İnanmadığım hiçbir kelimeyi kullanmam şarkılarımda”

Erol Evgin, gülünce kısılan ışıklı gözleri ve ruhumuza seslenen şarkılarıyla yerleşmiş benim hafızama. Çocukluğumun tek kanallı televizyonunda sahne aldığı zaman, ev ahalisini susturan annem dün gibi aklımda. “Erol Evgin çıktı sessiz olun!” Bu ultimatom yüzünden değil, salonda bulunanların gönüllü boyun eğişi nedeniyle susup dönerdik yüzümüzü beyaz cama. “İşte öyle bir şey”, “Sevdan olmasa”, “Ah bu hayat çekilmez”, “Bir de bana sor” ve daha niceleri… 7’den 70’e aşkla, sevgiyle, sevdayla tanışmamızı sağlayan ezgilerin “mimarı” Erol Evgin’le yıllar sonra aramızda o beyaz cam olmadan görüşmek nasıl bir mutluluk ve heyecandı, varın siz tahmin edin… Ama en güzeli de o şarkıların yüklendiği değerleri gerçek anlamda omuzlamış bir sanatçıyla karşı karşıya olduğumu görmekti. İnsan hiç mi hayal kırıklığı yaşamaz? Yaşamadım gerçekten. Karşımda sanata ve hayata bakışı son derece derin, 40 yıldır bıkmadan söylediği şarkıların her sözünün arkasında duran, yaşadığı coğrafyanın toprağına kök salması için oraya tohum atması gerektiğinin bilincinde bir aydın vardı. “Erol Evgin Hep Böyle Kal” isimli konser DVD’sini hatırladım sonra. 40 yılın ardından, daha yerinde bir isim bulunamazdı…

Benim ve pek çoklarının dikkatini çeken, sizin hem bestelediğiniz, hem de yorumladığınız parçaların yıllar yıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılabiliyor olması. Sadece sizin kuşağınız değil, gençler de sizin müziklerinizi aynı istekle dinlemeye devam ediyor. Nedir bunun sebebi size göre?

Benim müzik serüvenim 70’li yıllarda başladı, günümüze kadar da geldi. Dönemlerin ruhları olduğuna inanıyorum ben. Bizim dönemimizin ruhu, 70’li yılların ruhu, her şeyi daha derin, daha uzun soluklu yaşamaktan geçiyordu. Sevgiler, dostluklar, arkadaşlıklar, aşklar, giysiler, arabalar, her şey daha uzun kullanılırdı, eşyalarla bile duygusal bağlar kurulurdu. Tabii böyle bir dönemi yansıtan şarkılar da uzun soluklu oluyor. O şarkılar bizim diktiğimiz fidanlar diye düşünüyorum, onlar şimdi ulu ağaçlar oldular. Pop klasikleri oldular. Pop müzik bizim başladığımız yıllarda emekleyen bir müzikti. Şimdi onun kendi içinde klasikleri oluştu. Zamanı aşabilen, zamana dayanabilen şarkılar pop klasiği oldular. Günümüze kadar geldiler ve birkaç nesildir seviliyorlar. Bundan kıvanç duyuyoruz. Günümüzün dönem ruhu ise tüketim üzerine yoğunlaşmış. Tüketip atmak, yenisini almak; arabalar, bilgisayarlar, telefonlar, her şey tüketmek üzerine. İlişkiler de böyle. Dostluklar da böyle. Şarkılar da böyle. Şarkılar yaşama ayna tutarlar, hayata tanıklık ederler. O nedenle şarkılar da günlük, haftalık, aylık, yazlık… Bu yaza damgasını vuran şarkı diye bir tanımlama var şimdi. Bu, dönem ruhuyla ilgili bir şey.

Bugünün ruhu tüketime dönük, ama demek ki insanların içinde bir özlem var, tüketmemeye…

Bağlı kalmaya.

Evet, bağlı kalmaya. Ki, sizinkiler de hâlâ dinleniyor, değil mi?

Evet, evet… O özleme bir yanıt oluyor belki de bizim şarkılarımız.

