BİR HALİT REFİĞ FİLMİ’NİN SON SÖZÜ:

“Doğruyu Aradım Güzeli Sevdim”

Halit Refiğ Marx’ı Kore’de keşfeder. Amerikan askerleriyle yaptığı tartışmalarda Moskova Radyosu’nu dinlemekle itham edilir. Bu itham karşısında şöyle der Refiğ: “O zaman, şu Marx’ı bir tanıyalım yahu dedim!”

Kore’deki amatör film çalışmalarını saymazsak sinemaya ilk adım Akis dergisinde yazdığı eleştiri yazılarıdır. Yıl, 1956. O ilk yazılar Refiğ’in gelecek yıllardaki çizgisinin ipuçlarını taşır. Bu yazılardan biri, Amerikalılara yaptırılması planlanan bir Atatürk filmi hakkındadır. Refiğ, bu filmin Türkler tarafından yapılması gerektiğini savunur. Halit Refiğ’in yazıları Türk sineması üzerine çeşitli polemikleri başlatır. Bir yazısında “melodram Türk sineması” fikrini eleştirir. Böylece, daha sonraki yıllarda toplumsal gerçekçi sinemanın ilk örneklerini beraber verecekleri Metin Erksan’la aralarında fikir birliğinden doğan bir dostluk kurulur. 60’lı yıllar hem toplumsal gerçekçiliğin sinemaya damga vurduğu, hem de Türk sinemasının kendi sistemini oluşturduğu yıllardır. Halit Refiğ’in yazarlıktan yönetmenliğe geçişi de bu döneme rastlar.

Toplumsal gerçekçilikten ulusal sinemaya

Refiğ’in “Hatalı Yol” ismini verdiği bir film projesi vardır. Bu filmden Alman bir kameramana söz etmiştir ve o da Almanya’daki yapımcılara anlatmıştır hikâyeyi. Refiğ’i çağırmaları sürpriz olur, fikri beğenmişlerdir. Hikâyesini senaryolaştırmadan, yakın zaman önce tanıştığı Kemal Tahir’in fikrini almak ister. Böylece ilk “senaryo dersini” alacaktır. Bir gazete haberinden yola çıkarak yazmıştır hikâyeyi. Kemal Tahir şöyle der: “Sanat, hayatın olduğu gibi yansıtılması değildir. Olduğu gibi yansıtmak ya tarihçinin ya da gazetecinin işidir. Romancının işi, bir olayın içindeki insanın dramını anlatmaktır.” Böylece “drama düşmüş insan” formülü filmlerinin anahtarı olur. Toplumsal gerçekleri yansıtan filmlerinin her birinde, o gerçeğin içindeki insanı anlatır Refiğ. Bunun ilk örneği de Şehirdeki Yabancı’dır. Maden işçilerinin içinde bulundukları yaşam kavgasının yanı sıra, işçilerin haklarını savunan bir mühendisin kişisel öyküsünü de izleriz beyaz perdede. Şehirdeki Yabancı, 1963 Moskova Film Festivali’ne davet edilir ve böylece uluslararası bir festivale davet edilen ilk Türk filmi olur.

Hemen ardından bu çizginin devamı bir başka film gelir, Gurbet Kuşları. Türkiye’nin göç sorununa değinen film, Anadolu’dan İstanbul’a gelen ve şehir yaşamının içinde un ufak olan bir ailenin öyküsünü anlatır. Refiğ’in göç gibi toplumsal bir meseleyi ele alırken, doğu toplumlarının temel yapıtaşı olan aile kurumuna yaklaşımına da tanık oluruz. Aile, dayanışmanın simgesidir. Şehir yaşamının çekiciliği, para hırsı, yeni ama yabancı bir kültürün içinde var olma isteği aile üyeleri arasındaki bağları zayıflatır ve bir kurban vermelerine bile yol açar. Ama bu, aynı zamanda onların yeniden toparlanmasını da sağlayacaktır. Aileyi memleketine geri göndererek, büyük şehrin Anadolu insanına göre olmadığını, herkesin bulunduğu yerde kendi yağında kavrulması, daha çok kazanma hırsından vazgeçmesi gerektiği mesajıyla biter film.

