“Çağımız Edebiyatın Özüyle Çatışıyor”

“İncir Ağacı’nın Ölümü”, toplumsal gerçeklerimizin küçük ölçekli izdüşümü gibi. Özellikle, kitaba da adını veren “İncir Ağacı’nın Ölümü” isimli öykünün, günümüz Türkiye’sinin, “yazlıkçıların ilişkileri üzerinden” anlatımı olduğunu söyleyebiliriz… Erendiz Atasü’nün öykülerinde toplumsal olaylar ve politik gerçekler öykü mekânına yayılmış bir “sis gibi”. Bu anlamda yazar, dili de, kurguyu da ustalıkla kullanıyor. Hiçbir söz, öykü kahramanında iğreti durmuyor. Yazar, yerli yersiz söze karışıp, öykünün mesajını okura dikte etmiyor. Ama okur, okumanın ardından, öyküdeki mekânın dışına çıkıp, karakterlerin ötesindeki bir başka gerçeklik üzerine düşünürken buluyor kendini. Sanıyorum yazar bu anlamda amacına ulaşıyor. Erendiz Atasü’nün öyküleri simgelerle kurulu. Ancak ayağı yerden kesilmeyen öyküler aynı zamanda.

Erendiz Atasü, öykü ya da roman yazıp kenara çekilmeyen, aynı zamanda edebiyatımız üzerine düşünen, düşüncelerini her fırsatta açıklayan gerçek bir aydın. Söyleşimizi yeni öykü kitabı üzerine yapmış olsak da, onun düşünce evrenindeki öteki sokaklara da girmek, öykülerinin ardındaki felsefeyi kavramak istedim.

“Yeni öykü kitabınız ‘İncir Ağacının Ölümü’yle başlayalım… ‘İncir Ağacının Ölümü’ isimli öyküde yer alan karakterler hemen her yazlıkta karşımıza çıkabilecek tipler. Hiçbir tip iğreti durmuyor, hiçbir söz o tipte garipsenmiyor. Bunu başarabilmek için gerekli olan nedir? Yazarın, bir öyküde anlatılan karakterleri yakından gözlemlemesi mi gerekir yoksa bu bir perspektif meselesi ya da toplumla kurulan bağ ile ilgili bir şey midir?”

“İkisiyle de ilgili. Yazlık kooperatiflerde bir süre yaşadım. Oradaki ilişkileri gözlemledim. O nedenle birtakım gerçekçi izlenimlerim var. Ama tabii öyküyü yazarken o gerçekçi izlenimlerle Türkiye’nin genel durumu arasında bir bağ kuruyorsunuz. Bu, işin kurgusal yanı. Sembolik bir öykü aynı zamanda “İncir Ağacının Ölümü”. O bağı, yazarlık deneyimiyle ve bu ülkede olanlara dikkat eden bir aydın sorumluluğuyla kurabiliyorsunuz. Onun için ikisi de etkili.”

“Sembolik dediniz. Öykü, Türkiye’nin küçük ölçekteki bir örneği gibi. Kapıcı Zebercet’in önlenemez yükselişi de tek başına bir kapıcının öyküsü gibi görünse de toplumsal bir harita çıkarıyor aslında. Bu öyküye özgü bir şey miydir yoksa romanda da aynı tarzı yakalamaktan yana mısınız?”

“Küçük öykünün erdemlerinden birisi bu. Hayattan bir kesit aldığınız zaman orada başka türlü ifade edemediğiniz karmaşık ilişkilerin iç yüzünü sembollerle ifade edebiliyorsunuz. Öykünün karmaşık durumları böyle anlatma özelliği var. Romana gelince… Bunu ‘Açıkoturumlar Çağı’nda yapmaya çalıştım. Bir Türkiye panoraması çizmeye çalıştım. Bunu romanda yapabilmenin zorluğu şurada; o kadar karmaşık bir dönemde yaşıyoruz ki burnunuzun ötesini göremiyorsunuz. Roman türünün belki kendi iç dinamikliğinden olacak, sadece bugünü çizmeniz ne yazara ne okura tam olarak yetebiliyor. Sanki biraz geleceğe dair bir şey söylemeniz gerekiyor. ‘Açıkoturumlar Çağı’nda ben onu hissettim. Kafamdaki son, sürekli değişiyordu. Sonunda belirsiz bir sonda karar kıldım, yapacağım en doğru iş oydu. Bir de süreçleri incelediğinize göre bütün o pisliği yazabilmeniz lazım. Ama o kadar büyük dolaplar dönüyor ki onları tek bir kişinin zihnine sığdırabilmesi bile çok zor. Oysa öyküde yaptığınız, o büyük dolapların küçük izdüşümlerini yakalamaktır. Geri kalanını okur kendi kafasında tamamlar. Öykünün böyle bir avantajı olduğunu ben de bu Zebercet ve İncir Ağacı öykülerini yazarken keşfettim.”