Kalıcısınız, Türk müziğinin köklerine işaret ediyor sizin varlığınız. Ama gelecekle de bir bağ kuruyorsunuz…

Evet, o yüzden çocuklarla yaptığım programı çok seviyor ve önemsiyorum. Bir İtalyan formatıydı o. Geçmiş 50 yılın en sevilen şarkılarını ve sanatçılarını çocuklarla buluşturuyorlardı. Geçmiş ile gelecek arasında ışıklı köprüler kurmak bu işte. Ben hemen kabul ettim.

Programa bazı eleştiriler geldi. Çocukların kullanıldığı, büyükler gibi giydirilip, makyaj yapılıp büyük şarkıları söyletildiği gibi… Bununla ilgili söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Dünyanın her yerinde çocuk yıldızlar var. Sinemada, tiyatroda, müzikte… Çocuk yaşamın her alanında var ve olmalı da. Ama korunarak olmalı bu. Biz onları yarıştırmayarak, psikologlar, müzik hocaları ve şan hocalarıyla koruduğumuza inanıyoruz. Bunun dışında çocuklar büyüklerin şarkılarını söylüyor deniyordu, çocuk şarkısı o kadar az ki Türkiye’de, zaten formatı büyüklerin şarkılarını söylemeleriydi. Bir de çocuklar her zaman büyüklere özeniyorlar. Anneleri gibi giyinmeye, makyaj yapmaya özeniyorlar. Bazen rüküş kıyafetler giyiyorlar, ben de rüküş buluyorum ama, nişanlara düğünlere gittiğiniz zaman bakın, çocuklar çok rüküştürler. O, Türkiye’nin yansıması. Biz fazla koreografik şeyler göstermiyoruz onlara, kendi bildikleri gibi selamlar veriyorlar, vermiyorlar, veremiyorlar, bazen de fazla özenerek abartılı selamlar veriyorlar. Tüm bunlar onların kendi çocuksu yanları. Program ilk başlarda eleştirilmişti ama halk çok sevdi.

Oraya gelen çocuklarla ilgili sizin gözleminiz nedir peki? Neyi amaçlayarak geliyorlar?

Çoğu çok iyi şarkı söylüyor. Ben de o yaşlarda çok iyi şarkı söylediğime inanırdım ve kendimi gösterecek bir yer arardım. Maalesef yoktu. O zaman olsaydı ben bu yarışmanın içindeydim. Birçoğu ileride çok iyi birer ses sanatçısı olacak. Ama biz onlara hep eğitim almalarını öğütlüyoruz. Konservatuvar sınavlarını kazanırlarsa onlara destek olmayı vaat ediyoruz. Birkaç çocuk da bunu başardı.

Aileler peki? Sizin müziğe başladığınız dönemde kendi aileniz olsun, yaşıtlarınızın ailesi olsun şimdikiler gibi destekliyor muydu sizleri?

Hayır böyle desteklemiyorlardı, futbol oynayan çocuklar ve şarkı söyleyenler o yıllarda böyle desteklenmezdi. Çünkü o çok para getiren bir iş değildi, bugün aileler de burada bir pırıltı, bir ışık görüyorlar mutlaka. Benim babam gözde bir meslek sahibi olmam koşuluyla şarkı söylememe ikna olmuştu. Ama iyi ki de öyle olmuş, çünkü Türkiye hâlâ telif haklarını tam anlamıyla uygulamayan ülkelerden biri. Bir ikinci meslek hem ekonomik olarak insana bir direnç getiriyor, hem de başka bir pencereden bakabilmek çok çok önemli. Ben iyi ki sanat okumuşum, mimarlık okumuşum. Emekleme dönemini yaşıyordu benim başladığım yıllarda pop müzik. Okulu yoktu, ekolü yoktu. Ben hep resimden, mimarlıktan, heykelden çağrışımlar yaparak el yordamıyla bir şeyler yakalamaya çalıştım müzikte.

