Tarla Çapalamaya Devam Ediyorum

Halit Ergenç’in mavi gözlerinde müthiş bir ışıltı var. Bu ışıltının kaynağının ne olduğunu söyleşimizi okuduğunuzda siz de keşfedeceksiniz. Bir tiyo vereyim en baştan, üretmek, çalışmak, gelişmek… Ama bir başka şey daha var. Onu ancak kendisiyle karşılaştığınızda bulabilirsiniz. Halit Ergenç’le ilk el sıkışmamızda karşısındaki insanın gözlerine kararlılıkla bakan, güven veren ve insanları sevdiğini, dünyayı sevgisiyle kavradığını hissettiren tavrını hemen algılıyorsunuz. Yazım çektikleri filmde Devrim arabalarının yapımında çalışmış Uğur isimli bir mühendisi canlandırmıştı. Bir başarı öyküsüydü bu. Ve Halit Ergenç, bir başkasının başarısını tüm topluma duyurabilmiş olmaktan mutluluk duyuyordu. Çünkü o hem insanı seviyor, hem de emeğe büyük saygı duyuyordu. Gerçek başarının ardında da yoğun bir emeğin ve çalışkanlığın bilincine çoktan varmıştı. Söyleşimizde sanki Devrim arabalarının mühendislerinin başarı öyküsüyle Halit Ergenç’inki iç içe geçti.

Binbir Gece sayesinde her hafta evlerimize konuk olan Halit Ergenç’i daha yakından tanımaya hakkımız var diye düşündük. Bu söyleşide onun yaşamına dair “özel” hiçbir şey bulamayacaksınız. Ama dünyasına dair çk şey bulacaksınız… Tabii ki ancak bir kısmı…

Yazın sonuna geldik, dizi sezonu başladı… Ama biliyoruz ki siz yazın boş durmadınız…

Yazın bir iş çektik, Devrim Arabaları diye. Tolga Örnek çekti. Yönetmenimiz oydu. O filmde rolleri, Taner Birsel, Serhat Tutumluer, Selçuk Yöntem, Onur Ünsal, Ali Düşenkalkar, Vahide Gördüm’le paylaştık. Şimdi aklıma gelmeyen isimler olabilir. Devrim arabalarının çok önemli bir hikâyesi var bence. 61 senesinde Cemal Gürsel’in emriyle, tamamen Türk yapımı otomobil yapım sürecini anlatıyor. Bunu gerçekleştirme hikâyesi. Çok büyük bir zevkle oynadım ben de.