“Öykü ve roman karşılaştırmasına başlamışken, romanın daha zor bir tür olduğu, öykününse daha basit olduğu gibi bir kanı vardır genellikle. Türler arasında bu tür bir kıyaslama doğru mudur sizce? Biri kısa öteki uzun diye biri öbüründen zordur denilebilir mi?”

“Böyle bir ilişki kurmak doğru olmaz. Küçük hikâyelerde çok şey ifade etmek hakikaten bir yazarlık becerisi istiyor. Bu öyküyü ben 20 sene önce yazmaya kalkışsaydım çok zorlanırdım. Fazla zorlanmadan yazdığım bir öykü oldu. Yazarlık becerisiyle ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum bunun. Roman hakikaten yazarı hırpalayan bir şey. Eğer hakkıyla bir konuyu irdelemek istiyorsanız, dilinize, edebiyatınıza bir katkıda bulunmak, o edebiyatta bir iz bırakmak, kültür hayatına bir şey katmak istiyorsanız, roman çok hırpalayıcı. Çünkü onu kafanızda ikinci bir hayat gibi kurguluyorsunuz. Âdeta şizofrenik bir süreç yaşıyorsunuz. Kafanızda bambaşka ilişkiler yaşıyorsunuz, bambaşka insanlarla berabersiniz, aynı zamanda gündelik hayatınızı da yürütmek zorundasınız. Bunun çatışkısı yazarı hırpalıyor. Romanın bence esas zorluğu bu.”

“Politik duruşunuz, dünya görüşünüz satır aralarında kendini hissettiriyor. Çokça tartışılan bir meseledir. Politika ve sanat ilişkisi. Kimi yapıtlar vardır okura âdeta bir düşünceyi dikte eder. Siz bu hataya düşmemeyi nasıl başarıyorsunuz? Dili mi kullanıyorsunuz, anlatım biçimlerini mi kullanıyorsunuz…”

“Bana göre bir yazarın, hele bu karmaşık siyasal ortamda kesin bir siyasi tavrı olması gerekir. Ama bunu slogancı bir şekilde aksettirirseniz, yazdığınız edebiyat olmaz. Bu bir bakış açısıdır. Bu bakış açısıyla insanları anlatmaktır… Edebiyatın tek bir konusu var; o da insan. O bakış açısı bir tür sis gibi çizdiğiniz manzaraya yayılır. Ama orada kesin bir çizgi gibi, parlak bir renk gibi belirmez. İnsanları yorumlarken, olayları yorumlarken siyasi duruşunuz etkili olur. Yazdığınız metinden ayrışmamalıdır o. Farklı insanları yansıtabilmek, farklı insanların çelişkili taraflarını yansıtabilmek önemli. Hayatın çoğulluğunu yaratabilmek önemli. Dilde tabii çok yargılayıcı sözcükler kullanmamak önemli.”

“ ‘Yazar, edebiyatın asal işlevinden -gerçeğe ulaşabilme tutkusu uğruna, bir çocuğun önyargısız, dürüst merakıyla ve bir bilgenin kavrayışıyla soru sorabilme yetisinden- vazgeçmediği, daha doğrusu bu işleve yükselebildiği sürece, toplumsal devinimin ‘insan’ın içsel evrenindeki yansımalarını yakalayacaktır. Büyük bir yazarı iyi bir yazardan ayıran belki de bu özelliğidir’ diyorsunuz. İyi yazar-kötü yazar ayrımı değil, iyi yazar ile büyük yazar arasında ayrım yapıyorsunuz… Bunu konuşalım mı biraz?”

