Oldum dediğin an olmuş armut gibi düşersin

Fotoğrafçı arkadaşım Mehtap endişeliydi. Saat 20.30’da Haluk Bilginer’in oyunu “Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler”i izleyecektik. Oyun sonrası söyleşi yapacaktık Bilginer’le. Mehtap’ın endişesi şuydu: İki saatlik oyunun ardından fotoğraf çektirmeye, söyleşi yapmaya enerjisi kalır mı? Oyun 22.30’da bitti. 15 dakika sonra Bilginer yanımızdaydı. Gece saat 24’e kadar sürdü sohbetimiz. Çünkü az sonra sizin de göreceğiniz gibi Haluk Bilginer öyle “rolünün etkisinde kalan efsane sanatçı”lardan değil. Onun için sahne, insanlığın en doğal özelliğini sergilediği bir yer sadece. Hepimizin, sizin, benim, Mehtap’ın “insani” bir özelliğini o sahneye taşıyor. Oynuyor.

Ne kendini bir kahraman olarak görüyor Haluk Bilginer ne de yaptığı işleri birer mite dönüştürüyor. Hayata merak duygusuyla bakabilmesine borçlu oyunculuğunu. Merak duygusunu yitirmeyen sanatçının ürettiği eserler de izleyicisine soru sordurmayı başarıyor sanıyorum. Denklem basit: Sanatçı kendi sorularını izleyenine geçirebildiği oranda sanatçı…

Bir yerde okudum, bir banka soyguncusu tutsak, cezaevinde sürekli olarak soygun filmleri izliyormuş. Ne yapıyorsun diye sormuşlar. O da, “Çalışıyorum” demiş.

(Kahkahalar…)

Bu hikâye bana sanatçıları hatırlattı. Tiyatro ve sinemayı bir meslek olarak düşünmek güç geliyor insana…

Ama biz o hırsızın yaptığı gibi bunları çalmıyoruz. Zaten var olan şeyler bunlar. Onun için bizim tekrardan çalışmamıza gerek yok. Hırsız bilmediği bir şeyi öğrenmek için “çalışıyor”. Fakat biz oyunculukla ilgili her şeyi aslında biliyoruz. Tüm insanlar biliyor. Dünya üzerinde yaşayan yedi milyar insanın tamamı biliyor. Sadece bunu ortaya nasıl çıkaracağını bilmiyor. Ruhunu nasıl soyacağını bilmiyor, çünkü oyunculuk tam da budur, ruhunu soyma sanatıdır. Ruhunu soyabiliyorsan sahnede, o zaman seyirciye bir şey hatırlatıyorsun demektir. Çünkü seni seyreden de insan. Hepsini biliyor. Sende var olan her şeyi biliyor. Siz oyuncu olarak bir rolü oynarken gizli bahçelerinizde o kadar çok şey keşfediyorsunuz ki daha önce kullanmadığınız, daha önce bilmediğiniz bir sürü yönünüzü fark ediyorsunuz ve bu sadece seyirciye değil, oyuncuya da bir arınma sağlıyor. Yani o katharsis dediğimiz şey, aslında sırf seyircide değil oyuncuda da oluşuyor. Bazen şöyle şeyler duyarsınız, bu kötü oyuncuların mesleğini efsaneleştirme çabasıdır, der ki, bir role çalışmak için ben altı ay gittim bilmem ne çalıştım, bilmem nelerle birlikte yaşadım… İyi de sen zaten insan değil misin? O tipleri bilmiyor musun? Tekste sana hiçbir ipucu verilmiyor mu? Ya da derler ki efendim biz rolümüzün etkisinde çok kalıyoruz çıktıktan sonra. Yalaaan! Adi yalancı! Bunu söyleyen yalan söylüyordur. Bu efsaneleştirme çabasıdır. Deli oynamak için altı ay delilerle yaşadım gibi laflar tamamen uydurmadır. Hiç bilmediğiniz bir şey hakkında tabii ki bilen birilerine sorabilirsiniz. Örneğin bir hastalıktır bu, hastalığın semptomlarının neler olduğunu sorarsınız. Şimdi ben bundan iki yıl önce “Jean Darc’ın Öteki Ölümü” adlı bir oyunda Tanrı’yı oynadım. Ne yapacaktım ben, altı ay gidip Tanrı’yla mı yaşayacaktım?! Böyle saçma şey olur mu? Oyuncuların kendi mesleklerini efsaneleştirme çabalarına asla inanmayın.