27 Mayıs’la örtüşen bir hikâye mi?

Şimdi tabii bu çok ilginç bir durum. İnsanlar tarafından ikisi örtüştürülmek istenmiş. Ama arabanın hikâyesi çok daha farklı. Evet Cemal Gürsel emri vermiş, arabanın ismini de o koymuş ama arabanın kendi hikâyesi var, orada çalışan mühendislerin kendi hikâyesi var. Siyasetten tamamen bağımsız olarak. Fakat bütün bunlar olurken o insanları, o düşüncelerin, o mantığın nasıl zorladığını ve hangi noktalara getirdiğini de görüyoruz filmde. Duygusal yanı da çok yüklü filmin. Oradaki mühendislerin kendi hayatlarını görüyoruz. Kendilerini bu projeye nasıl verdiklerini görüyoruz. Gecesini gündüzüne katarak, o mühendislerin ailelerinin de buna dahil olduğunu ve bunun gerçekten çok büyük bir umut olup, gerçekten çok önemli bir proje olduğunu görüyoruz. Çoğu insanın, yabancıların yapıp bizim yapamayacağımızı düşündüğü şeyleri yapabilmenin bizim elimizde olduğunu gösteren bir film bu. Zamanında yapılmış çok şey var. Mesela 1927 yılında Türkiye’de, Atatürk bir uçak fabrikası kurmuş. 185 tane uçak üretildi o fabrikada. Bunu kurma sebepleri Türkiye’ye eğitim uçağı verilmemesiydi. Biz kendi uçağımızı yaptık. Yaklaşık 30-35 tane Danimarka’ya ihraç ettik. Hollanda’dan sipariş geldi. Ancak maalesef kabul etmemişiz, biz yapamayız diye. Sonra Hollanda siparişi İngiltere’ye geçmiş. Ama İngiltere’den önce Türkiye gelmiş akıllarına! Bunların hepsi oldu. Belli bir dönemde, maalesef, bu fabrika kapattırıldı. Türkiye’deki mucitlere, gerçekten zeki ve çalışkan insanlara hitaben yapılmış bir film bu. Umudu kaybetmiş olmanın hiçbir anlamı olmadığını gösteren bir film. O açıdan çok önemli. Çünkü eğer bir gücünüz, yeteneğiniz ve bilginiz varsa, tekrardan umutlanıp pek çok şey yapabilirsiniz. Bugün hepimizin yapması gereken şey o. Bugün tıpta duyuyoruz mesela, bir Türk doktor Amerika’da bilmem nerde bir şey yapıyor! İşte, bilmem ne arabasının dizaynını yapan bir Türk, yine bir başka ülkede. Bizim eksiğimiz yok! Sadece korkumuz ve belki biraz da aşağılık kompleksimiz var, bize sonradan giydirilmiş. Kırmamız gereken şeyler var. Devrim Arabaları bunu gösteriyor. Türkiye’de, dünyadan başarısız işler yapılmıyor asla. Türk insanı mucit bir insan. Yokluktan çok şey çıkarabilen bir insan. Devrim arabası da bir nevi yokluktan çıkmış bir proje. Dönemindeki Çek ve Japon arabalarından daha yüksek kalitede bir araba. O açıdan önemli olacağını düşünüyorum. Türkiye’de bir tek kişiye bile ilham verse, o kişi bir şeye kalkışsa, bence Devrim Arabaları filmi amacına ulaşmış olacaktır.

Sizi de çok heyecanlandırmış film…

Çok! Benim için en önemlisi buydu. Yaşanmış bir hikâyedir. Gerçek bir hikâyedir, bir efsane değildir ve kahramanları vardır bu hikâyenin. Ve Türk malıdır! Bugün böyle bir şeye ihtiyacımız var, en azından bunun hatırlatılmasına ihtiyacımız var.

Canlandırdığınız Uğur isimli karakterin özgün öyküsü nedir?

Uğur yetenekli bir mühendis ve bursla yurtdışına okumaya gönderilmiş mühendislerimizden biri. Amerika’da yüksek eğitimini yapmış. Tekrardan Türkiye’ye dönmüş. Çünkü o dönem öncelikle bu gözetiliyor. Eğer başarılı bir öğrenci, gelecek vaat eden bir öğrenciyse, devlet bursuyla gönderilip, tekrar geri gelmesi bekleniyor. Uğur da onlardan biri. Ve Eskişehir’de lokomotif fabrikasında çalışıyor. Avcunun içi gibi makineyi, motoru biliyor. Çok yakın arkadaşı olan İsmet’le beraber sıfırdan motor inşa ediyorlar, motor bloğu döktürüyorlar. Geçen gün amcamla konuşuyorduk, o bilir bu işleri, dedi ki, mümkün değil! O dönemi ben de yaşadım dedi. Motor bloğu almışlardı bir yerden dedi. Dedim ki, amca o olay öyle değil! Çünkü herkes öyle biliyor ve Devrim arabası yürümedi deniliyor! Oysa yürüdü… Film bunu da anlatıyor. Bu öykü gerçekten çok acı. Arabanın yürümediğine inandırılıyor insanlar. O zaman seri üretime geçmiş olsaydık, diyelim ki prototip 61’de çıktı, seri üretime 63’te geçilmiş olsun, bugüne 45 sene geçmiş olacaktı üzerinden. Ve bu 45 senede çok ciddi bir otomotiv sektörümüz oluşabilirdi. Bütün yakın ve uzak komşularımıza araba ihraç edebiliyor olacaktık. Kimse bize petrol çıkartamazsınız diyemezdi. Trafik bize ait olurdu.