“İyi yazar, edebi özellikleri kullanabilen bir yazardır. İyi kurgu yapar, kişilikleri canlı çizer, dilini uygun bir şekilde kullanır… Büyük yazar, bütün bunları yapar ama onların arkasında başka türlü dile getirilmesi zor bir gerçeğe ulaşır. İnsan ilişkilerinin arka planına, insan duygu ve düşüncesinin, ruhunun karmaşıklığına, çelişkilerine ulaşabilir. Yaşadığı devrin bize gerçekçi veya simgesel esasını iletebilir. Kafka’yı düşünün. Kafka’nın yazdıklarını simgesel olarak algıladığınız zaman yaşadığı dönemin, hatta yaşadığı dönemi izleyecek olan dönemin o kötücül ruhunu yakalayabilmiştir. İşte büyük bir yazar. Dostoyevski keza kendi yaşadığı dönemin o parçalanmalarını ve o parçalanmaların sonucunda yakın gelecekte neler olabileceğini bize iletmiştir. Thomas Mann, Flaubert, Balzac, bunlar siyasi olarak solda insanlar değildir ama toplumsal ilişkilerin insanlara neler yaptığını çok güzel görebilmişlerdir. Dönemin burjuva hayatının en yaman eleştirilerini yapmışlardır.”

“ ‘Operada Bir Gece’ isimli öykünüz etkileyici. Artık köşesine çekilmiş, kıymeti bilinmeyen bir yazarın öyküsü. Öyküde bugünün ‘revaçta olan’ yazar anlayışına yönelik bir eleştiri var. Diyorsunuz ki, ‘Şimdilerde yazar, yazdıklarıyla değil, hayatı, alışkanlıkları, giyimi kuşamı, küstahlığı, parasal gücüyle sıra dışına çıkan bir garibet olmalıydı’. Günümüzde yazarlar mankenlerle aynı podyumda yürüyen ‘ünlüler’e mi dönüştü sizce? Böyle bir yazar tipi çıktı gibi geliyor bana. Bu sorunun kaynağında ne olduğunu düşünüyorsunuz? Görüntü dünyasının bir ürünü olabilir mi?”

“Yaşadığımız çağın etkisi. Andy Warhol’un bir sözü vardır, ‘Gelecekte herkes sadece 15 saniye meşhur olacak’ diye. Görselliğin günümüzün ‘Yeni Dünya Düzeni’nde kötüye kullanılmasının etkisi diye düşünüyorum ben. Parasal iktidar odakları tarafından kötüye kullanılması. Bu ne getiriyor bize; bir medya bombardımanı, bir imaj bombardımanı. İmajın arkasındaki gerçekle meşgul değiliz, sadece o imajla meşgulüz, o da bizi serseme çeviriyor. Beş dakika sonra onu da unutuyoruz ve canımız yeni bir imaj istiyor. Böyle bir çağ zaten edebiyatın özüyle çatışıyor. Edebiyat kalıcı bir şeyler geride bırakmak isteyen ve yaşamda kalıcı olanı yakalamak isteyen bir sanat türü. Bu dönemin ruhuyla tümüyle zıt. Gerek Türk edebiyatı için, gerek dünya edebiyatı için endişe duyuyorum. Yazar dikkat çekebilmek için birtakım edebiyat dışı yollara başvurmak zorunda hissediyor kendini. Çünkü gürültüye gideceğine inanıyor. Öyle de oluyor. Demin söylediniz; birçok yazar okunmaz oldu, adları anılmaz oldu. Oysa onlar da değerli kimselerdi ve değerli yapıtlar bıraktılar. Bugün okunanlar da on yıl sonra okunmayacak. O zamanın daha gözde insanları okunacak. Bu, yazarı bir çıkmaza itiyor tabii. Yazar enerjisini kendisini tanıtmaya verdiği zaman geriye yaratma enerjisi olarak fazla bir şey kalmıyor. Bugün edebiyat kamuoyunca seçkin yazarlarımız olarak bilinen isimlerin son yapıtları, eski yapıtlarına göre daha gelişmiş, daha olgun yapıtlar değil, daha geriye gitmiş yapıtlar. Bu bana çok acı veriyor. Bunların arasında çok sevdiğim ve methettiğim yazarlar da var. Bunu kimse dile getirmiyor. Böyle olunca bunu yazar da fark etmiyor. Eleştiri kurumunun bir uyarı görevi yapması lazım. İnsanları karalaması lazım demiyorum. Yapıcı bir eleştiriyle uyarıda bulunup onları tırnak içinde ‘doğru yola çekmesi’ lazım.”

“Eski yazarların, geleneksel olanın rafa kaldırılması, bu hızlı tüketimle mi ilgili?”

