“Türkiye’de Roman Bitmiştir”

Hasan Bülent Kahraman, son kitabında, Türkiye’de ve dünyada 1980’den bu yana esen rüzgârın etkisindeki “edebiyat” üzerine bir tartışma açıyor ve yeni bir “sosyolojik çerçeve” ortaya atıyor: Post Entelektüel Dönem. Bu “sorunlu dönemi”, post modernizmin bitişiyle başlatsa da, Kahraman’ın hem son 30 yılı kapsayan değerlendirmeleri, hem de post entelektüel dönemin karakteristik özelliklerine ilişkin tarifleri, söz konusu dönemin post modernizmin bir ürünü olduğunu düşündürüyor. Kaldı ki yazar, edebiyattaki savrulmayı post modernizmle ortaya çıkan “ideolojiler bitti” söylemine dayandırıyor. Bu söyleme cepheden karşı çıkan Kahraman, edebiyatçıya ideolojisine sahip çıkma çağrısında bulunuyor. Bize de çağrının yerini bulması bir yana, edebiyat üzerine akıl yürüten insanların artık “tartışmaya” da başlamasını ummak düşüyor…

“Kitabınız, ‘derinleşmek anlamına gelen edebi-yat’ın, hemen her şeyin olabildiğince yüzeysel yaşandığı günümüzde nasıl kafasını kaldırabileceği sorusunu çıkış noktası olarak alıyor ve bunun etrafında bir tartışma yürütüyor. Bu tür bir tartışma çabası kurak fikir ortamında karşılık bulabilecek gibi görünüyor mu?”

“Açıkçası buna inanmıyorum. Benim yazdıklarım bütün yazı hayatım boyunca ilgili çevreleri zorlayan metinler oldu. Şiir üzerine yazdığım kitabın 50 sene sonra akademilerde ele alınabileceğini düşünebilirim. Bugüne kadar yazdığım diğerlerinde de benzeri bir şey olabilir. Bu kitap da keza öyle. Fakat hemen bir tartışma doğuracağını sanmıyorum. Kabul edelim ki ben Türk edebiyatının yazar formasyonu açısından bakınca biraz aykırı ve yaban bir örneğim. Edebiyat kadar, belki edebiyattan daha çok da teori bilen birisiyim.

Dolayısıyla bunu benim gibi teorisyenlerin ve akademisyenlerin tartışması lazım. Fakat Türkiye’de yaygın, yerleşik ve işini yapan bir mukayeseli edebiyat veya bir edebiyat sosyolojisi akademik dünyası bulunmadığı için bu kitabın tartışılacağı kanısında değilim. Bu kitapta, post entelektüel dönem diye bir sosyolojik tanım çerçevesi getiriyorum, onun parametrelerini döşüyorum, aynı zamanda teorik bir temelde roman kavramını, edebiyat kavramını ele alıp tartışıyorum. Şimdi, bunu kim inceleyecek Türkiye’de? Bu, kolaylıkla ve hemen beklenebilecek bir unsur değil. Aslında teorik düzeyde yazdığım ve belki bunlardan daha zor olan bir kitabım daha var, ‘Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Önceleri’. Kabul etmek gerekir ki o kitap, Türkiye’de belli bir kuşağı oluşturdu. Çeşitli üniversitelerde doktora jürilerine gittiğim zaman veya kendi üniversitemde doktora adaylarını imtihan ettiğim zaman, o kitaba verilen referansları görüyorum. Bu bize aynı zamanda şunu düşündürüyor; Türkiye dünyanın diğer ülkelerine uygun olarak bu aralar aslında görsel kültürle daha iç içe. Görsel kültürün kuramsal yapısı üzerinde daha fazla düşünüyor ama yazınsallık, sözellik, edebiyat, insanların gündeminden de hızla uzaklaşıyor. Belki önümüzdeki ocak ayına doğru yayımlayabileceğim bir başka kitap üzerinde çalışıyorum. O da doğrudan doğruya Türk edebiyatı ve romanıyla ilgili. Orada yine çok yoğun kuramsal çözümlemeler olsa bile bazı yazarların adı geçtiği için, onların bazı itirazları veya kabulleri olabilir, o kitap belki bir tartışma doğurabilir. Ama bu elimizdeki kitabın bir tartışma doğuracağını zannetmiyorum; bir tartışma doğuracak olsaydı, öyle bir ortamda yaşıyor olsaydık, zaten ben de bu kitabı yazmazdım.”