Çok enteresan başka bir şey daha var. O dönem hareketli direksiyon öngörülmüş yapılırken. Kime göre nasıl hesaplayacağız diye düşünmüşler direksiyonu. Demişler ki hareketli olsun, herkes kendine göre ayarlayabilsin. Bunun projesini çizmişler fakat maliyeti yükseltecek diye arabaya koymamışlar. İki sene sonra Cadillac bunu büyük bir yenilik olarak sunmuş. İki sene sonra! Bunun gibi içinde ışık olan hikâyeler var. Bu insanlar başkaları değil, biziz. Kendi sektörünüze bakın. Bu çıkan dergileri bir düşünün. Siz yaptığınız işi düşünün. Siz yaptığınız işi, dünya standardının altında mı yapıyorsunuz? Hayır! Tabii ki değil. Muhakkak ki kendimi görmemiz ve yaptığımız işin farkında olmamız, güvenimizi biraz yerine getirmemiz gerek.

Bu, sinemada da böyle aslında değil mi? Yıllarca Türk sineması küçümsendi. İşte yeşilçam falan diye. Ama mesela sizin adaşınız Halit Refiğ’in, Lütfi Akad’ın 60’larda yaptığı filmleri düşünüyorum da, belki teknolojik olarak biraz daha geri ama konu, içerik, oyunculuk son derece başarılı…

Çok önemli filmlerdir. Önce, insanın kim olduğunun farkına varması gerekiyor. Hangi ülkede yaşadığını, hangi kültüre sahip olduğunu anlayıp özümsemesi gerekiyor. Önce kendiniz olacaksınız, sonra ilerlemeye başlayacaksınız. Yani kendi kültürünüzü inkâr ederek bir yere gelmeniz mümkün değil. Önce ülke kültürünüzü savunmak durumundasınız, her şeye ve herkese karşı. Size tek sahip çıkan şey, geçmişiniz. Sizin sahip çıkmanız gereken şey de geçmişiniz.

Sizi siz yapan şey çünkü…

Evet, çünkü bu topraklarda büyüyorsunuz. Bu kültürle büyüyorsunuz. Canınız sıkıldığı zaman of çekiyorsunuz. Dünyanın hiçbir yerinde insanlar of çekmiyor. Biz of çekiyoruz. Ama baktığın zaman of çekmenin kökünde türkülerimiz var. Aynı yerden geliyorlar. Elinizde değil bunu yapmamanız. Dolayısıyla önce kendinizi bileceksiniz. O dönemdeki filmlere baktığınız zaman, oyunculuklar yine benzer oyunculuklar. Evet tabii ki birtakım teknik imkânların insanlara hız kazandırdığını biliyoruz, görüyoruz. Birtakım işleri daha çabuk keşfetmek, büyük sektör ve endüstri olmasından dolayı çok normal. Başka ülkelerde daha hızlı ilerlemesi normal. Şimdi birtakım sponsorlar sayesinde, yeni sinemacılar sayesinde çok güzel işler yapılıyor. Uluslararası ödüllerimiz var. Bu daha da artacak.

Türk sineması için söylenen bir şey var, evet artık teknik olarak gelişti, oyunculuklar da iyi ama hikâye yok, senaryoda başarısızız.

O da olacak. Düşünün ki bir ev inşa ediyorsunuz. Hepsi aynı anda gelişmeyebilir. Size biri gelip diyor ki sen duvarları çok iyi yapıyorsun, çok başarılısın ama kapılarda sorun var, kapıları oturtamıyorsun. Ondan sonra kapıları iyi yapmaya başlıyorsunuz. Hikâye evet, sonuçta iskeleti oluşturuyor, çok önemli. Ama göreceksiniz bir gün bunu bir başka şey için söyleyeceğiz. Çünkü iyi olandan tatmin olmamaya başlayacağız.

Tatmin olsak nasıl gelişeceğiz ki?

Tabii ki. Hikâye konusunda da emin olun çok iyi hikâye yazan insanlar zaten var. Yok değiller. İyi örnek bir insana nelerin yapılabileceğini gösterir. Dünyada 100 metre çok uzun yıllar boyunca 10 saniyenin altında koşulamadı. Ve bütün dünya otoritelerinin kanısı 100 metreyi insanoğlunun bu bünyeyle 10 saniyenin altında koşamayacağıydı. Bir kişi koşabildi ama. Ve onu gördükten sonra bunun yapılabileceğine inancınız oluşuyor. O zaman siz de yapmaya başlıyorsunuz. İyi senaryolar var Türkiye’de yazılmış. O yazılan senaryolar muhakkak ki diğer senaristlere örnek olacak ve onlar da yazacaklardır.

