“BİR TANIŞMA HİKÂYESİ YAZMAK İSTEDİM”

Söyleşi: Irmak Zileli

“Kaç Zil Kaldı Örtmenim?” terörün ve çatışmanın en yoğun yaşandığı bir dönemde, 1995 yılında Diyarbakır’a giden 23 yaşındaki bir öğretmenin, farklı bir dille, farklı bir toplumla karşılaşınca neler yaşadığının anlatımı. Filiz Aygündüz kendi deneyiminden de yola çıkarak oluşturduğu romanını “bir karşılaşma hikâyesi” olarak tanımlıyor. Orta sınıftan gelen, 1980 sonrasının apolitik ortamı içerisinde, Kürt sorunu dahil olmak üzere toplumsal pek çok konudan uzak, el bebek gül bebek yetişmiş, üniversiteden yeni mezun bir genç kızın, Doğu’nun sert gerçeğiyle karşılaşmasının hikâyesi… Aslında Doğu’da yaşananları “dil sorunu” ekseninde bakıyor Aygündüz. Kürt sorununun öteki boyutlarına fazla girmiyor. 23 yaşındaki o genç öğretmen bir yılın sonunda nasıl bir değişim yaşıyor, değişiyor mu, aynı mı kalıyor, bunlar romanın sonunda yanıt bulan sorular…

Irmak Zileli: Romanınızda yalın bir dil kullanıyorsunuz. Bu dil okurda bunun sahici bir hikâye olduğu izlenimini de uyandırıyor.

Filiz Aygündüz: Benim, kitaptaki karakter gibi, 1995 yılında 23 yaşındayken bir öğretmen olarak Diyarbakır’a atamam yapılmıştı. Benim hayatım ile onun hayatı arasında çok sayıda paralellik var ama ben oraya gittiğim dönemde de gazetecilik yapıyordum. Kitaptaki karakterin öyle bir ek işi yoktu. Sadece fizik mezunuydu ve oraya ilkokul öğretmeni olarak gönderilmişti. Aslında ben bu romanı ilk önce 1995 yılında yaşadığım deneyimin hemen ardından yazmıştım. Fakat bugün dönüp onu okuduğumda şimdikinden bambaşka bir metin olduğunu görüyorum. Olayların sıcaklığıyla yazılmış bir metin. Şimdiki anlatım, kendi hikâyemle sınırlı değil. Kurgu karakterler, kurgu olaylar var.

Irmak Zileli: Zaten bu kadar ayrıntılı gözlemler orayı görmeden yazılamazdı herhalde değil mi?

Filiz Aygündüz: En azından oradaki o korku ortamını yazamazdım herhalde. 1995 yılında ben oraya gittiğimde o atmosferi gördüm. Görmeden yazılabilecek bir şey değildi. Aklımda hep orada bir yıl boyunca yaşadığım o korku kalmış.

Irmak Zileli: 1995 yılında yazdığınız ile aradan 15 yıl geçtikten sonra yazdığınız metin arasındaki fark neydi? Kurgu karakterler eklenmesinin dışında…

Filiz Aygündüz: İstanbul’a döndüğümde 25 yaşındaydım. Orada yaşadıklarımı daktilo ettim. Sonra bunu bir ara anı formatında denedim, bir ara otobiyografi gibi denedim, bir ara roman yapayım dedim… Parçalara böldüm, öykülere ayırdım. İlk yazdığım metinlerde, genç olmanın da verdiği bir heyecan vardı. Yeni bir hayatı görmüşüm, tanımışım, birçok şey öğrenmişim. Bunların da telaşıyla, ben her şeyi öğrendim, biliyorum havasında yazılmış bir metindi o. Yıllar geçtikten sonra o yaşananlara daha farklı bir bakış kazanıyor insan. En son, hiç yorum yapmadan, Doğu’ya giden 23 yaşındaki öğretmenin hissettiklerini olduğu gibi yazmanın doğru olacağını gördüm. Çünkü etrafta herkes bir şeyler anlatıyor, siyaset dili kullanılarak aktarılan birtakım şeyler var. Ben istedim ki; olduğu gibi, ne hissettiyse, ne yaşadıysa öğretmen bize anlatsın, kendi kararımızı kendimiz verelim. Ben bir hikâye anlatmak istedim. İçine birtakım ideolojiler karıştırılmamış bir hikâye. Aslında bir tanışma hikâyesi yazmak istedim. Bir öğretmenin Kürt halkıyla ve diliyle tanışmasının hikâyesi. Bu kitaptan sonra kitap okuru ile gazete okurunun farklı olduğunu gördüm. Gazete okuru röportajınızı okuduktan sonra size ulaşmaya pek çalışmaz. Edebiyat okuru, kitap okuru, çok daha konuşkan. Telefon açanlar, mail gönderenler… Mesela bunlardan biri, kendisi de sosyolog, bir sosyoloji kitabı yazmışsınız farkında mısınız, diye sormuş. Hiç farkında değilim.