“Edebiyatın ‘tükenmekte oluşunda’ toplumsal ve ideolojik olana kayıtsızlığın önemli payı olduğunu belirtiyorsunuz. Edebiyatın toplumsal olandan kopuşunun başlangıcı 1980 olarak belirlenebilirse eleştirinizin aynı zamanda post modernizm eleştirisi olduğunu söylemek mümkün mü?”

“Tabii, ben onu ‘Post Modernite ile Modernite Arasında Türkiye’ isimli kitabımda zaten yaptım. Post modernitenin çok olumlu yanları var, modernist bir toplum ve birey anlayışından hareket eden bir modeli kendi içinde söktü ve daha özgürlükçü, daha çoğulcu, daha çokkültürcü bir yapının oluşma imkânlarını yarattı. Post modernitenin düzeyleri var. Görsel sanatlar alanındaki post modernite ile siyasal bilimler ve sosyal bilimlerdeki post modernite birbirinden farklı ama modernist epistemolojinin dekonstrüksiyonu açısından tabii post modernitenin getirdiği çok önemli olanaklardan söz etmek lazım. Ben bu kitapta şunu söylüyorum, post entelektüel dönem, post modernite bittikten sonra başlayan bir dönem. Dolayısıyla demin söylediklerim çerçevesinde bakarsak, post modernite bir kaos yaratmıştır. Yani modernitenin verili, sınırlı, kategorik, ölçmeye dayalı, tasnif etmeye dayalı yapısını bozması; toplumların, insanların temel alışkanlıklarında, kurulu düzenlerinde, kaotik bir ortam meydana getirmiştir. Bunu da ben her şeye rağmen olumlu görüyorum. Post entelektüel dönemin böyle bir kaosu yok. Post entelektüel dönem anomik bir dönem. Belirsizlik, düzensizlik, kuralsızlık taşıyan bir dönem. Kural arayışı içinde değilim, sistem arayışı içinde değilim ama bir ideoloji arayışı içindeyim. ‘İdeolojiler bitti’ sözünden başlayarak geldiğimiz nokta şudur: İnsan bitti. İnsan ideolojisiyle var olan bir yaratıktır. Bakın bu o kadar aykırı ve o kadar kendi gerçeğinin dışında bir kavram ki sonunda dünya bir İslam, neo-İslam, siyasal İslam tartışmasının içine girdi. Peki ideolojilerin bittiği, nasıl bir dünyada yaşıyoruz ki İslam bu kadar büyük kitleleri etkileyen bir ideoloji olarak ortaya çıkıyor. İşte o ‘ideolojiler bitti’ lafının altında belli bir siyaset yatıyordu ve o siyaset aslında iki şeye yol açtı. Bunlardan bir tanesi bizim anlamamız gereken anlamda bir insan, toplum konfigürasyonunu ortadan kaldırdı. İkincisi, neo-faşizmlere yol açtı; daha radikal, daha ırkçı, kendisini etnik milliyetçilik temelinde veya dinsel aidiyetler etrafında, cemaat bağlılıkları içinde ifade eden bir sistem ortaya getirdi. Bütün bunlar aslında ideolojilerin bitmediğini, insanın ideoloji arayışında olduğunu gösteriyor.”

“Aslında ideoloji bitti sözü de ideolojik bir söylem değil mi?”

“Tamamen. İdeolojiler bitti demek, aslında belli bir ahlaki rezisdans hattının ortadan kaldırılması için neoliberalizm tarafından, yeni sağ siyasetler tarafından getirilmiş olan bir ideolojik laftır. O bakımdan kendi kendisini değilleyen bir söylem olarak veya politika olarak kabul edilmesi gerekir.”

“Günümüzde artık demode olarak değerlendirilebilecek, edebiyatçıya etik ve toplumsal sorumluluklar yükleyen önermeleriniz var kitapta. Edebiyatçının tavır alan, seçim yapan kişi olduğunu söylüyorsunuz, sorumluluklarını hatırlatıyorsunuz, eğlendiricilik işlevinden çok daha ötesi olduğunu belirtiyorsunuz. Tüm bunlar Marksist kuramcıların ve edebiyatçıların sanata ve edebiyata yüklediği sorumlulukları hatırlatıyor. Sizin onlardan ayrıldığınız nokta nedir?”

“Beni onlardan ayırmak dert değil. Bugün hâlâ Marksizmin dünyayı açıklamakta bir araç olarak öteki araçlardan daha işlevsel olduğuna inanıyorum ve kendi epistemolojik tercihim içinde de Marksisizm önemli bir rol oynuyor. Ama şu soruyu sormak gerek: Hangi Marksizm? Eğer bu, 1930’ların toplumcu gerçekçiliğinin kılıfı olan Marksizm ise öyle bir kabulün içinde değilim. Esas itibarıyla özgürlükçü ahlakçı, direnen, sorgulayan, sınayan, yeni bir model öneren, insanı kendisine eksen alan bir edebiyattan yanayım. Marksizm eğer bunun bir hazırlayıcısı olabiliyorsa ne âlâ. Genç Marx ve onun ideolojik tanımları beni politikacı Marx’tan çok daha fazla ilgilendiriyor. O bakımdan da Marx’ı üçe ayırıp, iktisatçı, sosyolog ve felsefeci Marx diye bakacak olursak, ben felsefeci Marx’a daha yatkınım. Fakat Marx bir gövde veya Marx bir kök, oradan hareket eden, yola çıkan ve bize bugün daha fazla araç üreten düşünceler de var.”

“Genelde dünya, özelde Türk edebiyatı üzerine önemli saptamalarda bulunuyorsunuz. Romanın nasıl ayağa kalkacağı sorusunu tartışırken sözünü ettiğiniz bu Marksist kökün etkisi seziliyor. Edebiyat açısından günümüzün temel sorunu nedir?”

“Bu kitapta belki de ilk kez, Türk edebiyatında tragedya olgusuna daha derinlemesine bakılması gerektiğini ortaya koydum. Edebiyat bugün Türkiye’de eğer daha ziyade romanla sınırlanmışsa bunu iyi düşünmek lazım. Yılda 360 romanın yayımlandığı, her gün yeni bir romanın ortaya çıktığı bir edebiyat dünyasında, roman insanların hayatında bir anlam ifade etmiyorsa bunun özünü meydana getiren düşünce şudur: Roman insani gerçeğini yitirmiştir ve insani olandan uzaklaşmış demektir. Türkiye’de trajik olanın sonuna geldik. Trajik olan eğer ortadan kalkmışsa roman ortadan kalkmış demektir. Hangi büyük romana bakarsanız bakın, eğer tamamen deneysel bir romandan söz etmiyorsak, o roman her defasında trajik olanın etrafında kurulur ve insanı anlatır. Türkiye’de romanın yaşadığı zaafiyet, bu kadar çok roman yayımlanmasına rağmen toplumun bilincinde herhangi bir etkinlik taşımamasının altında yatan neden, romancının bir trajikten hareket edememesidir. Onun nedeni de Türkiye’nin trajik dönemlerinin trajik problematiklerini tamamlamış olmasıdır.”

“Niceliksel olarak 360 rakamı bir şey ifade ediyor ama niteliksel olarak kıymeti ne…”

“İşte bu. Yılda 3 bin roman da basılıyor olabilir. Herkes roman okuyor da olabilir. Her roman okuyucusu roman okuru demek değildir. Roman okumak ciddi bir iştir. Dolayısıyla roman denen her şeyi roman olarak kabul etmek zorunda değiliz. Bu romanın ne anlattığı, bu romanın üretildiği dille kurduğu ilişki, yazıldığı toplumla yaşadığı etkileşimdir önemli olan. Eğer bunları sağlayamayan bir roman kültü söz konusuysa, ister 300 ister 3 bin basılsın, bir şey ifade etmez. O toplumda roman yok demektir. Fakat bu o kadar önemli bir şey değil. Şunu düşünmek lazım, niye o toplumda roman bitiyor? İşte diyorum ki Türkiye trajiğini kaybetti. Bizim romanımız nedir? Bizim romanımız büyük dalgalanmalar yaşayan, büyük çalkantılar, geçişler yaşayan bir toplumun romanıdır. Türk romanı sosyal bir romandır. Türk romanı bir bilinçlenme romanıdır. Yakup Kadri budur, Halide Edip budur. Recaizade Mahmud Ekrem budur, Araba Sevdası budur. Ahmet Mithat Efendi budur. Attilâ İlhan budur. Yaşar Kemal budur. Bunların arkasında büyük toplumsal dönüşümler var. Tanzimat dönüşümü var. Cumhuriyet dönüşümü var. Doğu-Batı çatışması var. Ama bugün Türkiye, Cumhuriyet’le olan meselesini büyük ölçüde halletti. Tanzimat’ın yaşadığı türden bir geçiş sancısı, sıkıntısı bugün yaşamıyoruz. Doğu-Batı meselesinin sonuna gelindi. Tarım toplumunun çözülüşüyle birlikte ortaya çıkan, Yaşar Kemal’in romanlarında örneğini gördüğümüz, kendi gerçeğini arayan, gündelik hayatına tutunmaya çalışan o Homerik insan tipi, o trajik insan tipi ortadan kalktı. O zaman neyi yazacak bugün romancı? Kemal Tahir okuduğunuz zaman her şeyden önce bir roman tipografisi yakalıyorsunuz. Veyahut Ahmed Hamdi Tanpınar’da roman tipolojisi yakalıyorsunuz, bir Yusuf Atılgan’da roman tipolojisi yakalıyorsunuz. Karakterine hâkim, onu yönlendirmeyi bilen, onun üstünde görünmez el olarak hareket eden bir romancılık yok bugün. Gündeliğin anlatımına dayalı bir roman ancak gündeliğin tüketilmesine dönük bir roman olabilir ki, o magazin kültürünün içinden gelen bir roman demektir, benim de söylediğim bu. Yani, magazin kültürü ve ansiklopedizm bugün Türk romanına hâkim oldu. Yani analitik bir sorgulama, derinlemesine bir insan çözümlemesi, bugün Türk romanında yok. Çıkmaz budur. Bu çerçeve içinde kaç roman yayımlanırsa yayımlansın, bugünkü insanın problemini kuşatan bir roman söz konusu değildir.”