Ben inanıyorum ki Türkiye’deki film endüstrisinin teknik ekibinin gelişmesi televizyon dizileriyle gerçekten doğru orantılı oldu. Işıkçılar, sesçiler, kamera grubu, setçiler, gerçekten işlerini hızlı ve iyi yapmak zorunda kaldılar televizyon dizisi çekerken. Ve çok ciddi egzersiz yapmış oldular, deneyim kazanmış oldular. Film yapmak istiyor hepsi. Gerçekten çok büyük bir enerji ve potansiyel bu. İş yapmaya geldiği noktada da ellerinden gelenin en iyisini yapmak istiyorlar. Muhakkak ki çalışıldıkça çok daha iyi olacak.

Peki oyuncular için televizyon dizilerinin anlamı nedir? Televizyon dizilerinden iyi ışıkçı doğuyorsa, iyi oyuncu da doğabilir değil mi?

Tabii ki, tabii ki. Ben öyle görüyorum zaten. Maalesef bazı meslektaşlarımdan duydum, ya televizyon dizisi işte, o kadar önemli değil diyenler olabiliyor. Ama bence çok ciddi bir kamera çalışmasıdır bu. Hiç kimse size kamerayla bu kadar sık ve yoğun çalışma fırsatını kolay kolay vermez. Eğer televizyon dizisi çekerken film çekiyor gibi, sinema filmi çekiyor gibi titiz davranmaya çalışırsanız çok şey öğrenirsiniz. Bir de şöyle bir şansınız var. Yaptığınız işi hemen izleyebiliyorsunuz. Kendi kendinizi tetkik edebilirsiniz. Eğer kendinize dürüst olursanız kimsenin yapamayacağı kadar acımasız eleştirebilirsiniz kendinizi. Ve daha iyisini yapmaya çalışabilirsiniz. Dolayısıyla tabii ki etkisi var televizyon dizilerinin.

Bir eleştiri yapılıyor, televizyon dizilerinde mankenler, güzel kızlar ya da erkekler sırf görüntüleri için oyuncu yapılıyor deniliyor.

Bu arz talep meselesi bence. Televizyona yapılan işin önceliği para. Bir televizyon dizisi ne kadar çok reklam alırsa o kadar başarılı sayılıyor. Çünkü oynandığı kanala, yapımcıya ve oyuncuya o kadar para kazandırıyor. Reklamla doğru orantılı olmuyor yapımcı ile oyuncunun kazandığı ama o dizinin tutmuş olması o işin sürekliliğini getiriyor. Oyunculuk birtakım meslekler gibi değil, enteresan bir iş. Bugün kesinlikle oyuncu olamaz dediğiniz kişi 10 sene sonra karşınıza sizi şaşırtacak şekilde çıkabilir. 1 sene sonra çıkabilir, 1 ay sonra çıkabilir. Oyunculuk o yüzden enteresan bir iş. İlle okunması gereken bir okulu yok. İlle geçilmesi gereken bir yolu yok. Kişinin kendi serüvenidir. Dolayısıyla bir manken, veya bir mühendis veya bir doktor veya sokaktaki herhangi bir kişi günün birinde bizim karşımıza bir hikâyenin oyuncusu olarak çıkabilir. Ve biz onu izleyip etkilenebiliriz.