Irmak Zileli: Bu iletişim kurma isteğinin acaba işlediğiniz konuyla da bir ilgisi olabilir mi? Güncel bir konu Kürt meselesi…

Filiz Aygündüz: Kitap üzerine yazı yazan birisi bu kitabı “iki dilli hayat olmaz” fikrine referans gösterirken, bir başkası bunun tam tersi bir fikre referans göstermişti. Her okurun kitapla kurduğu ilişki farklı oluyor. O yüzden, gördüğü ilgiyi tek bir nedene bağlamak mümkün değil. Ama öğretmen olanlar kendi öğretmenlik deneyimlerinden bir şeyleri yakalamış olabilirler. Hakikaten bir hikâye olarak dinlemek isteyenler de vardır, oradan yakalanmıştır.

Irmak Zileli: Genç öğretmenin öğrencileriyle kurduğu ilişki büyük dönüşümlere yol açıyor o öğrencilerde. Türkçe öğreniyorlar, okuma yazma öğreniyorlar, tiyatro oyununda rol alıyorlar… Hayatlarında hiç hayal edemeyecekleri şeyler oluyor. Bunlar hep laik ve bilimsel malzemeler. En sonunda da bu çocuklardan biri makine mühendisi oluyor, biri tıp, biri diğeri diş hekimliği okuyor… Buradan nasıl bir sonuca varabiliriz? Bu emek bu sonucu doğuruyorsa…

Filiz Aygündüz: O çocukların başarısını ya da başarısızlığını, öğretmenin bir yıl içinde yaptıklarına tamamen bağlamak doğru olmaz. Çünkü sonrasında nasıl bir eğitim aldıklarını bilmiyoruz. Diğer öğretmenlerini tanımıyoruz. Bir de aldıkları eğitimin yanı sıra kişisel hikâyeleri de önemli. Hepsi orada doğmuş büyümüş çocuklar, evet biri makine mühendisi olurken bir başkasının dağda öldürüldüğünü öğreniyoruz. O zaman bunu tek başına eğitime bağlamak doğru değil. Bize hep şu öğretildi: Bu çocuklar eğitilirse dağa çıkmazlar. Aslında buradan da görüyoruz ki eğitim tek başına bir çözüm değil. Aynı öğretmenlerden benzer eğitimler alıyorlar, biri tıp okurken öteki dağa çıkıyor. Bunun çok da Güneydoğu’ya özgü bir şey olmadığını düşünüyorum. Genel anlamda da böyledir. Her çocuk biraz kendi kaderini kendi de yaratır.

Irmak Zileli: Genç öğretmen Diyarbakır’a gidiyor ve etraftaki Kürtçe konuşmaları duyuyor, kendini burada çok yabancı hissediyor. Bu yabancılık hissi tüm romanda var, bu his hep kalıyor öğretmende. O yabancılığın nedeni Kürtçe konuşmalar mı yalnızca? Oradaki etnik yapıdan mı yoksa toplumsal yapıdan mı kaynaklanıyor bu durum?