Halit Refiğ hep, “Ben bir filmin son sözü nedir ona bakarım, diğer ayrıntılar sonra gelir” demiştir. İşte bu nedenle her filmi mutlaka bir mesajla biter. “Anadolu insanının yurdunda kalması” mesajını veren Gurbet Kuşları, 1964 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film seçilir.

1964 yılı Türk sinemasında keskin bir ayrılığın gerçekleştiği yıldır. Metin Erksan’ın Susuz Yaz’ının Berlin Film Festivali’nde büyük ödülü kazanmasıyla kıyamet kopar. Batıcı bir grubun “Türk sinemasından bir şey olmaz, Türk sinemacıları cahil ve beceriksizdir” savı bir anda yerle bir olmuştur. Bu grup, 1965 yılında Sinematek Derneği’ni kurarlar. Yeşilçam ile Sinematek arasında bir kutuplaşma başlar. Bu süreç, Halit Refiğ’i “ulusal sinema” kavramına kadar götürecektir. Refiğ bu kavramı, ülke içindeki Batıcı kesime karşı, Türkiye’de film yapılabileceğini inatla savunarak geliştirecektir. Bir söyleşisinde şöyle der: “Ulusal sinema, halkın temel değerlerine karşı olmadan, içinde bulunduğu durum konusunda bir bilinçlendirme, bir bilgilendirme, yani belli bir bilincin sineması olma iddiasında idi.”
“Devlet Ana’nın yazılmasına ilk ve en önemli yardım”

1960’larda Kemal Tahir’le yakın ilişkisi sürer Halit Refiğ’in ve birlikte kimi projelere imza atarlar. Bunlardan biri de Refiğ’in ilk gerçekçi “dönem filmi” olan Haremde Dört Kadın’dır. Daha sonra ise Kemal Tahir’in Devlet Ana romanına dönüşecek bir başka film projesi üzerinde çalışırlar. Osmanlı devletinin kuruluşu üzerine bir film yapma fikri Kemal Tahir’den gelir. Filmin senaryosunu oluşturmak için Halit Refiğ yoğun bir okuma yapar. Ve sonunda Kemal Tahir’e ön senaryoyu sunar. Ancak yapımcı şirket, filmin mali yükünü düşünerek bu projeden vazgeçer. Böylece film romana evrilir ve Kemal Tahir Devlet Ana‘yı kaleme alır. 1968 yılındaki ilk baskıyı Refiğ için şöyle imzalar: “Devlet Ana’nın yazılmasına ilk ve en önemli yardımları yapan kardeşim Halit Refiğ’e sevgilerimle…”

Refiğ’in 1969’da çektiği Bir Türk’e Gönül Verdim, onun Doğu ile Batı toplumlarının farklılığına odaklandığı ilk filmdir. Alman bir kadının bir Türk’e gönül vermesinin ardından, buraya yerleşmesinin konu edildiği filmde, çeşitli olaylar sonucunda sevdiği adam öldürülür ve kadın onu almaya gelen ağabeyiyle Almanya’ya dönmeyi reddeder. Çünkü insanlar arasındaki dayanışma ve manevi duyguların gücü onu buraya bağlamıştır. Batı ülkelerindeki maddiyatçılığın insanı giderek daha da yalnızlaştırdığı, bizde ise durumun tam aksi olduğu savını öne süren film, dönemin kimi sol çevreleri tarafından çok eleştirilir. Refiğ, Alman kadınının bir kilisenin harabeleri arasında namaz kıldığı bir sahneyle noktalar filmi. Bunu şöyle açıklar: “Bir Türk’e Gönül Verdim’den itibaren ulusal bir sinema davası içinde, böyle bir sinemanın özellikleri ne olabilir konusunda, din meselesinin reddedilemez özelliklerimizden biri olduğu gerçeğini de gördüm.” Sonraki yıllarda çektiği Kurtar Beni isimli filmse, dinin de aslında bir çıkış olmadığı mesajını verecektir. Bir hayat kadını ile imamın aşkının anlatıldığı film, kadının bu hayattan kurtulma, imamın ise her şeyi göze alıp onu bu yaşamdan kurtarma mücadelesini konu alır. Fakat adam imamlığı bırakmış, kadın hayat kadınlığından kurtulmuş olsa da, toplum baskısı onları bir karanlığın içine sürüklemiştir. Filmin başında kadın imama “Kurtar beni” derken, son sahnede akıl hastanesinin demirli penceresinin önünde kadına sarılıp “Kurtar beni” diye yakaran imamdan başkası olmayacaktır. Adam aşka sarılır.

