu açıdan çağımızı da 21. yüzyılı da sorguluyor. O bakımdan benim için önemli bir konuydu. Yoksa sanıldığı gibi Salman Rüşdi’ye özenip ya da olay çıkartmak istediğim için bu romanı yazmadım.”

“İnancı ve şiddeti sorgulayan bir roman dediniz. Günümüzde, dinler arası barış seçeneği sıkça dile getiriliyor. Oysa siz, bir yandan da dindeki şiddet öğelerini anlatıyorsunuz. Mümkün mü böyle bir şey, dinler arası barış kurulabilir mi?”

“Çok özlenilen bir şey ama insanlık tarihine baktığımızda üç tek tanrılı din, yani Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığa baktığımızda, insanlar arasında barışı sağlamak amacıyla ortaya çıkmış olan bu dinlerin birbirlerine çok acımasız davrandıklarını görüyoruz. Bunun aksini kimse söyleyemez. Haçlı seferleri, ondan sonra İslam’ın fetih dönemi, Amerika’nın keşfi ve oradaki yerli halkın zorla Katolik yapılması… İslam bağlamında tevhid inancı, yani Tanrı’nın aslında aşkın bir kavram olduğu, bizim onu hayal edemeyeceğimiz düşüncesi putperest bir kabile topluluğu için anlaşılamayacak bir şey. Dolayısıyla Muhammed İslam’a çağırdığı zaman en yakın çevresini, çok az taraftar bulur. Kureyş kabilesinin ileri gelenleri olmak üzere, bu tevhid inancına kimseyi ikna edemiyor. Bu nedenle zaten destek almak amacıyla birtakım girişimlerde bulunuyor. Örneğin Taif’e gidiyor. Mekke’den dışlandığı için. Yavaş yavaş çevresinde bir inanan topluluğu oluşuyor. Medine’deki Musevi kabileler hariç öbür önemli iki kabile İslam’ı kabul ediyor. Ama ondan sonra İslam yayılırken tabii ki silah kullanıyor. Kureyş’te savaş var bir kere. Bunlar aile içi savaşlar. Kimisi oğlunu öldürüyor, kimisi yeğenini. İslam tarihinde böyle bir gerçek var, Peygamber’in kendisi bizzat silah kuşanıyor. Bu konulara değiniyorum tabii romanda. Bunu sorgulayan ama inançlı bir Müslüman Rahmi Bey. Kendisi de Birinci Dünya Savaşı sırasında Hicaz cephesinde Peygamber’in ümmetine karşı savaşmak durumunda kalıyor ve işte o zaman ben kendi dinimden olan, benimle aynı inancı paylaşan insanları nasıl öldürebilirim diye sorguluyor bu durumu. Ne işim var burada… Aslında bugün de gündemde olan bir konu. Bu bakımdan ‘Allah’ın Kızları’nın bugün içinde yaşadığımız Türkiye’de de bazı durumları sorgulaması açısından; yerleşmiş inançları, anlayışları sarsması açısından da aykırı bir duruşu var. Peygamber öldükten sonra bazı Arap kabileleri isyan ediyor, zor geliyor Müslümanlık. Halit kanla bastırıyor bütün isyanları. İslam öyle pasifist bir din değil. O günün şartları içinde böyle olması da doğal. Bir kere yeni bir din.”

“Bir de tabii her dinin toplumsal yaşamı düzenlemek gibi bir iddiası var.”

“Çok doğru. Sadece uhrevi bir boyutu yok, toplumsal yaşamı düzenleme iddiası var. O kuralları ya dayatacak ya da insanlar kendiliğinden kabul edecekler. Bazıları kabul etmeyince savaş çıkıyor tabii. Onlara inanç özgürlüğünü o toplum vermiyor, veremezdi. Batı’da da ortaçağ vermedi, Katolik kilisesi de vermedi. İnsanlığın işte en büyük kazanımı inanç özgürlüğü, laiklikle sağlandı. İnanç özgürlüğü ve devletin bütün vatandaşlarına eşit uzaklıkta durup, herkesin inancına imkân tanıması ve bu işe karışmaması tabii ki peygamber zamanında söz konusu değildi. O yüzden de romanda söylediğim gibi o kadar kan akıtıldı.”

“Bu kitabı yazmak için neler okudunuz, hangi kaynaklardan yararlandınız?”

“Ben bir ilahiyatçı değilim. İslam’ı bildiğimi, Kuran’ı tefsir edecek kadar ya da Kuran meali yazabilecek kadar bildiğimi de iddia etmiyorum; tabii Arapça da bilmiyorum. Ama ‘Allah’ın Kızları’nı yazarken tabii ki bazı kaynaklardan yararlandım. Bunların içinde iki tanesi çok önemli: İbni Şam ve Tabari. Bütün Muhammed biyografileri bu iki kaynaktan çıkıyor ve oradaki bilgileri tekrarlıyor. Bunlar Abbasiler döneminde 9. yüzyılda yazılmış eserler. İbni Şam’ın kitabı çok renkli anekdotlarla dolu. Hem Muhammed’in hayatını hem onun içinden geldiği kabilenin, Kureyş’in yaşamını renkli bir dille anlatan, o dönemin Arabistan’ı hakkında çok temel bilgiler veren bir kitap. Bu iki kaynak da Muhammed öldükten iki yüz yıl sonra ortaya çıkmış. Bir de hadisler var tabii. Muhammed’in sözleri ve davranışları. Bunlar da sözlü gelenekten aktarılan ama güvenilir olabilecek bilgiler. Ve tabii ki Kuran. Kuran, Muhammed’in hayatına paralel olarak gelişen bir metin. Bize Muhammed hakkında bir sürü bilgi aktarıyor.

Ama bu bir roman. Bu bir ilahiyat kitabı değil. Muhammed’in biyografisi değil. Hem inancın içinden… Onun için bir çocuk kahraman var, onun için bir dede var. Hem inancın dışından… Onun için bütün bunları toparlayan bir yazar var. İslam’daki inancı ve İslam coğrafyasını dile getiren, kavramaya çalışan ve bunu bir edebiyat kurgusu biçiminde, yer yer tabii ki efsaneyi ve hayal gücünü de işin içine katarak, bütün bunları anlamaya çalışan bir roman. Ben hata yapmadığım iddasındayım.”

“Fransa’da yaşıyorsunuz. Batı’nın Türkiye’ye ve Türk edebiyatına bakışını yakından gözlemliyor olmalısınız. Türk yazarları yabancı dile pek çevrilmiyor. Batı’nın Türkiye gibi ülkelere bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Modern Türkiye’yi anlatan kitaplar Batı tarafından pek de öyle iştahla karşılanmıyor. Onların sizden beklediği tarzda yazdığınızda, yani Türkiye’yi mistik ve masalsı bir dille anlattığınızda, oryantalist bakışla kaleme aldığınızda kapılar ardına kadar açılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?”

“Söylediğinizde bir doğruluk payı olabilir ama benim konumum bunun aksini ispat ediyor. Çünkü Fransızcaya ilk çevrilen kitabım ‘Uzun Sürmüş Bir Yaz’. ‘Uzun Sürmüş Bir Yaz’, Türkiye’de 12 Mart muhtırasından sonra gelen bir baskı dönemini anlatır. Ve bunu yapabildiğince modern anlatı teknikleriyle vermeye çalışır. Fransa’nın en önemli yayınevi bu kitabı 1980 yılında yayımladı. Herhangi bir oryantalist yanı olduğunu kimse iddia edemez. Ondan sonra çevrilen kitabım “İlk Kadın”. O da ilk deneyimlerini İstanbul’da bir genelevde yaşayan bir yatılı okul öğrencisinin maceraları. Tabii mekân İstanbul’dur ve İstanbul da oryantal bir şehir olduğu için o oryantalizmin birtakım unsurlarını taşıyabilir. Ben Batı dillerine düzenli çevrilen ender Türk yazarlarından biriyim. Başka yazarlarımız da bunu hak ediyor ama tesadüfen çevrilmemiş oluyorlar. Batı bizim edebiyatımızı pek tanımıyor, şimdi yavaş yavaş tanımaya başladılar. Bunda tabii Nobel ödülünün bir etkisi oldu. Frankfurt kitap fuarına 2008 yılında Türkiye’nin davetli oluşunun bir etkisi olacak. Fransa’dan söz edecek olursak, Fransa’da Türk edebiyatının tanınması için verdiğimiz çabalar şimdi sonuç vermeye başladı. Ama bu söylediğinizde bir doğruluk payının olduğuna inanıyorum, bu tür konular onlara daha ilgi çekici gelebilir. Yazınsal düzeyin korunması önemli olan. Piyasadan gelen isteğe göre hiçbir kitap yazmadım bugüne kadar. İçimde taşıdığım kitapları yazdım. ‘Allah’ın Kızları’ benim yıllardır içimdeydi. Yoksa bu kadar içtenlikle bu kitabı yazamazdım. Çok fabrike bir kitap olurdu. Büyük ölçüde otobiyografik bir kitaptır. Böyle bir kitabı sırf Batı’nın ilgisini çekmek için yazsaydım bu kadar içten yazamazdım. Bazıları tribünlere oynamışsın, bravo bile diyor. Ama ilgisi yok. Benim için önemli olan modern teknikleri kullanmaktır. Tabii ki piyasanın talepleri doğrultusunda yazmamaktır. Ama Türkiye’yi Osmanlı boyutuyla bir roman gösteriyorsa bu da bir konudur. Üç roman yazdım. ‘İlk Kadın’ı uzun bir hikâye olarak tanımlayabiliriz. Bu açıdan baktığınızda üç romanımın da oryantalist olduğunu söyleyebilirsiniz. ‘Boğazkesen’, Fatih’in romanıydı. Ama orada 1980 Türkiyesi de vardı. İki çizgide yürüyen bir anlatım vardı. ‘Resimli Dünya’ daha çok Venedik resminde, Rönesans resminde Osmanlıların algılanması gibi bir konuyu da deşiyor. Ama her romanda bir aşk macerası da var. Şimdi, ‘Boğazkesen’de olsun, ‘Resimli Dünya’da olsun yaşanan aşklar da belki o romanların oryantalist olmayan aşk boyutu. Çünkü ben orada etkilendiysem herhalde Bataille’dan, Proust’tan etkilendim. Piyer Loti’den, ‘Eylül’ romanından ya da oryantalist bir duyarlıktan etkilenmedim. En azından bunu söyleyebilirim. Bir romanı oryantalist bir kimlikle tanımlamak belki yanlış olur. O romanda oryantalist öğeler olsa bile sizi şaşırtacak ölçüde modern ve beklemediğiniz unsurlarla da karşılaşabilirsiniz.”