Sizin resim serginizin açılışında söylediğiniz bir sözünüz var: Sanatlar kardeştir diyorsunuz. Resim, mimari ve müzik arasında nasıl bir ilişki var?

Bütün sanatlar gerçekten kardeştir ve bütün sanatlar yaşama sanatına hizmet eder. Hayat hoştur ama biçimden yoksundur. Sanat hayata biçim verir. İnsanı biçimlendirir sanat. Mimarlık ile müzik arasında müthiş benzerlikler var. Süleymaniye Camii’nin belgeselinde mutlaka klasik Türk müziği kullanmak istersiniz. Itri’nin, Dede Efendi’nin müziği çok yakışır ona. Çünkü aynı nakışları, aynı motifleri o cephede görürsünüz. Susmuş bir musikidir mimari. Noterdam Kilisesi’nin cephesini anlatırken veya resimlerken de Barok müziği duyarsınız. Çelik, cam ve betondan oluşan günümüz mimari örneklerine de gümbür gümbür bir rock müziği yakışır.

Resim de yapıyorsunuz. Resim yaparken müzikten nasıl besleniyorsunuz? En basitinden müzik dinleyerek mi yaparsınız resmi?

Müziksiz hiçbir şey yapamam zaten. Sürekli müzik dinlerim. Şimdi siz kaydı kolay çözesiniz diye müzik açık değil. Resim yaparken müzik çok dinlerim. Bir de müzikteki ritimleri, ölçüleri, kontrastları, modülleri resimde görmeye çalışırım. Müziğe başladığım yıllarda da resimde gördüğüm birçok şeyi müziğe taşımaya çalışmıştım. Popüler müzik çok yeni bir müzikti çünkü. Resimden, heykelden çizgiler çektim müziğe. Bazen bir ressamın evine gidersiniz, ya da atölyesine, kötü bir müzik çalıyordur veya kötü bir ses sistemi vardır. Ya da bir müzisyenin evine gidersiniz, duvarda kötü bir takvim yaprağından çıkarılmış bir resim asılıdır. Oysa bütün sanatlar kardeştir ve insan içindir. İnsanı daha güzelleştirmek içindir. Estetiği ve sanatı hayatın her alanına dengeli bir şekilde yaymak gerekir. O zaman insan güzelleşir. Çocuklarımız o atmosferin içinde büyüdükleri zaman, kulakları, gözleri, duyuları doyum içinde daha iyi terbiye olacaktır. 10-12 yaşında bir çocuk güzel müzikler dinleyerek, duvarlarda güzel resimler görerek büyüse zaten işin bir çoğunu halletmiş demektir. Biliyorsunuz çocuğun gelişimi yüzde 70 oranında 7 yaşına kadar tamamlanıyor. Ondan sonraki yüzde 30 için 20 yıl uğraşıyorsunuz. Ne kadar değerli bir zaman dilimi o ilk yedi yıl.

Müzik her zaman dinlerim dediniz. Hep merak ettiğim bir şeydir bir müzisyen ne dinler? Erol Evgin ne dinler? Herhalde kendi müziklerini değil, başka ne dinler?

Kendi müziklerimi hiç dinlemem, bana hep iş gibi gelir. Hep bir hata bulmaya çalışırım. Temel olarak her türlü müziği dinlerim. Klasik Batı müziğinden Klasik Türk musikisine kadar. Mesela şimdi TRT Nağme diye bir radyo kanalı açıldı. Operatör doktor bir arkadaşım, Prof. Dursun Buğra önerdi onu. Ameliyatlarda dinliyormuş. Halk türkülerini çok severim. Özgün halleriyle ama. Yeni çıkan popüler şeylerin hemen hepsini alıyorum, en az bir kere dinliyorum. Ne olmuş, ne yapılmış, görmek için. Tabii orada yeni soundlar var. Onları albüm kapağıyla dinlerim, arabayla gidiyorsak eşimdedir kapak; o bana söyler aranjmanı şu yapmış, davulu şu çalmış gibi bilgileri verir. Evde de akşamları televizyonun sesini açmıyorum, müzik dinliyorum o sırada, televizyonu anlıyorsunuz bir şekilde. Zaten haber bültenleri güm dan diye diye verildiği için tekrar tekrar aynı başlıkları göre göre ne olup bittiğini öğreniyorsunuz. Diziler de zaten artık komşunun penceresinden evini gözlüyormuşsunuz gibi bir hal aldı, gündelik konuşmalarla geçip duruyor. Halbuki tiyatro üzerinde her kelimenin bir anlamı vardır. Birinci perdede bir söz söylenir, bunu niye söyledi dersiniz. İkinci perdede sorunuzun yanıtını mutlaka alırsınız. İyi bir tiyatro eserinde çok ekonomik kullanılır sözler. Dolgu maddesi, boş laf olmaz yani. O yüzden televizyonun sesi kapalıdır, müzik açıktır bizim evde.