“Bu konuda diyorsunuz ki, Türkiye’de iç savaşa, faşizme, askeri darbelere verilecek yanıt oranında roman ayağa kalkar. Bugün benim gördüğüm, askeri darbelerin, Kürt meselesinin, Ermeni sorununun romanlarda yer bulması noktasında bir sorun yok; bunlar yine ‘popülerlikleri’ oranında romanlara ‘malzeme’ olabiliyorlar…”

“Her şey romana girebilir, önemli değil. Kötü bir roman olsa bile ‘Bozkırdaki Çekirdek’i okuduğum zaman belli bir problematiğin romanını okuyorum. ‘Kurt Kanunu’nu okuduğum zaman o roman bende, Kara Kemal gibi birtakım insanların tarihsel kimliklerinin ötesinde bir roman kişisi bırakıyor. Yani bir geçiş dönemindeki bir insanın ahlakıyla ilgili sorgulamanın kapısını bana açıyor. Veya ben ‘Devlet Ana’yı okuyorsam, Osmanlı toplumunun devlet yapısını nasıl anlattığı değil benim için önemli olan. O romandan bana bir karakter kalabilmesidir. ‘Ölmez Otu’nu okuduğum zaman bana ordan yaşlı, ölmekte olan bir kadın tipi kalıyorsa roman budur. Fransızların bir tanımı vardır, ‘Kültür her şeyi unuttuktan sonra bizde kalandır.’ Roman da her şeyi unuttuktan sonra bizde kalandır. Kim Dostoyevski’nin romanının içerdiği tarihsel olayların tarihsel doğruluğunu düşünüyor? Attilâ İlhan’ın romanlarında 27 Mayıs’ın veya Kore Savaşı’nın gerçeği o mudur bu mudur diye tartışmak olacak şey midir? Biz Kore Savaşı’nı yazan tarihçileri bir kenara bırakacağız da onu Attilâ İlhan’ın romanından mı öğreneceğiz? Ama bize oradan ne kalıyor? Bize oradan bir Yüzbaşı Demir tipi kalıyor. Ümit diye bir kadın kalıyor. Roman budur. Bugün Kürt meselesi yazılabilir, kadın meselesi yazılabilir, türban meselesi yazılabilir. Hepsi romanın konusu olabilir. Roman bunlara verilen cevap değil; roman bunları anlatırken esas itibarıyla kendi karakterini, kahramanını kurar ve onun bünyesinde bir insani problematiği gündeme getirir, çözer, tartışır, irdeler. Kürt meselesi, türban, laiklik, hepsi gider bize onların karakteristiği olan insan kalır. Ben de çok yazdım; Balzac kralcıydı, yükselen sınıfları anlattı, bunu ben biliyorum. Entelektüel bir adam olduğum için biliyorum. ‘Goriot Baba’yı milyonlarca insan okudu. Onlar için o roman Goriot Baba’nın kendisidir. Benim yapacağım sosyolojik çözümlemenin bir önemi yok. Roman bir insan problematiğidir son tahlilde.”

“Türk edebiyatına eleştiri getirirken, ‘toplumu belirleyecek olan edebiyat kesinkes estetik düzeyi düşürülmemiş ve popülizme kurban edilmemiş olan edebiyattır’ diyorsunuz… Saydığınız o romanlar da aslında işlevsellik yüklenmiş romanlar, sosyal romanlar.”