“Evet onunla çok ilgili. Bizim göçebe ruhlu bir toplum olmamızla ilgili. İki yüz yıllık gecikmemizi atamıyoruz. Matbaanın bizim hayatımıza girmesi, icadından aşağı yukarı iki yüz yıl sonradır. Bu, örgün eğitimin iki yüz yıl gecikmesi demek, okumanın yaygınlaşmasının iki yüz yıl gecikmesi demek, aydınlanmanın iki yüz yıl gecikmesi demek, bunun etkisini üzerimizden atamıyoruz. Hem eskiye sahip çıkıp, hem bugünü takip edip, hem gelecek üstüne düşünmeyi, bu iki yüz yıllık gecikmeden dolayı yapamıyoruz. Sürekli göçler yaşamış bir toplumuz biz. Osmanlı yıkılırken kaybedilen topraklardan göç, kapitalistleşme döneminde kırsaldan büyükşehire göç, derken Almanya’ya göç, derken terör var yine göç… Göçebe, mazisini götüremiyor yanında.”

“Yapıcı eleştirinin eksikliğinden söz ettiniz. Eleştiri kurumu dediniz. Türkiye’de edebiyat alanında bir eleştiri kurumundan söz edilebilir mi bugün?”

“Ne yazık ki söz edilemez. Edebiyat kamuoyunun saygın eleştirmenler olarak bildiği kişilerin bir kısmı vefat etti, bir kısmı kendini emekliye sevk etti. Bunu da anlayışla karşılamak lazım, çünkü çok nankör bir iş eleştirmenlik. Kimseye yaranamıyorsunuz. Her şeyin paraya dönüştüğü ortamda eleştirmen nasıl gelişecek? Özgür olacak ki dilediği gibi yazabilsin, başka nasıl olacak? Bütün bu koşullar eleştiriyi neredeyse yok etti. Kitap tanıtımı var, ama eleştiri yok.”

“Bugün yazarlık mesleğinde yaşanılanın bir tür tekelleşme olduğunu söylüyorsunuz. Burada yayınevlerinin tekelleşmesinden mi söz ediyorsunuz?”

“Küçük ve bağımsız üretici, küçük ve bağımsız tüccar hayattan siliniyor. Dürüst rekabetin silinmesi anlamına da geliyor bu. Yayınevleri de tekelleşiyor.”

“Bir centilmenlik anlaşması öneriyorsunuz yazarlar arasında. Günümüz yazar kuşağının silineceği konusunda da bir uyarıda bulunuyorsunuz…”

“Edebiyat reklamında ya da herhangi bir sanat reklamında bir tür deontoloji olmasından yanayım ben. Bir tür meslek ahlakı olmalı. Arkadaşlar diyor ki, yazar olmak tam anlamıyla bir meslek erbabı olmak demek değil! Ama eğer reklamı daha çok satmak için yapıyorsan para kazanmak için yapıyorsun demektir. Para kazınıyorsan bal gibi meslektir bu. Birtakım ilkelere ihtiyaç var. İlkeleri kim koyacak? Bir araya gelip olumlu bir şeyler yapabilme özelliğimizi son yıllarda kaybettik. Acil durumlarda bir araya geliyoruz, o durum geçince yine küçük köşelerimize çekiliyoruz. Dayanışmayı unutup birbirimizi yiyoruz. Onun için çok ümitli değilim.”

“Özlemek isimli öykünüzde şöyle bir cümle var: ‘Köksüz hissediyorum diyecekti adam, duygularını çözümleyebilseydi, köksüz ve yönsüz’. Köksüzlük ve yönsüzlük yan yana gelince şaşırtıyor. Çünkü kökü olmak, bir yere kıpırdayamamak duygusunu çağrıştırıyor; en azından fiziki koşullar gereği. Köksüzlüğün günümüzün temel meselelerinden biri olduğunu düşünüyorum. İnsan ilişkilerinde, ülkeyle kurulan ilişkide, sanat dalının kendi kökleriyle kurduğu ilişkide… Köksüzlüğün getirdiği bir şey midir sizce yönsüzlük?”

“Kök kelimesini burada tabii metaforik anlamda kullanıyoruz. Geçmişle ilişkide olmak, geçmişten haberdar olmak, geçmişteki bazı değerleri özümsemiş olmak anlamında kullanıyoruz. Bir ağaç düşünün. Tamam kökleri toprağın derinlerinde ama dalları nerelere gidiyor… Ama kökü olmayan, yine aynı metafordan devam edelim, bir yaprak düşünün. Savrulup gidiyor. Evlilikte, sevgi ilişkilerinde çok yaşanır, bir sürü sorunla karşılaşır insanlar, anlayamazlar birbirlerini. Oysa karşısındakinin çocukluk yaralarıdır yüzleştiği. Kendisinin çocukluk yaralarıdır. Sadece şimdi olan bir şey değildir. Geçmişi bilmezseniz şimdiki durumunuzu kavrayamazsınız. Şimdiki durumu kavrayamazsanız nereye yöneleceğinizi nasıl bileceksiniz?”