Peki, müziğin saatleri var mıdır? Son zamanlarda radyo dinliyorum da, dikkatimi çekti, mesela gece 11’de sert bir rock müzik çalıyor…

Bütün sanatlar yaşama sanatına hizmet eder sözünden yola çıkarsak, bu Brecht’in sözüdür, saatleri vardır bana göre. Sabahlara Vivaldi yakışır, halk türküleri yakışır. Akşam saatlerine insanı rahatlatan dinlendirici şeyler yakışır. Ama tabii gece 11’den sonra azanları rock müziği ya da tebeşir paklar!

Programdaki çocukların çok yetenekli olduklarından konuştuk. Peki sizin müziğe başladığınız dönemin müzik sektörü ile bugünü karşılaştırdığınızda onlar mı şanslı, siz mi şanslıydınız?

Bizim yıllarımız çok güzeldi ama herkes kendi yıllarının çok güzel olduğunu düşünür. Ama 70’lerde yaşamak isterdim diyen gençler de var. O yılların müzikleri gerçekten çok zengindi. Şimdi hep coverlanıyor. Tekrardan yorumlanıyor o şarkılar. Ezgi sıkıntısı var şimdi. Ezgiler eskisi kadar zengin değil. Atmosfer müziği yapılıyor şimdi. Belli bir atmosfer yaratılarak ışıklar, yüksek volüm, belli ritimler… İnsanları havaya sokmak üzerine kurulu.

Şova dönük bir şey…

Evet şova dönük. Bedenleri sallamaya yönelik. Bizimkiler ruhları sarsmaya yönelikti. Şimdi bedenleri sallamak yeterli geliyor.

Siz Türk musikisiyle ve tangoyla büyümüşsünüz. Belki yokluklar çok daha fazlaymış o dönemde ama şimdi de uyaran mı çok fazla? Bilgisayar, teknoloji, televizyon…

Dikkati dağıtan çok fazla şey var değil mi? Sanatta interaktif olabilmek önemli. Radyo dinlerken daha çok interaktif olabiliyorsunuz. Televizyonda edilgensiniz. Size hazır sunuluyor her şey. Romandan filme çekilen senaryolar vardır. Hep romanı daha güzeldi dersiniz. Çünkü romanda yönetmen sizsiniz. Oradaki genç ve güzel kız ya da yakışıklı delikanlı sizin hayalinizde canlandırdığınız kişilerdir. İki tane fare gece yarısı sinemanın makine dairesine girmişler. Sabaha kadar filmi yemişler. Sabah biri ötekine sormuş, nasıl buldun kardeş? Romanı daha iyiydi demiş. Hakikaten romanı daha iyidir. Şarkılarda da öyledir. Radyodan dinlediğiniz, sanatçının yüzünü bile bilmediğiniz bir şey sizi daha çok etkiler. Resimde de çok fazla anlatmaktan yana değilim. Şarkıda da öyle. Bu şarkıyı şunun için yaptım, bunun için yaptım diye açıklama yapmak zarar verir. Sanat eseri, üzerine söz söylendikçe büyüsünden bir şey yitirir. Her bakan başka bir şey görür onda. Çünkü kendi içiyle bütünleşir. Sizin söylediğiniz gibi etraftan aldığımız çok sayıda uyaran bizi biraz pasifize etti. Benim bir inancım var, Çiğdem Talu ve Melih Kibar’la da paylaşmıştım o yıllarda, bir ülkenin popüler müziği o ülkenin klasik müziğinden veya folklorundan hayat bulmalıdır. O zaman çok köklü bir müzik oluşuyor. Bizim yaptığımız işler hep Türk müziğinin izlerini taşır. Sözler çok önemlidir. Sözün değeri yüzde 50’nin üzerindedir. Bizde söz bir ezgiyle buluştuğu zaman bin yıl yaşar. Ben inanmadığım hiçbir kelimeyi kullanmam şarkılarımda. İyi telaffuz etmeyeceğim hiçbir kelimeyi koymam şarkıya. Bu toprakların altyapısının üzerine modern her şeyi koyabilirsiniz. İngilizce de söyleseniz yine de sizdendir.