Aslında Refiğ’in dine bakışının asıl ipucunu taşıyan filmi Vurun Kahpeye’dir. Filmde, Kuvayi Milliyecilere yardımcı olan Aliye öğretmenin, köylülerin çıkarttığı dedikodular sonunda, linç edilmesine dek varacak bir öykü anlatılır. Vurun Kahpeye’nin Halit Refiğ versiyonunda Allahu Ekber sesleri arasında linç edilen Aliye öğretmenin avucunun içinden bir Kuran-ı Kerim çıkar. Bu, Türk yüzbaşının, aşklarının simgesi olarak ona verdiği Kuran-ı Kerim’dir. Bu aşk Kurtuluş Savaşı’nı veren aydın ile askerin işbirliğini de simgeler bir yönüyle. Burada Refiğ, iki farklı din anlayışını koyar ortaya. Biri yobazlığın temsilcisi bir dindir, öteki vatanseverliğin beslendiği aşkın da temsilcisi olan din.

 

Yorgun Savaşçı’nın Yakılması

1978 yılında yeni bir teklif gelir TRT’den; Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı eserinin dizi filme çekilmesi. Oldukça çetin mücadeleler verilir dizinin hazırlıkları sırasında. Sonunda çekimler tamamlanır ancak, Çerkez Ethem’in Atatürk’ten daha önemli gösterildiği, Ermeni davasını desteklediği, hilafetçi olduğu, etnik ayrımcılık yaptığı gerekçeleriyle filmin gösterilmesi yasaklanır. Yasaklanmakla kalınmaz, film Kenan Evren’in emriyle yakılır. Halit Refiğ, Yorgun Savaşçı’nın yakılmasına elbette çok üzülmüştür ama asla bunu bir dram haline getirmez. Onun için yapılan “yorgun savaşçı” yakıştırmalarına güler geçer. Onun meselesi, bu olaylardan nasıl etkilendiği değil, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal ve toplumsal süreçtir.

Halit Refiğ’in “kişisel vicdan sineması” olarak nitelendirdiği filmlerini de burada anmamız gerekir. Teyzem, Hanım, İki Yabancı ve Köpekler Adası bu filmlerinden en önemsedikleridir. Teyzem psikolojik sinemanın Türkiye’deki doruk noktalarından biridir. Refiğ’deki Freud etkisi tümüyle yansımıştır filme. Hanım ise öleceğini bilen yaşlı ve yalnız bir kadının bu dünyayla kalan tek bağı olan kedisine ev arayışının öyküsüdür. Kızı kadını konağı satmaya ikna etmek için ziyaret eder yalnızca. Bu, maddiyatçılığın ilişkilerde nasıl egemen hale geldiğine yönelik bir eleştiridir. Kadının kedisine olan sevgisi geçmiş değerlerden bugüne bir “kalıntı” gibidir. Ve kuşkusuz Refiğ’in hayvan ve doğa sevgisini, onlara karşı vicdan duygusunu yansıtır. Filmin isminin Hanım olması da anlamlıdır. Yaşlı kadın, eski İstanbul hanımefendisidir ve eskiye ait değerlerin son temsilcisi bir “hanım”dır…