Filiz Aygündüz: Oradaki yabancılık dilden kaynaklanıyor. Herhangi bir yere gittiğinizde yabancılık duyarsınız elbette. İnsan her yerde kendini evinde gibi hissetmez. Ama öğretmenin orada yaşadığı, dille bağlantılı bir yabancılık. Çok enteresan, gene bir okur mesajı aldım geçenlerde. 25 yaşındaymış. 24 yaşında bir sözlüsü varmış. Diyor ki, birlikte sözlümün atandığı yere gittik. Orada insanların Kürtçe konuştuğunu duymuş. İlk defa kendi ülkemde kendi dilimin dışında bir dilde konuşulduğunu gördüm ve bundan inanılmaz derecede rahatsız oldum ve niye Kürtçe konuşuyorlar diye öfkelendim. Sonra kitabınızı okudum. Okuduktan sonra içim cız etti. Meseleye bir başka taraftan bakabildim. Bu dili hiç bilmeyen, Batı’da yaşamış, “Orada bir Kürt sorunu var uzakta” şeklinde olaya bakan biri için, o dille ilk karşılaşma anı bir yabancılık ve yalnızlık duygusu getiriyor. O maili yazan okurun söylediği gibi, bazılarında da öfke yaratıyor. Ama yaşamaya başlayınca, o insanların dille kurduğu ilişkiyi deneyimlemeye başlıyorsunuz. Ve kendi dilinizle kurduğunuz anlamlı bir ilişki varsa eğer, onları böyle yan yana koyarak meseleyi daha iyi anlıyorsunuz.

Irmak Zileli: Diyarbakır’da kimi gözlemleri oluyor öğretmenin. Kürt meselesine ilişkin özellikle. Kadın-erkek ilişkileriyle ilgili olarak da, kaç-göç toplumu olduklarını anlatıyor. Yaşar Kemal’in romanlarını düşündüm bunları okurken. Onun romanlarında bu meseleler dönüp dolaşıp toplumsal yapıya bağlanır. Ağa ve aşiret baskılarından söz eder mutlaka. Yaşar Kemal’in romanları çıktığı dönemde bunlar çok olağan birer gerçeklik ve Kürt meselesinin bir parçası olarak kabul görmüştü aslında. Bugün ise arka plandaki nedenlerden oldukça uzaklaşıldı. Sizin romanınızda da öğretmenin toplumsal yapının bu yönüne ilişkin pek fazla bir gözlemi yok. Bunlara değinmemiş olmanızın nedeni nedir?

Filiz Aygündüz: Bu o kadar geniş bir alan ki, Kürtler başlığı altına girebilecek o kadar çok konu var ki. Birçok argümanı olan bir mesele. Her tarafına birden girmek mümkün değil. Bir de ben yaşadığım ve gözlemlediğim belli bir kısmını yazmayı istedim. Orada geçen bir yılı. Bir başkası bir başka tarafından, ötekisi daha başka bir tarafından tutabilir. Ben tanışma hikâyesi anlattım. O öğretmen öğrencileriyle nasıl tanıştı. Orada bir aşkı nasıl yaşadı, aşkla tanışması ne oldu, anlatmaya çalıştığım bu oldu. Daha farklı tarafları mutlaka vardır. Benim bu romandaki asıl meselem çocuklar üzerinden dil üzerine bir şeyler yazmak. Odak noktam o. Kendi dilimle kurduğum ilişki üzerinden, bir başka topluluğun kendi diliyle ilişkisine baktım. Bir yerde derinleşirseniz iyi olur diye düşünüyorum çünkü.

Irmak Zileli: Orada sosyal hayatın olmadığını anlatıyor öğretmen. Bunun çarpıcı bir örneği de sinemanın camiye dönüştürülmesi. Bugün ne durumda orada sosyal yaşam, bilginiz var mı?

Filiz Aygündüz: Bugün 15 sene öncesine oranla çok daha iyi orada sosyal yaşam. Tiyatro çalışmaları yapılıyor, kültürel aktivitelerin farklılaştığını biliyorum. Ama o dönem daha başkaydı. O sinema cami örneğinde olduğu gibiydi. Aslında Silvan, Diyarbakır’ın vaktiyle en medeni ilçelerinden bir tanesiymiş. Yıllar içinde terör, bir yandan PKK, bir yandan Hizbullah’ın etkinliği sonunda, 1990-1995 yıllarında muhafazakâr bir yapı oluşmuştu. Şimdi ciddi oranda çok daha rahat olduklarını, sosyal hayatın içinde olduklarını biliyoruz. Engelli çocuklarla ilgili özel bir reabilitasyon merkezi bile var.

Irmak Zileli: Romanda öğretmenin oradaki hayata ilişkin gözlemleri çok etkileyici. Çocuklarla ilgili aktardığı anekdotlar özellikle. Beni romana en çok bağlayan şey bu anekdotlar oldu. Ama siz, bir noktadan sonra öğretmenin yaşadığı aşka odaklanıyorsunuz. Türk-Kürt aşkı olduğunu da vurguluyorsunuz bunun. Bu ilişkinin romanda böyle odakta olmasının simgesel bir anlamı var mı?