Zaten var olan bir şeyi ortaya çıkartmak dediniz oyunculuk için…

Ben insansam hepsini biliyorum. Katil nasıl olunur onu da biliyorum, kurban nasıl olunuru da biliyorum. Siz de biliyorsunuz. Sadece siz hırsız değilsiniz, katil değilsiniz. Seçmiyorsunuz öyle olmayı, ben de seçmiyorum. Ama bir oyunda size bir ipucu verildiyse, katili oynamak gerekiyorsa siz o katilin ne olduğunu çok iyi bilirsiniz. Stanislavski’nin verdiği bir örnek vardır, yaz günü çok yorgunsunuz, hafif de bir meltem esiyor, uyumaya çalışıyorsunuz, çok tatlı bir uykuya dalmak üzeresiniz, bir sivrisinek musallat oluyor. Zzzzzz… zzzzzzz… (Sinek öldürme hareketi yapıyor.) İşte katilsiniz, bu kadar basit. Duyguyu biliyorsun artık, ille adam mı öldürmen gerekiyor? Sivrisineği öldürürken ne hissettin onu düşün, katili oynarsın…

Gerçekçi sanat akımı sanatın hayatın bir kopyası olduğunu söyler. Romantizm ise aksine sanat gerçeğin üzerindeki örtüdür der. Siz diyorsunuz ki, sahne hayattan daha gerçektir…

Kesinlikle. İkisi de doğru değildir. Sanat hayatın aynasıdır, tiyatro hayatın aynasıdır gibi abuk sabuk cümlelerle tiyatroyu tanıtmaya çalışırlar ya, afişlerde görürsünüz, tiyatroda gördüğümüz hiçbir şeyi hayatta görme imkânımız yoktur oysa. Bunu anlamak için nohut kadar beyin yeter, âlim olmak gerekmiyor. Sadece sahnede görebilirsin. Sahne hayattan çok daha gerçektir. Hayat olsa olsa tiyatronun kötü bir taklidi olabilir. Hayat dediğimiz yerde biz maskelerimizle yaşıyoruz. Sanat tam tersi. Tiyatro o maskeleri attığımız yerdir. Sosyal yaşamın içine girdiğimiz anda maskelerle yaşamaya başlıyoruz. Siz şu anda bir röportajcı rolünü oynuyorsunuz, ben de röportaj yapılan aktör rolünü oynuyorum. Çocuğunuz olduğunda anne rolü oynayacaksınız. O da çocuk rolü oynayacak, eşiniz koca rolü oynayacak… Biz sizin eşinizle aranızda geçen hiçbir şeyi gerçek yaşamda göremeyeceğiz. Ama sizin ilişkinizle ilgili bir şeyi biri öyle bir yazacak ki sahnede göreceğiz onu.

Bugünkü oyunda olduğu gibi…

Evet, tam da öyle. Bugünkü oyunda gördüklerinize gerçek yaşamda tanık olma şansınız var mı? O zaman sahne hayattan çok daha gerçektir. Biz hayatı anlamlandırmak ve hayatı anlamak için sanat yapıyoruz ve sanatı izliyoruz aslında. Yoksa sanata gerek yok ki. Niye sanat var? Biz hayatı anlıyorsak, kendimizi anlıyorsak, karşımızdaki insanı anlıyorsak niye sanat yapalım? Niye şiir yazalım, niye beste yapalım, niye tiyatro yapalım? Sanata nerede gerek var biliyor musunuz? Sözün bittiği yerde. Söz yetmez çünkü.

Bir yerde diyorsunuz ki sanat soru sordurduğu ölçüde başarılıdır. Bilge Karasu sanatın işlevi için diyor ki, bilmediğimizi iletme, henüz görmediğimizi, duymadığımızı gösterme, duyurma ya da görüp bilip duyduğumuzu bir başka biçimde gösterme, yeniden göstermedir. Sizin söylediğinizle örtüşüyor sanıyorum…

Kesinlikle, tam da budur. Bu yüzden sanat yapıyoruz.

Yeniden anlamlandırabilmek için soru sordurmak önemli değil mi?

Hem de çok! Hadi biraz bizim toplumdan konuşalım. Biz soru sormayı bilmiyoruz. Doğru soruları sorduğumuz anda onun yanıtlarını aramaya başlayacağız ve böyle bir şey yaptığımız anda Türkiye’de düzen değişir. Biz bize söyleneni kabul etme geleneğiyle yetişmişiz. Yurttaş olmayı becerememişiz. Bir marangoz şu soruyu soramıyor: Benim İngiliz meslektaşım her yıl Türkiye’ye tatile geliyor. Ben ne zaman Londra’yı göreceğim? Bu soruyu sorsa yanıtını arayacak. O zaman da düzen değişir. Sanat işte bunu yapar, soru sordurur. Eğlence ile sanat bu noktada ayrılıyor. Eğlence de çok gerekli bir şey. Tabii ki eğleneceğiz. Ama bir şey izledik, iki saat eğlendik diyelim. Harika. Rahatladık. Sinirlerimiz gevşedi. Oradan çıktığımızda, o iş bittiğinde biz değişip dönüştük mü? Farklı bir şey oldu mu bana? Ben bu kapıdan girdiğim halimle aynı mıyım? Kapıdan giren insan ile çıkan insan aynı mı? Aynı ise eğlendiniz, rahatladınız ama o kadar. Farklı ise siz bir sanat olayına tanık oldunuz. Ufacık bir soru işareti belirdi kafanızda belki. Belki siz kendinizi, hayatınızı, ilişkinizi tekrar sorgulamaya başladınız. Bir şeye farklı bir pencereden bakmayı denediniz. Aaa evet, bak ben bunu böyle düşünüyordum da hiç böyle aktarıldığını, böyle gösterildiğini görmemiştim diyorsanız, siz bir sanat eserine tanıklık etmişsinizdir. Bunun kalıcı olmadığını iddia edenler, özellikle tiyatro için konuşuyorum, hani başka sanatlarda somut bir nesne vardır ya, müzik kalır bin yıl dinlersiniz, sinema kalır, resim somut bir nesnedir. Tiyatro? Seyrettiniz bitti. Ne kaldı tiyatrodan geriye? Tiyatrodan geriye bütün bunlardan çok daha önemli bir şey kaldı. Anı kaldı. 30 yıl sonra bu oyunu hatırlamak zorunda değilsiniz, zaten hatırlayamazsınız da. Ama oyundan bir an, bir şey, bir duygu, onun tortusu, sizde öyle bir yer etmiştir ki o sizin beyninizin kıvrımına öyle bir soru işareti takmıştır ki 30 yıl kurtulamazsınız. Asıl kalıcılık budur. İlk öpüşmenizi unutamazsınız. Elinizde belgesi, fotoğrafı, videosu var mı, yok. Ama unutmazsınız. Yakınınız birinin öldüğünü, o anda ne hissettiğinizi unutur musunuz? Elinizde belge mi var, bakıp bakıp hatırlıyorsunuz? Hayır, anı var. Bu belgelerden çok daha önemli bir şey var, siz varsınız. Siz bizzat olaya dâhil olmuşsunuz ve size bir çentik atılmış. O çentik öyle kolay kolay çıkmaz. Sanatın da işlevi tam da budur, özellikle tiyatronun.

Kimyager, doktor ya da oyuncu olmak istermişsiniz… Sonra neden bu üçü diye sormuşsunuz kendinize. Ve üçünün ortak noktasının merak olduğu sonucuna varmışsınız. Merak aslında hayatın bütün alanlarında belirleyici değil mi?

Tamam doğru. Ama hiç kimse merak etmiyor! Bir şeyi merak etseler her şey farklı olacak. Mesela ben ömrün çok kısa olduğundan şikâyet ediyorum sürekli. Merak ettiğim hiçbir şeyi öğrenemeyeceğim. Hâlâ hiçbir şey bilmiyorum ve hiçbir şeyi öğrenemeden de öleceğim. Vakit yok. Merak edip soruşturup, öğrenmeye, anlamaya çalışmakla geçiyor ömür. O da çok kısa. Bir gün bitiverecek.

Televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte tüm dünyada ve Türkiye’de de tiyatronun artık ilgi görmediği söylendi. Hatta tiyatro bitiyor denildi. Edebiyat için de benzer sözler söyleniyor. Fakat biz salonun tamamen dolu olduğuna tanık olduk. Mayısa kadar da kapalı gişe oynuyorsunuz. Bu örnekten de yola çıkarsak, tiyatro ölür mü? Böyle bir ihtimal var mıdır?