İki Yabancı, Halit Refiğ’in Doğu ve Batı arasında sıkışmış Türk aydının açmazını anlatır. İki Yabancı hakkında yazılan eleştiri yazılarından Ayşe Şasa’nın şu cümlesi anlamlı ve yerindedir: “İlk kez Doğu’nun -bir Doğulu yönetmenin- Batı’ya ayna tuttuğuna, ‘işte sen busun’ demesine tanık oluyoruz.” Köy öğretmeni Orhan’ın gerçek mi hayal mi olduğunu anlayamadığımız sarışın bir Batılı kadının peşinde geçen hikâyesi, Türk aydınının serüveni gibidir âdeta. Film şu sözlerle biter: “Belki de ben bir hayalin peşindeydim.” Bu hayal Türkiye’nin “Avrupalı olma hayaline” benzetilebilir mi?!

Köpekler Adası’nı ise bir rüyasından esinlenerek yapmıştır Refiğ. “Issız bir adada köpekleriyle yaşayan bir kadın ve onun esrarını çözmeye çalışan, işsiz kalmış, yaşlanmakta olan bir gazeteci”nin yaşamıdır filmin konusu. Senaryo hazırlıkları sırasında ölüm temasının etrafında döner durur Refiğ. Gılgamış’tan Freud’a ve Jung’a çeşitli kaynaklara gider. Ama kendi deyimiyle “kurtuluşu Yunus Emre’de bulur”:

 

İlâhi bir aşk ver bana, nerdeyim bilmeyeyim,

Kaybedeyim de ben beni, istesem de bulmayayım.

Al benden benliği, doldur içime senliği,

Dirliğimde öldür beni, varıp orada ölmiyeyim.

 

Böylece Köpekler Adası’nda kendi anlatımıyla “mutlak aşka ulaşma fikrini” işlemek ister Refiğ.

 

Olmamışların sıkıntısı yerine olmuşların mutluluğu

Halit Refiğ’in 50 yıllık sanat yaşamına sığdırdığı film sayısı 60’ın üzerindedir. Yaşamının son yıllarında, geriye dönüp baktığınızda bir de şöyle bir film yapsaydım dediğiniz oluyor mu, türünden sorulara şu yanıtı verir: “Bulunduğum şu noktada büyük bir doygunluk içindeyim. Olmamışların sıkıntısını değil, olmuşların mutluluğunu yaşamaktayım…” Bu duygusunun da kaynağında Doğu’nun felsefesi vardır. Hep daha çoğunu istemek yerine, dünyevi olana karşı umarsızlık ve manevi doygunlukla varılan mutluluk.

Halit Refiğ’in sinemada ulusalcılığın teorisini oluşturduğu kitabı, Ulusal Sinema Kavgası 1971’de yayımlanmıştır. Bugün sinema dünyasında bitmiş bir tartışmadır belki bu, ama ülke genelindeki siyasetlerde ulusalcı tavrını sürdürür Refiğ. Aramızdan ayrılmadan önce yaptığı son meydan okumayla bizlere bir miras bırakır. Habertürk’ün stüdyolarında Ergenekon tertibi konusunda şunları söyler: “Vatanseverler içeride ve biz sizinle burada rahat rahat sohbet ediyoruz. Ben de bir vatanseverim ama neden dışarıdayım?” Sunucu alaycı bir tonda sorar: “Beni de mi alsınlar diyorsunuz yani?” Refiğ’in sesi bu kez daha da gür çıkar: “Evet! Beni de alsınlar. Buradan söylüyorum, beni de alın!”

Ömrünü Türkiye’nin kaderiyle birleştirmiş olan Halit Refiğ, tarihi rolünü oynar ve öyle ayrılır dünya sahnesinden…

 

Aydınlık dergisi, Eylül 2009

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.