Günümüzün pop müzik örneklerinde bu yaklaşımı görüyor musunuz?

Yansıtanlar da var tabii ama yansıtmayanlar da çok. Saksıda çiçek yetiştirenler de çok. Oysa toprağa salmak lazım.

Onlar da gelip geçici oluyor herhalde.

Gelip geçici oluyor tabii. Mevsimlik çiçekler oluyorlar. Kendine göre onların da bir güzelliği var belki ama kalıcı şeyler yapmak, o coğrafyaya saygı duymakla olur. Bir başka ülkeye gittiğinizde de o ülkenin ezgilerini duymak istiyorsunuz. Toprakların bin yıldır söylenen ezgileri var. Onları yitirmemeliler.

Türk müziğinin, tiyatrosunun çok önemli isimleriyle aynı sahneleri paylaştınız. En çok kimleri özlüyorsunuz? Bugün aramızda olmayanlardan kimler geliyor aklınıza?

Geçen 40 yıl içinde gerçekten birçok sanatçı dostumla aynı sahneleri, aynı kulisleri paylaştım. Öğrencilik yıllarımda Kadıköy’de Ruhi Su’yla beraber çalışırdık. Muhteşem bir baritondu. Türkiye’de bir ilkti o. Cem Karaca’nın sesi beni çok etkilemişti. Barış Manço bir efsaneydi. Zeki Müren çok önemli bir sesti, Türk müziğinde. Onunla aynı kulisleri, aynı sahneyi paylaştım. Ondan seyirciye olan saygıyı, işine olan özeni öğrendim. Saz arkadaşlarını “hadi bakalım aslanlarım” diyerek uğurlardı sahneye. Akşam 11’de sahneye çıkardı ama 8’de gelirdi kulise. Kulisin ortalık bir mekânına masa koyardı ve orada desen çizerdi. Herkese laf atar, şakalaşırdı. Niçin erken geliyorsunuz dediğimde, kendimi sahneye hazırlıyorum derdi. İçeriyi dinlerdi; seyircinin reaksiyonlarını, repertuarı… Çok titiz ve özenliydi. Esmeray çok sevdiğim bir sesti benim. Daha birçok sanatçı dostum, arkadaşım var. Esin Engin benim birçok albümümün aranjmanını yapmıştı. Adile Naşit’i çok özlüyorum sonra! Egemen Bostancı’yı özlüyorum.

Biz sizin o güzelim parçalarınıza doymasak da merak ediyoruz, yeni albüm gelecek mi?

Gelecek. Yeni şarkılar hazırlıyoruz. Şimdi bir single yapalım diye düşündük. Single olursa birkaç ay içinde olur, yoksa sonbahara olur. Yeni şarkılar var. Murat Evgin’in besteleri var.

Heyecanla ve merakla bekliyoruz yeni albümü… Klasikleşmiş yapıtlara yenilerinin ekleneceğini bilmekten ve o özlemini duyduğumuz değerleri yüklenmiş yeni parçaların yaratılabildiğine tanıklık etmekten daha güzel ne olabilir?

CBRL Dergisi, 2010

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.