“Sorgulamadan Okuduklarımız, Ruhumuza Değmeden Gelip Geçer”

Emin Özdemir öncelikle iyi bir okur… Öyle ki, “denemesel anlatı” kitabını okuduklarıyla örüyor. Edebiyat tarihinin unutulmaz yapıtları, yazarları ve kahramanları ölüm, aşk ve tutku temalarının etrafında buluşuyor. Bu buluşmaya rehberlik eden Özdemir, böylece bu yapıtlara yeni bir pencereden bütünlük içinde bakmamızı sağlıyor.

Irmak Zileli: Can Yayınları, kitabınızın türünü kapakta “deneme” olarak belirtmiş; sizse “denemesel anlatı” olarak adlandırıyorsunuz. Önce bu ikisi arasındaki ayrımı sorarak başlayayım söyleşimize.

Emin Özdemir: Denemesel anlatı, denemeye özgü sorma, sorgulama, düşündürme, yorumlama gibi nitelikleri içinde barındırır. Ancak bunlar, anlatımın akışkanlığı içinde eritilerek verilir. Sözgelimi, “ölüm” ya da “aşk” deneme türünün babası sayılan Montaigne’den bu yana birçok denemecinin demirbaş konularındandır. Benim kitabımda da ele alınmıştır bu konular; bir bakıma kendinden öncekilerle izleksel bir kan bağı da vardır. Ne var ki bunlar, bir anlatı örüntüsüyle işlenmiştir. Deneme havası ya da “denemesel söylem”, bir renk, bir esinti olarak kalmış, kitap, bütünüyle anlatı olarak kurgulanmıştır. Kendimi “anlatıcı özne” işleviyle kitabın odağına yerleştirirken kitaplığımı da “anlatı mekânı” olarak seçtim. Böylece kitabın içeriğini oluşturan duygular, düşünceler, düşler, olaylar, olgular, kişiler ve kişisel serüvenler belli bir yerde, belli bir zaman dilimi içinde anlatısal bir söyleme dönüştü. Böylece ortaya bir “denemesel anlatı” çıktı.

Irmak Zileli: Kitabınızın adı ilginç, ilginç olduğu kadar da kuşatıcı bir ad. Üç ana bölümde ele aldığınız “ölüm”, “sevgi”, “tutku”, insanoğlunun duygu haritası içinde geniş bir yer tutar. Bu temel duyguları işlerken dünya ve Türk edebiyatından birçok örnek metin alıntılamışsınız. Bu metinleri nasıl bir araya getirdiniz? Okurken, bunları ileride kullanırım düşüncesiyle mi seçip biriktirdiniz, yoksa kitabı yazarken sizde iz bırakmış olanlar mı öne çıktı?

Emin Özdemir: İnsanoğlu, duygular yumağıdır. Neler yoktur bu yumakta! İç içe geçmiş, birbirini besleyen ya da doğuran korkular, tutkular, sevgiler, seviler, öfkeler, acılar, kıskançlıklar… Bu yumağı açma, adlandırıp anlamlandırma da çağların akışı içinde her gerçek sanatçının temel yönelimi olmuştur. İşte bu yönelimin ürünü, insan odaklı yapıt ve yaratıları okurken beni etkileyen, belleğimde, yüreğimde iz bırakanlardan notlar almış; bölümler, kesitler saptamışımdır. Okuma yöntemimin bende yarattığı bir alışkanlıktır bu. İlkokul öğretmenliğinden başlayan, üniversite öğretim görevliliğine değin uzanan altmış yıllık meslek yaşamım var. Derslerimde, öğrencilerimi insan yüreğini yazınsal ve güzelduyusal bir söylemle yansıtan, etkileyeceğini düşündüğüm metinlerle yüz yüze getirmeye çalıştım. Kitaptaki alıntıların bir bölümü o çalışmalardan kalmadır. Büyük bir bölümüyse yazma süreci içinde çağrışımların, anıştırmaların ürünüdür. Söylemek bile fazla; yazma, çağrışımsal bir süreçtir. Sözcükler, düşünceler, duygular, adlar birbirini çağrıştırır. Diyelim ki José Saramago’nun “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” adlı yapıtında ölümün ve ölümsüzlüğün değişik yüzlerini düşünüyorum; orada geçen bir söz ya da davranış, belleğimin derinliklerine gömülmüş bir başka yapıtı, Tolstoy’un “İvan İlyiç’in Ölümü”nü çağrıştırıyor. Böylece aralarında izleksel bağıntı olan yapıt ve yaratılar arasında bir yolculuğa çıkıyorum. “İnsan Yüreğine Yolculuk” böyle bir çağrışımlar dünyasının yumağıdır.

Irmak Zileli: Zengin bir kitaplığınızın olduğunu, kitapların da çoğunu okuduğunuzu anlıyoruz. Adnan Binyazar da sizin “iyi bir okur olduğunuzu” vurguluyor. Okuma serüveninizden biraz söz eder misiniz? Bir de Binyazar’la yaptığımız söyleşide ona “Nasıl yazar olunur?” sorusunu sormuştuk, sorumuzu “Okuyarak,” diye yanıtlamıştı. Size göre de böyle mi bu?

Emin Özdemir: Okuma, yazmadan önce gelen, çok yönlü, duygusal ve düşünsel boyutlu bir etkinliktir. Kişiliğimizi kuran, oluşturan bir edimdir. Bundan da öte yazmaya, yaratmaya giden yolun çıkış noktasıdır. Ben altmış yıldır kitaplarla yaşıyorum. Bu, Köy Enstitüsü’nde öğrenciyken başladı. Köy Enstitülerinde kitap, ekmekle eşdeğerliydi. Her gün serbest okuma saatlerimiz vardı. Bu saatlerde Türk ve dünya yazarlarından seçtiğimiz kitapları okur, tartışırdık. Önceleri Esat Mahmut Karakurt, Mahmut Yesari, Reşat Nuri, