“GDO İnsanın da Genetik Yapısını Değiştirebiliyor”

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) dünyada ve ülkemizde çok tartışılan, ama sağlıklı bilgiye ulaşması bir o kadar zor bir konu. Zor olmasının nedeni işin içine tohum şirketlerinin ve devletlerin de girmiş olması. Konuyu salt bilimsel kaygılarla araştırıp gerçeğe ulaşmak isteyenlerin karşısına ise bin bir zorluk çıkarılıyor. Bu ortamda kulağımıza çalınan “sağlığa zararı hiç yok”, “tarımda verimi artırıyor” gibi sözlere güvenmek ne kadar doğru siz karar verin. Prof. Dr. Kenan Demirkol, üzerine pek çok spekülasyon yapılan GDO’lar üzerine yazdığı kitaba, “GDO: Çağdaş Esaret” adını vermiş. Kitapta bu başlığın altını dolduran somut bilgiler bulunuyor. Bir de tabii insan sağlığına etkileri hakkında çarpıcı örnekler, araştırma sonuçları…

Irmak Zileli: GDO çok tartışıldı, çok konuşuldu ama kimse aslında GDO’nun neyin nesi olduğunu tam olarak bilmiyor. GDO nedir, basit bir dille anlatacak olursanız?

Kenan Demirkol: Birinci Dünya Savaşı döneminde, Amerika, Avrupa’ya çok ürün satmakla tarımsal ürün ticaretinin tadına vardı. Hemen 1920’lerde Amerikan tarımında büyük bir makineleşme başladı. Tohumları ıslah çalışmaları yoğunlaştı ve hibrit tohum elde edildi. Hibrit tohum nedir? İlk önce bir kere bunu bilmek gerekir. GDO’yla çok karıştırılıyor çünkü. Hibrit tohum ile GDO’nun en önemli farkı, birinin laboratuvar ortamında olması (GDO), öbürünün tarlada olması. Dolayısıyla herhangi bir biçimde insan eliyle bir müdahale yok. Hibrit tohuma bir örnek verelim biz. Diyelim ki tatlı bir biber var ama kısa boylu ve yamuk yumuk. Bir de acı bir biber var ve dümdüz, pırıl pırıl, uzun boylu. Biz tatlı ama düz bir biber elde etmek istiyoruz. O zaman ne yaparız? Yedi nesil boyunca her iki biber sürekli olarak yavruları birbiriyle eşleştirilerek kendi içinde saflaştırılıyor. Genetik bir saflaştırma. Yedinci neslin A biberi ile yedinci neslin B biberi birbiriyle çaprazlaştırıldığında hibrit bir biber ortaya çıkıyor. Tatlı uzun boylu bir biber oluyor. Bu, hibrit tohum. Bununla ince kabuklu domates elde etmek mümkün, daha az acı patlıcan elde etmek mümkün vs. Ve daha fazla verim elde etmek mümkün. Nitekim bu hibrit çalışmaları İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da yeşil devrime yol açtı. Amerika bu konuda o kadar çok ilerledi ki, bu hibrit tohumları ihraç etmek istedi. Şu söylemle yola çıktı, dünyada 1 milyar aç var, ki 60’lı yılların başında da 1 milyar aç vardı, bunları doyurmak için yüksek verimli tohum kullanmak gerekir. Ama 1 milyar aç doymadı, tohum şirketleri zengin oldu. Bununla insanları bir şekilde baskı altına alabileceğini keşfetti Amerika. Nitekim 70’li yılların başında çıkan petrol kriziyle görülen büyük ekonomik buhranla kapitalizm çöktü. O krizde 30 ülkede çok ciddi açlık belirdi. Roma’da dünya gıda konferansına bütün dünyanın tarım bakanları davet edildi. Açlık çeken bu 30 ülkeye tarımsal yardım yapılacaktı. Son anda, Amerikan tarım bakanı katılacağına, Kissinger katıldı, tarım yardımını gıda yardımına çevirdi. Çünkü Kissinger o toplantıdan önce çok gizli bir rapor hazırlattı. Amerika dışında nüfusu yoğun, yeraltı ve yerüstü zenginliği olan, dolayısıyla gelecekte zenginleşebilecek ve Amerikan çıkarlarına zarar verebilecek ülkeler tespit edildi. İçinde Türkiye’nin de olduğu Brezilya, Nijerya, Çin gibi toplam 13 ülke. Bunların nüfus kontrolü yapması gerekiyor ki, potansiyel bir nüfus zenginliği ile maddi zenginlik bir olup Amerikan çıkarlarını engellemesin. Nüfus kontrolü yapmayanlara da gıda yardımı yapılmayacak. Amerikan politikasının içine 1974 yılında gıda silah olarak bu şekilde girmiştir. Bu silahı daha da güçlü bir silah haline getirebilmek için tohuma daha da fazla sahip çıkmak gerekir. Tohuma sahip çıkarken de 80’li yıllarda Amerika’da canlı varlıklara patent hakkı tanındı. Çünkü tohumlar patentlenmek istendi. Bir tohumu nasıl patentleyebilirsiniz? Bir değişiklik yaratırsanız patentleyebilirsiniz. İşte GDO’nun üretilme gerekçesi budur. Bu sefer genetik bilimi de yaygınlaşınca dediler ki, biz tohumun genetik yapısını değiştirirsek, bu tohum artık orijinal tohum değildir, dolayısıyla bu tohuma patent hakkı elde edilir. Ve böylece dünyayı, tohumu silah olarak kullanarak dize getirebiliriz. Dünya tohumlarına, dolayısıyla dünya gıdasına, nasıl petrole sahip çıkıldıysa ve bir monopolse, Rockefeller şirketler grubunun uhdesindeyse, gıda da yine Rockefeller’in çabaları ve Amerikan devletinin yardımlarıyla egemenlik altına alınmak istendi. GDO nedir? İşte GDO, bitkinin herhangi bir geninin laboratuvar ortamında değiştirilmiş olmasıdır.

30 yıldan beri Monsanto şirketi Lifosat adında bir yabancı ot öldürücü ilaç üretiyor. Patent hakkı 30 yıl olduğu için çok güzel para kazandı buradan. Hatta Monsanto’nun toplam gelirinin yüzde 50’sinden fazlası bu tarım ilacına bağlı. Fakat çiftçi bu ilacı çok ihtiyatla kullanır. Çünkü adres yok ki, sen gideceksin şu otu öldüreceksin ama ekine zarar vermeyeceksin…

Böyle bir ayrım yok. Bütün yeşilliklere eş oranda zarar veriyor. O halde öyle bir tohum üretmelisiniz ki, ekin zarar görmesin bu ilaçtan. İşte yapılan ilk değişiklik de bu. Bir, tohuma patent hakkı elde edildi; iki, Lifosat’a dirençli tohum elde edildi. Ve buna bağlı, 1996’dan bugüne Lifosat satışları 17 kat arttı. O tohuma da bağımlı kılındı ve bugün dünyada kim soya üretmek istiyorsa, iki üç tane Amerikan firmasına gidip bu tohumu almak zorunda. Bunun yüksek verimle, dayanıklılıkla, beslenmeyi daha iyi kılmakla, daha yararlı besin maddesi üretmekle hiç ilgisi yok. Teknolojik bir kabiliyet birilerinin emperyalist çıkarlarına hizmet etmiş oluyor.

Irmak Zileli: İnsanların ilk merak edecekleri şey bunun benim sağlığıma etkisi nedir, olacaktır. Bu konuda ne söylersiniz?

Kenan Demirkol: Eskiden şu görüş vardı; her gen bir protein üretiyor. İnsanda 100 küsur bin protein var, ama sadece 20 bin gen var. Bu durumda, 100 bin proteini üretecek kadar gen yok. O halde genler arasında da bir işbirliği var. Ortaklaşa çalışarak protein elde ediyorlar demektir. Peki, en basitinden yola çıkalım. Bugün kanıtlanmış olandan çıkalım, alerjenler proteinlerdir. Bitkide de bir genetik değişiklik yaptığınız zaman, ben o geni çıkartırım onun yerine bu geni koyarım gibi basit işlemiyor bu iş. Yapılan çalışmalarda görülmüştür ki, tek bir gen yerleştirildiğinde bile bitkinin 3 bin geni olumsuz yönde etkileniyor. Gen değişime uğrarsa başka bir protein üretiyor. Proteinler de alerjenler olduğuna göre, insanın o güne kadar hiç temas etmediği, dolayısıyla genetik olarak da bağışık olmadığı, sindiremediği yeni yeni proteinlerle karşılaşıyor. Bu çok ciddi bir yeni alerji potansiyelidir. Nitekim Centers for Disease diye bir kamusal sağlık denetim kurumu vardır Amerika’da, 1999 yılında henüz daha Amerika’da GDO’lu ürünler çıkalı üç yıl olmuş iken, gıdaya bağlı hastalıkların dokuz kat arttığını rapor etmişlerdir. Ama ondan sonra bu kurumun bu raporu yayınlaması yasaklanmıştır. O günden bugüne, özellikle çocukluk çağı gıda alerjilerinde çok belirgin artış var. Acile müracaatlarda dört-beş kat artış var. Gıda alerjisine bağlı ölümlerde artış var.

Madde 2, bu genlerin insan tarafından yendiğinde, bunlara recombinant gen diyelim, yani yeniden combine edilmiş sindirildiği iddia ediliyor. Çünkü insan bitki yediğinde veya et yediğinde bir canlıyı yemiş oluyor. Dolayısıyla da bir sürü gen yemiş oluyor. Bu genleri insan vücudunda sindiren mekanizmalar var. O halde recombinant genler de rahatlıkla insan vücudunda sindirilir. Yalan. Çünkü aslında hangi proteinin hangi gen tarafından üretildiği bitkide de aynı, insanda da aynı. Genlerde bir evrensellik var, bir tarih var, bir geçmiş var. Bugün insülinin üç milyon yıldan beri hayvanlarda var olduğu biliniyor. Dolayısıyla bir genden söz ettiğiniz zaman insan ömrüyle sınırlı bir varlıktan söz etmiyoruz. Bir gelenekten, bir tarihten söz ediyoruz. Dolayısıyla da biz o genleri tanıyoruz. Doğal genleri bütün vücudumuz tanıyor. Bazı reseptörler geliştiriyor doğa. Bu reseptörler bu doğal genleri algılıyor ve sindiriyor. Ama insan eliyle yaratılmış recombinant gen, henüz insan vücudu tarafından tanınmadığı için sindirilmiyor. Bunun bir sürü kanıtı var, kitapta da bunların literatürleri var, ama çok komik bulduğum bir örneği aktarayım. Almanya teknik üniversitesine bağlı süt araştırma enstitüsünde Almanya Greenpeace’in müracaatı sonucu piyasada satılan sütlerde recombinant gen saptandığı iddiasıyla bir araştırma yapıldı ve doğrulandı. Bu enstitünün müdürü genetiği değiştirilmiş genin bulunduğu ortamda sağım yaparsanız dışarıdan bulaşır, engellemeniz zaten mümkün değil, açıklamasını yaptı. Gerçekten sütün içinden mi geldi bu recombinant gen, yoksa atmosfer havasından mı geldi bunun ayırdını yapamayız, dedi. Ama en azından içtiğimiz sütlerde recombinant gen olduğu teyit edilmiş oldu. Bu enstitü GDO yanlısı bir kurum olduğu için, Monsanto’nun finanse ettiği bir araştırmayla daha sonra kesinlikle sütte GDO yoktur açıklamasını yaptı. Ama o araştırmada kendi ayaklarının üzerine bastılar. Çünkü hayvanların dışkılarında, ağızdan aldıkları gen sayısının yarısı canlı olarak saptandı. Hani sindiriliyordu? Bu çok büyük bir tehlike. Siz o dışkıyı tarlaya gübre olarak serptiğinizde GDO’yu çevrenize yaymış oluyorsunuz. Ondan sonra siz o gübreyle organik tarım yaptığınızı iddia ediyorsunuz. Türkiye’de GDO’lu tarım şimdilik yasak. Şimdilik diyorum çünkü, çıkmış olan biyogüvenlik yasasında tek satır, hatta yarım satırda bu ifade ediliyor. Ama biyogüvenlik yasasının geri kalan bütün maddeleri Türkiye’de GDO’lu tarım yapılacakmış gibi organize edilmiş. Bir gece yarısı parlamentodan her zaman yaptıkları gibi bu da geçebilecektir ne yazık ki. Ama hiçbir şey değişmiyor zaten, siz hayvan yemi olarak bunu kullanıp, hayvanın dışkısını gübre olarak tarlaya ektiğiniz anda zaten o tarladan elde ettiğiniz ürün de GDO’lu olmuş oluyor. Çünkü topraktaki bakteriye oradan da bitkiye geçebiliyor. Böyle bir geçiş yok diyorlar, palavra. Hani, yabancı ot öldürücü ilaca direnç geni aktarmıştık ya, rüzgârın etkisiyle bu gen yabancı otlara da geçti ve şu anda hiçbir şekilde öldürülemeyecek, bileğim kalınlığında otlar türedi. Arjantin’de bugün yabancı otla mücadelenin yüzde 40’ı elle yapılmaktadır. Çünkü dirençli, canavar yabancı otlar türedi, hiçbir ilaçla yok edilemeyen. Demek ki gen geçişleri oluyor. Bu genler sindirilmiyor. Bağırsaktan emilip insan vücuduna da geçebiliyor. O halde GDO, insanın da genetik yapısını değiştirebiliyor. Bizim genetik yapımıza olan bu müdahale sonucu ne tür hastalıklarla karşı karşıya geleceğimizi şu anda henüz bilmiyoruz. Ne tür kanserlerin artacağını da bilmiyoruz. Kanser sayısındaki artışların GDO kaynaklı olması olasılığı yüksek. Peki bunun GDO kaynaklı olduğunu kanıtlayabilecek miyiz? Onu ancak hayvan deneyiyle kanıtlayabiliriz. Zaten hayvan deneyleri sonucu testisi, karaciğeri, böbreği bozduğu, erken doğuma, düşük doğuma, sakat doğuma yol açtığı belirlendi. Hayvan deneyiyle belirlenmiş bu hastalıklar illa insanda çıkacak da mı uyanacağız?

Irmak Zileli: Bilimsel çalışmaların engellendiğini öğreniyoruz kitabınızdan…

Kenan Demirkol: Evet, hem de kimden öğreniyoruz? Amerika’daki bilim adamlarının feryadından öğreniyoruz. Onlarca bilim insanı artık yeter diye feryat ediyor. Bugün genetiği değiştirilmiş bir tohumun araştırılması için en önemli fırsat şirketin herhangi bir ülkede bu tohumu satma çabası sonucu oluyor. Avusturya, tamam ben kendi bağımsız üniversitelerimde bu tohumları araştırtayım, ondan sonra karar vereyim dedi. Viyana Üniversitesi’nde bir yığın araştırma yapıldı ve demin sözünü ettiğim kısırlık yaptığı gibi sonuçlar o araştırmayla bulundu. Ama ben bilim insanıyım, bu tohumların gerçeğini öğrenmek istiyorum diyerek araştırma yapamazsınız. Araştırmayı yaptığınız anda size dava açıyorlar. Sen benim marka değerimi zedeliyorsun diyorlar.

Irmak Zileli: GDO’lu ürünlerin üzerlerine uyarı yazılıp yazılmama tartışması yapılmıştı bir ara…

Kenan Demirkol: Tarım bakanlığı çok ilginç davrandı, hiçbir yerde böyle bir yazı yoktur gibi tamamen bilgileri saptırdı. Ciddi bir mücadele verdi GDO’ya Hayır Platformu. Bazı yönetmelik değişiklikleri elde ettik ama ne yazık ki bu ürünlerin raflarımıza girmelerine engel olamadık. Ve etiket yasası geçerli olduğu halde bu yasa işlemiyor. Biz çocuğumuzu ya da kendimizi bu ortamda nasıl koruruz? Herhangi bir ürünün üzerinde GDO’ludur, GDO’suzdur diye yazmadıkça bunu bilme şansımız yok. Ama bakın dünyada dört tohum, GDO’lu ticaretin yüzde 99’unu kapsıyor: Soya, kanola, mısır ve pamuk. O halde biz, pamuk yenen bir şey olmadığına göre, soya, kanola ve mısırdan herhangi birini içeren herhangi bir şey satın almamakla ancak kendimizi koruyabiliriz. Mesela kanola yağı, mesela mısırözü yağı, mesela soya yağı. Her türlü hazır gıdadan, meşrubat, meyve suyu, hazır çorba, bisküvi, gofret, çikolata, et suyu gibi besin katkılarından uzak durmaktan başka çare yok. Bugün şu anda manavdan veya pazardan alacağımız herhangi bir bitkinin GDO’lu olma olasılığı çok çok düşük.

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.