Sıfır! İnsanlık ne zaman ölürse tiyatro da o zaman ölür. Bu bir zorunluluk. Daha iyisini bilmiyoruz çünkü. Ne zaman sevişmenin modası geçer tiyatro o zaman biter. Ama hâlâ sevişmek varsa tiyatro da olacak. Çünkü tiyatro insana dairdir. Tiyatro nedir? Çocuk doğuyor, insanı, hayatı, dünyayı nasıl kavrıyor? Oynayarak. Biz ne yapıyoruz? Oynuyoruz. Biz hâlâ ne şanslıyız ki, o oyuncu halimizi kaybetmemişiz. Ben ruh sağlığımı tiyatro yaparak koruyorum. Tiyatro yapmasaydım ruh hastası olurdum. Oynarken arınıyorum, oynarken bir şeyleri anlıyorum. Daha iyi bir insan olmaya çalışıyorum. Kendi yanlışlarımı görüyorum. Tiyatroyla başlamıştır her şey. Tiyatro tüm sanat dallarının anasıdır. İhtiyaçtır tiyatro. Bir geyiğin peşinden koştum bugün. Nasıl koştum? O gitti, ben gittim, öyle yaptı böyle yaptım, kafasına bir şey attım, öldürdüm… (Bu kısmı Haluk Bilginer’in teatral anlatımından izlemeliydiniz!) Bunu anlatmak zorunda. Avlanmış adam. Fiziksel ihtiyaçtan söz ediyoruz. O yüksek sanat falan, onlardan söz etmiyorum. Biz tiyatro yapıyoruz, ay biz ne kahramanız falan gibi algılanmasın. Nefret ettiğim şeydir. Tiyatro kahramanlık falan değildir. Tiyatro öyle kutsallıklar içeren bir şey değildir. Tiyatro çok insani bir şeydir, insan oyun oynar. İnsan uyuduğu, yemek yediği gibi, seviştiği gibi oyun da oynar. Yeter ki biz bunu düzgün yapabilelim, insanları bu oyundan soğutmayalım. İnsanlar sahnede insan yerine aktör görmeye başladığı zaman, benim küfrederek çıkasım geliyor. İnsan gibi oynasınlar, biz de insanları insan gibi seyredelim ve bir şey almış olarak gidelim oradan. Öbür türlüsü beceremediğin bir işi efsaneler yaratarak maskelemek oluyor. Aahhh! Biz kardeşim Anadolularda rehin kalarak tiyatro yaptık, diyorlar… Niye yaptınız kardeşim? Niye? Kendin için yaptın. Bunu bana kahramanlık diye anlatma. Kahramanlık yapacaksan git Güneydoğu’da okuma yazma bilmeyen çocuklara okuma yazma öğret. Git sağlık hizmeti ver. Tezek taşı. Tiyatro yapmak kahramanlık değil. Neler çektik edebiyatı yapma bana. Biz sana bu yüzden saygı duymayız. Biz sana bir işi doğru düzgün yaptıysan saygı duyarız. Bir şeyi tüm sahiciliğinizle, samimiyetinizle, doğru düzgün yapacaksınız, yaptığınız işle övünmeyeceksiniz, öyle kendinizden efsane yaratmaya falan çalışmayacaksınız. Efsane öyle sizin yaratacağınız bir şey değildir, siz onu yaratmaya çalışırken sadece gülünç olursunuz. Kimse size kendiniz hakkında böyle bir şey söylediniz diye saygı duymaz ve zaten duymamalıdır. Aktör dediğimiz adam insanı sahnede insan gibi yeniden yaratabilen adamdır. Yoksa öyle pozlar takınmak değildir. Ben seni ne yapayım, sen hiçbir şeye benzemiyorsun. Bana benzemiyorsun, babama benzemiyorsun. Arkadaşıma benzemiyorsun. Tuhaf bir yaratık sahnede. Onun için kötü tiyatro izleyip de tiyatro artık ölmektedir çünkü bazı sanat dalları çok daha gerçek, çok daha yakın diyenlere şu açıdan hak veriyorum, kötü örneklerini seyretmişlerdir. Onları izleyince ben de aynı şeyi düşünüyorum. Ne işleri var bu adamların sahnede diyorum…

Genç oyunculara idolünüz kim diye sorulduğunda önemli bir çoğunluk Haluk Bilginer yanıtını veriyormuş. Sizin hayatınızın herhangi bir döneminde idolünüz oldu mu?