Çok acımasız bir meslek oyunculuk. Oyuncuyu etkileyen pek çok faktör var. Kendi hayatı var, dış etkenler var, eskime, yaşlanma, her türlü hayati risk söz konusu. Artı, günün birinde birinin çıkıp sizin yerinizi doldurma ihtimali her zaman var. Bu bir şarkıcı da olabilir. Niye olmasın ki? Eğer bir insan bir işi iyi yapıyorsa neden yapmasın ki? Burada seyircinin tercihi söz konusu. Neyi izleyip neyi izlemeyeceğini de insan kendi tercih edebilir. Kumanda onun elinde. İnsanların televizyonu kapatmak gibi bir özgürlüğü var. İnsanlar bunu unutuyorlar. Ülkemizde maalesef pek çok evde sabah gözlerini açtıkları an televizyonun düğmesine basılıyor. Gece uyumadan önce de kapatıyorlar. O televizyon sürekli olarak dönüyor. Halbuki televizyonda izleyeceğiniz şeyleri seçmeniz gerekiyor, kişisel özgürlüğünüz açısından! Zihninizin rahat ve sağlıklı çalışabilmesi için televizyonda izleyeceğiniz şeyleri tercih etmeniz lazım. Televizyondaki kötü programın alternatifi bir başka kötü program değildir. Televizyondaki kötü programın alternatifi televizyonu kapatmaktır. Ve dönüp annenizle, babanızla, eşinizle, kardeşinizle, ev arkadaşınızla, sevgilinizle sohbet etmektir. Gazete, kitap okumaktır…

Oyunculuk acımasız bir meslek dediniz… Örneğin yerinize biri geçebilir dediniz. bu acımasızlığa karşı Halit Ergenç nasıl silahlanıyor? Ne yapıyor? Kendini tazelemek ve geliştirmek açısından.

Ben elimden geldiği kadar işime saygı gösteriyorum. Göstermeye çalışıyorum. Özen göstermeye çalışıyorum. Tarla çapalamaya devam ediyorum, öyle diyelim. Yapabileceğiniz başka bir şey yok.

Hayatla bağlantı bir oyuncu açısından ne derece önemlidir? Diyelim evden çıkıp film setine gideceksiniz. Arabanıza biniyorsunuz, insanlarla fazla temas etmiyorsunuz…

Çok temas ediyorum! Ben herkesle konuşuyorum. Ortalıkta geziniyorum. Beni muhtelif yerlerde görebilirsiniz. Pazarda görebilirsiniz, arka sokaklarda görebilirsiniz, alışveriş yaparken görebilirsiniz. Bankaya kendim gidiyorum, postaneye kendim gidiyorum…

Bunlar önemli ama değil mi?

Ama ne yapayım, bir başkasına yaptıramam ki bunları. Ben yapmazsam zaten tatmin olmuyorum. Ben mutsuz oluyorum o zaman. Hayatla bağımı mümkün olduğu kadar kopartmamaya çalışıyorum. Neysem, aynı şekilde devam etmeye çalışıyorum. Çünkü günün birinde hayatım bitecek, bittiğinde yine ben olarak bitmeli. O hayatı kendim olarak devam ettirmeliyim. Birçok şey değişiyor çevremizde. İnsan nereden geldiğini unutmamalı. Nasıl başladığını, hikâyeye… Yollar çok değişebilir, bambaşka şeyler yapabiliriz, tercihlerimiz de değişebilir belki. Hepsi olabilir. Ama kişinin özünde ne olduğunu unutmamaya çalışması lazım, herhalde bu önemli bir şey.

Marlon Brando’nun sözü bu açıdan önemli o halde sizin için…

Marlon Brando öyle diyordu evet, ‘Bir aktörün başına gelebilecek en büyük felaket, kendi hakkında yapılan efsaneye kendisinin de inanmasıdır.’ Doğru söylüyor. Bence sadece aktörler için geçerli değil bu, herkes için geçerli. Bir anda gelmiş başarı insanın başını çok döndürebilir. Halbuki unutulmaması gereken şey o başarıyı yakalayabilmek için ne kadar çaba gösterdiğinizdir. O çabayı göstererek bir başarı elde ettiyseniz geçmişi unutmamanız lazım. Hangi sebeple o başarıyı elde ettim, sorusu hep akılda kalmalı.

Halit Ergenç’in bu soruyu zihninden hiç atmadığı öyle belirgin hissediliyor ki, sanki yıllardır tanıdığınız bir dostunuzla sohbet eder gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bunu size o hissettiriyor. Fotoğraf çekimi için bahçeye iniyoruz. Bir hurma ağacından meyveyi koparıyor. Oyuncu bir çocuk gibi. Doğanın içinde, güneşin altında yüzü daha da aydınlanıyor. Hatta biraz muzipleşiyor diyebilirim…

 

 

CBRL dergisi, 2008

 

 

 

 

 

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.