“Zaten burada mesele sizin hangi kaygılarla yazdığınız değil mi? Ben demiyorum ki kimse Osmanlı’yı anlatmasın. Önemli olan burada önünüzde kimi kapılar açılsın diye mi yazıyorsunuz yoksa içinizden geldiği gibi mi…”

“Ben içimden geldiği gibi yazıyorum.”

“Bu roman için yazın yaşamınızın dönemeci diyorsunuz. Neden dönemeç?”

“Burada bir dil çalışması var. Herkes bu romanın içeriğini konuşuyor ama kimse diline dikkat etmiyor. Ben öbür kitaplarımdan farklı bir roman dili yakalamaya çalıştım. Osmanlı sözcükleri, Türkçenin ses özelliklerini kullandım. Kuran’ın, ayetlerin bendeki etkilerini anlatmaya çalışırken Kuran’ın söyleminden Kuran’ın etkileyici gücünden de söz ettim. Bu okuyanların hemen görebilecekleri, algılayabilecekleri bir çalışma. O anlamda bir dönemeç dedim. Bir de sanıyorum çoksesli bir roman. Bu çoksesli roman yapısı o kadar kolay kurulabilen bir yapı değildir. Tabii ki denenmiş bir teknik ama ben başardığımı zannediyorum. Türk edebiyatında ilk olan bir şey yaptım ayrıca. Roman kahramanı olarak Muhammed ilk kez bir romanda yer alıyor.”

“Yeni projenizi de sormadan bitirmeyelim söyleşimizi…”

“Bu ara ‘Allah’ın Kızları’nın o kadar etkisinde kaldım ki bir şey yazmamaya karar vermiştim. Ama tam tersine biter bitmez bir başka kitaba başladım. ‘Hatırla Barbara’… Fransa’da çok yolculuk yaptım, yıllar boyunca… Bir sürü de not almışım. Oradan yola çıkarak Fransa izlenimlerimi, biraz Galatasaray Lisesi’ndeyken hayal ettiğim Fransa’yla da karıştırarak yazdım.”

Nedim Gürsel’in romanı kelimenin tam anlamıyla olay yarattı. Bu vesileyle edebi bir metin gazetelerde haber oldu diye sevinmeli miyiz, yoksa kimse romanın dili, kurgusu üzerinde durmuyor diye üzülmeli miyiz? Remzi Kitap Gazetesi okurlarına Gürsel’in romanına bu yönüyle yaklaşmaları için yeni bir pencere açabildiysek ne mutlu bize…

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.