Açıkçası olmadı. Şöyle olmak istiyorum dediğim bir isim olmadı hiç. Çünkü ben o sıralarda başka şeylerle meşguldüm. Ben oyunculuğu öğrenmeye çalışıyordum. Nasıl yaparım diye merak ediyordum. Daha çok süreçle ilgileniyordum. Hâlâ da öyleyim. Sonuçla ilgilenmiyorum. Hedef diye bir şey yok. Hedef siz yaklaştıkça sizden uzaklaşan bir şey. Nereye varacaksın ki sonunda? Daha iyinin sonu yok. Ben en iyiyi oynamadan bir gün öleceğim. Hedefe odaklanmaktansa sürece odaklanmak daha hayırlı değil mi? Hayat için de böyle bu. Bir gün öleceğini bilen tek varlık insan. Hepimiz bir gün öleceğiz. E sen hedefe odaklanırsan ölüme odaklanmış oluyorsun! Sürece odaklan! Şu kadarcık bir yaşamın var zaten. Süreçle ilgilen. Süreci anlamaya ve süreçten zevk almaya çalışırsan ben yaşadım diyebilirsin. Senin bir insan olarak yapabileceğin çok şey var. Senin düşünme ve düşündüğünü uygulayabilme yeteneğin var insan olduğun için. O keyfi yaşasana. Sahnede oyun oynuyorsun bunu yaşasana. “Acaba sonuçta benden ne olacak?” Bir şey olmayacak. Oldum dediğin an olmuş armut gibi düşersin sen. Bir şey olmaz. Kurtlar yer seni. Hedefe koşturayım derken süreci ihmal ediyorsun, bir yaşam boşu boşuna geçmiş oluyor. En uzun yaşam 100 yıl diyelim. 100 yıl bütün evrenin ömrü içinde ne ki? 100×365 gün yaşayacaksın, daha ne istiyorsun?

Bir sanatçı sanat eserini tamamladığı an mutlak bir mutluluk duyuyordur eminim. Ama ondan sonra bir daha o eseri yaratıp yaratamayacağının garantisi yok. Ressam resmi tamamladı, peki ya sonra? Acaba bir daha resim yapabilecek miyim, kaygısı duyuyordur değil mi?

Evet aynen öyle. Acaba ben bir daha oyun oynayabilecek miyim? Bir daha yapabilecek miyim bilmiyorum. Seneye iyi oynayacak mıyım bilmiyorum. Belki de rezil olacağım. Bu endişe hep var. Becerememe endişesi. Ama şunu becerirseniz, resmin kendisini çizmesine izin verirseniz o zaman güzel resim çizersiniz. Bırakın resim sizi çizsin, kendini çizdirsin. Ya da oyuna tercüme edersek… Oyun oynamaya kalkışmayın. Bırakın oyun sizi oynasın. Lokomotif oyun olsun.

Haluk Bilginer’in oyunlarında da, filmlerinde de yüzeyden baktığımız zaman mizah çok hissedilir. Ama derinleştirdiğimizde bakışımızı, bu ironiye dönüşüyor.