“Tarih bitti, tarihin sonu geldi diyorlar…”

“Evet tarih bitti diyorlar, herkes köksüz kalsın ve bir yaprak gibi siyasal ve de parasal gücün önünde sürüklensin… Tarihin sonu! İnsanlık bitmeden tarih biter mi?”

“Kadın olmanız ve kadınlık sizin edebiyatınıza da yansıyan bir özellik. Bunu göğsünüzü gere gere de söylüyorsunuz. Bir yazınızın başlığı ‘Kadın Edebiyatı / Kadınların Edebiyatı’…”

“Kadının her konuda, her toplum kesiminde, her uygarlıkta daha şanssız bir köşede kaldığını unutmadan yazmaktır kadın edebiyatından anladığım. Varsıl çevre kadınıyla yoksul çevre kadınını kıyasladığınız zaman, varsıl çevre kadını için bunun neresi şanssız dersiniz. Ama varsıl çevrenin kadınıyla erkeğini kıyasladığınız zaman o kadına ait şanssızlıkları görebilirsiniz. Yazarın kimliği çok katmanlıdır elbette. Her kadının kadın kimliğiyle yazması şart değil ama ben kadın kimliğimi unutmadan yazıyorum. Ataerkil konumları eleştirmek için yazıyorum. Bizim edebiyatımızdaki temel eksikliklerden bir tanesi budur.”

“Şöyle bir kanı var, erkek yazarlar kadınların iç dünyasını anlatabiliyor da, kadın yazarlar erkeklerin iç dünyasını yeterince yansıtamıyor…”

“Bu bence çok yanlış. Fiiliyatta bunun tam tersi oluyor. Erkeğin iç dünyasını çok iyi yansıtan iki öykü geldi aklıma hemen. Biri, Peride Celal’in hikâyesidir. Sanıyorum Don Juan’dır adı. İkincisi de Pınar Kür’ün bir hikâyesidir. İkisi de erkeğe dair mükemmel birer psikolojik analizdir. Kadınları anlatmaya gelince… Kadınları anlatmak erkek yazarlarımız açısından sorunlu. Gene çok parlak iki örnek vereceğim. Birisi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Huzur’udur. ‘Huzur’ büyük bir romandır. Ama Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Huzur’da kendi karakterini anlamaz. Köy hayatını anlatan büyük romancılarımızdan Yaşar Kemal’de güzel incelenmiş olan yaşlı kadındır. Genç kadınlar pek yoktur. Fakir Baykurt’ta da öyledir. Genç kadınlar ihmal edilmiştir. Cinselliği fiilen yaşayan kadınların iç dünyası pek çizilmemiştir. Bana göre erkeklerin iç dünyasını anlatmak gözlem yeteneği gelişmiş bir kadın için hiç zor değildir. Erkekler o kadar karmaşık değil, kadınlar daha karmaşık.”

“Önünüzdeki proje ne? Yine öykü kitabı mı?”

“Bu ara gene öykü yazıyorum. Birkaç tane yazdım. Bu hızla gidersem bir yıl içinde yeni bir öykü kitabı hazır olabilir. Şimdi biraz çuvaldızı yazarlara batırmak istiyorum. Günümüzdeki bu ruhsuz hayatı, hem ona eleştirel bakıp, hem de güzel bir edebiyat yaratarak niye yansıtamıyor yazarlarımız?”

“O ruhsuz dünyanın parçası olunca onun dışına çıkıp bakmak zor oluyordur belki…”

“Ama ruhsuz dünyanın parçası olmamamız gerekiyor. Yazarlar bir toplumun hem gerçek anlamda belleği, hem de gerçek anlamda vicdanı olacaklarsa, o zaman o ruhsuzluktan biraz çekilmek gerekiyor…”

Söyleşinin başında Atasü’nün gerçek bir aydın olduğunu söylemiştim. “Çuvaldızı biraz da yazarlara batırmak” da aydın sorumluluğunun bir gereği olmalı. Atasü’nün bütün kliklerin dışına çıkarak, doğru bildiğini savunmasının ardında tek bir kaygı olabilir: Edebiyatı yaşatmak!

 

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.