“Bakın, Dostoyevski dünyanın en sosyal romancılarından biridir. 19. yüzyıl Rus toplumu, kapıda bekleyen bir devrim, köylülük, Fransa’yı kendisine örnek almış aydınlar, bunların muhafazakârları, bunların anarşistleri… Şimdi Dostoyevski de bunları yazıyor. Yayımlanmış romancılık defterleri var. Dünyanın romana en çok emek vermiş adamı. Her romanında o romanın anlatmak istediği meseleyi en iyi şekilde anlatacağı yapıyı bulmanın çabası içinde. Adam günlerce, gecelerce kafasında bunları taşıyor. Karamazovların yazımı bilmem kaç sene önceden başlıyor, kaç safhadan geçtikten sonra son haline geliyor. O zaman şimdiki bilgisayarlar gibi ‘cut and paste’ler falan da yok. Elyazısıyla harıl harıl kâğıtlara yazılıyor, birileri bunları temize çekiyor… Dostoyevski bugün büyük bir romancıysa, anlatmak istediği sosyal meseleye en uygun yazınsal yapıyı kurabildiği için böyledir bu. Bunu başaramamış olan romancılar, didaktik romancılardır. Yani romanın özünü, romanın yapısal özelliklerini, sanatın fonksiyonal özelliklerine kurban etmiş insanlardır. Türk edebiyatında bunu yapanlar var, yapamayanlar var. Oğuz Atay bunu iyi yapanlardan biri. Ahmed Hamdi Tanpınar zamanla anlaşıldı ki bunu çok iyi yapan bir başka yazarımız. Bazıları o kadar iyi değil. O zaman diyoruz ki evet adam birtakım meseleleri anlatmış ama romancılık bakımından zayıf. İşte Türk edebiyatı bu dengeyi çoğu zaman şaşırmış bir edebiyattır. 12 Mart romanlarının büyük br bölümünde bu iş kötü yapılmıştır. Edebi öz olarak, estetik değer olarak o romanlar zayıftır. Ama bazı romanlar var ki özünde, kökeninde bir sosyal mesele barındırır ama bunu, kurabileceği en yüksek estetik yapı içinde dile getirir. İşte Cumhuriyet romanına biraz bu açıdan bakmak lazım. Bizim romanımızın genel karakteristiği olan sosyal ve sosyal bilinçlenme romanının dışında kalan romanda bunlar ne şekilde tezahür etmiştir, biraz yeniden dönüp bu açıdan bakmak lazım. Büyük roman bence yazıldı Türkiye’de. 19. yüzyıl romanını tamamladı Türk edebiyatı. Ama 21. yüzyıl romanına daha çok var. Onun için benim başka bir önerim var. Türkiye trajiğini kaybetti ve dilini kaybetti. Bugün Türkçe diye bir dil yok. Bugün belli bir Türkçenin yeniden kurulması söz konusu. Bunun nasıl bir dil olacağını bilmiyorum. Bugün benim dilim ile öğrencilerin konuştuğu dilin sentaks olarak, gramer olarak, sözcük olarak aynı olmadığı ve birbirimizle yeteri kadar anlaşamadığımız ortada. Ben bunu çok net olarak görüyorum. Yeni bir dili olacak. Yeni problematikler üretecek Türkiye, yeni trajikler üretecek. O zaman şunu söylüyorum, Türkiye’de roman bitmiştir, hiç kendimizi yormayalım. O nedenle diyorum ki romanı bırakalım. Zaten o romanların büyük bir bölümü uzun öyküler gibi şeyler. Yeniden küçük öyküye dönelim, yeniden mikrolojileri kendimize hedef alalım, özne olarak seçelim. Zamanla daha büyük romana geçebiliriz.”

Kahraman’ın odası plazanın 10. katındaydı. Vedalaşırken aklımda kalan “Türkiye trajiğini yitirdi” cümlesiydi. Odadan çıkıp tenha koridorlardan geçtim. Güvenlik görevlisine “iyi günler” diledim. Otomatik açılıp kapanan kapısına sıkışmadan asansöre binmeyi başardım. Manyetik misafir kartımı okutup turnikeden geçtim. Makyajı yerinde, şık giyimli genç görevliye teşekkür edip döner kapının içine girdim. Klimalı havadan “gerçek” havaya çıktığımda kendimi şöyle mırıldanırken buldum: “Yok canım Türkiye trajiğini kaybetmiş olamaz…”

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.