Filiz Aygündüz: Kitabın ilk bölümünde “tanışma” öğretmenin çocuklarla tanışmasıyla başlıyor, ikinci bölümde de bir aşk üzerinden devam ediyor. Çocuklarla beraber Kürtlerle ve Kürt meselesiyle tanışmaya başlıyor, daha sonra hayatına giren adamla birlikte o “eğitim”e bir şekilde devam ediyor. “Türk-Kürt” aşkı olması üzerinden bir simgesel anlam yüklemedim. En başından itibaren bir Çalıkuşu yok karşımızda. Doğu’da öğretmenlik yapayım, çocukları eğiteyim gibi idealleri yok. Ama çocuklar o kadar içten şekilde karşısına çıkıyorlar ki, onun kafasındaki resim birden bozuluyor. Gözünün içine bakan bir grup çocuk var, yaşları 8-10 arasında değişen. Onlara bakarak, onları dinleyerek ve gözleyerek kendiliğinden önyargıları siliniyor. İki taraf da oldukları gibiler. Çocuklar hesapsız. Aslında öğretmen de hesapsız. Bir gün gideceğini biliyor ama şimdi orada. Oradayken ne yapabileceğini düşünüyor ve onun gereğini yapıyor. Gündelik ruh halleri üzerinden yaşanıyor aslında her şey. Uzun vadeli hiçbir plan yok. Ben burada kalayım, beş sene öğretmenlik yapayım gibi planları yok öğretmenin. Aslında hayatı yaşarken birtakım şeyleri kendiliğinden öğreniyor. Kimse kimseye bir şey dayatmıyor. Âşık olduğu adam da onu karşısına alıp didaktik bir biçimde Kürt meselesi başlığı altında bir şey anlatmıyor. Öğrendikleri ile kafasındaki kimi yargılar çatışıyor, bunları içtenlikle de anlatıyor.

Irmak Zileli: Bu bir Çalıkuşu değil diyorsunuz ama yine de şunu sormak istiyorum, öğretmenin yaşama bakışında, duruşunda köklü bir değişim yaşanıyor mu sizce bu bir yılın sonunda?

Filiz Aygündüz: Kitapta şunu çok vurgulamaya çalıştım, en önemsediğim şeylerden biri odur: Ben burada merhamete ihtiyaç duyan çocuklara, o merhameti gösteriyorum havası vermemek için çok uğraştım. Çünkü ben öyle yaşamadım. Bu insanlara acınsın istemedim. Çünkü o insanların merhametten daha fazlasına ihtiyaçları var. Çocuklar için yaptığı her şeyi aslında kendisi için de yapıyor. Ben bir şey yapayım çocuklar nefes alsın, ben de alayım diyor. Oradaki ağır havaya onlarla birlikte katlanabilmesi için yapıyor her şeyi. Çok eşit bir ilişki kuruyor çocuklarla. Bunu her defasında vurguluyor, benim de buna ihtiyacım var. Kütüphane açacağım, çocuklar kitapla buluşacak ama kütüphane açana kadar geçen süreçte ben de rahatlayacağım diye düşünüyor. Bir şeyler yapmanın sonucu kendini iyi hissedeceğine inanıyor. Bu ilişkinin sonunda dönüşüyor diyemem ama değişmeye başlıyor. En azından soru sormaya başlıyor. O güne kadar bu konularda hiç soru sormamış kendisine. Yaşadığı hayat ona birçok soru sorduruyor. En basiti, öğretmenlik yeminini ederken “Türk halkının maddi ve manevi değerlerini koruyacağım” der demez aklına öğretmenliğini yaptığı Kürt çocuklar geliyor. Peki ya Kürt halkının maddi ve manevi değerleri, diye soruyor… Bu bir yıl içinde soru sorma güdüsü kazanıyor. Değişmeye başlamak için önce soru sormaya başlamak gerek. Bir yılın sonunda da kendine soru sorabilecek noktaya geliyor. Ama beş sene sonra o öğretmen ne oldu, ya da bugününü yazmak gerekirse dönüşümü geçirmiş midir, bilmiyoruz…

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.