Tabii… Hayatta bence olmazsa olmaz bir şey. İroniyi kullanmadan bir şeyi algılamak da mümkün değildir. Dikkat edin her cenazede bir gülen, her düğünde bir ağlayan mutlaka vardır. Bir şey siyah ya da beyaz değildir. Siz yaşamın içindeki o ironiyi kavrayarak, oradan bir şey anlamaya çalışırsanız gerçeği çok daha net görebilirsiniz. Yoksa çok romantik olursunuz. Romantik kelimesini negatif anlamda kullanıyorum. İyi iyidir, yakışıklıdır, güzeldir; kötü çirkindir, kamburdur, yamuktur, hep kötülük yapar. Bir Nazi işkencecisinin hayatından kesit aldığınızda akşam onun çocuklarıyla oyununa da tanıklık edersiniz. Çok seviyor çocuklarını, çok iyi bir baba. Ama adam 1500 kişiyi gaz odasında yakmış, birkaçının da kafasına sıkmış. Bu çok daha sıradan ama çok daha korkunç değil mi? Burada ironi yok mu? İroni bir gerçeği anlamak için kullandığımız araçlardan biridir. Her şeyi siyah beyaz ve romantik algılarız. Kötünün içindeki iyiyi, iyinin içindeki kötüyü bulmaya çalışacaksınız. Mesela siz Shakespeare’in Othello oyununu iyi ile kötünün mücadelesi olarak anlarsanız yanılırsınız. Othello’yu iyi, Lago’yu kötü zannederseniz perişan olursunuz. Othello’nun neresi iyi, sevdiği kadını boğuyor! Lago’nun neresi kötü? Othello ihanet etmiş. Lago ihanet ediyor sanıyoruz ama 15 yıldır yanındaki adam, onunla her yere giden adam varken Othello gidiyor ben senin yerine Cassio’yu seçtim diyor. Sen nasıl Cassio’yu seçersin diye başlıyor zaten oyun. Lago kötü mü şimdi? Kim kötü? Bu ironiyi anlayamazsak o zaman Shakespeare’i yönetemeyiz, oynayamayız da, roman da yazamayız, resim de çizemeyiz, insan da olamayız…

Yeni projeleri sorayım son olarak…

Seneye iki Shakespeare yapacağız. Bir tanesi Macbeth. Ben onda yokum. Bir tanesi de benim yapacağım bir Shakespeare kolajı. Ama kolajın dayandığı temel şu: “Beğendiğiniz Gibi” oyununda Jack’ın bir tiradı vardır: “Tüm dünya bir oyun sahnesidir, kadın ve erkek birer oyuncu” diye başlayan, orada insanlığın yedi evresini Shakespeare’in tüm oyunlarından ve sonelerinden derlediğimiz bir oyunla, insanın bebekliğinden ölümüne kadar anlatacağız ama hep Shakespeare’i kullanarak ve müzikle. Sahnede canlı orkestra var, üç tane koro var, bir de ben varım.

İzleyicileriniz sizi hem televizyonda dizilerde hem sinemada görüyor, ama tiyatrodan hiç eksik olmuyorsunuz.

Olamam ki. Tiyatrodan eksik olursam hasta olurum. Oyunculuğu yapabildiğim tek yer orası. Çünkü hep söylediğim bir laf vardır benim, artık anonimleşmiştir bu laf, o da hoşuma gidiyor aslında: Oyuncunun er meydanı tiyatro sahnesidir. Oyunculuğu gerçek anlamıyla uygulamanız ve birilerine seyrettirmeniz başka yerde mümkün değildir. Oyuncunun kıçının göründüğü yer sahnedir. Sinema yönetmenin sanatıdır. Sinemayla ilgili aptal saptal tartışmalar var ya, mankenden oyuncu olur mu! Yahu olur! Ayılarla bile film çekildi, çok güzel. Ama ayıları sahneye çıkarabilir misiniz? Çıkaramazsınız! Sinema yönetmenin sanatı, tiyatro oyuncunun sanatıdır. Oyuncu olmadan tiyatro olmaz. O yüzden oyuncunun kendini test edebileceği, kendine tiyatroyu öğretebileceği tek yer tiyatro sahnesidir. Sadece oyunculuğumuzu kullanarak sinema yaparız. Televizyonda oyunculuğumuzu kullanarak eğlence üretiriz. Televizyon sanatı diye bir sanat yoktur. Televizyonda sinema bile olmaz, bırakın televizyonda tiyatroyu. Hani bazen yapıyorlar ya, televizyonda tiyatro! Dalga mı geçiyorsun? Televizyonda tiyatro olur mu? Adı üstünde tiyatro tiyatroda olur.

Kâğıda aktarmakta en çok güçlük çektiğim söyleşi bu oldu. Çünkü Haluk Bilginer, bedeniyle, sesiyle, mimikleriyle konuşuyor. Sözcükler onun bütün bu jestlerinden ayrılınca eksiliyor sanki. Bilginer, konuşurken enerjisini yüklüyor her birine. Bir edebiyatçı olarak sözcüklerin gücüne duyduğum inanca sığınıyorum, başka çarem yok… Umalım ki Bilginer’in enerjisini taşıyacak kadar güçlüdürler…

CBRL Dergisi, 2009

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.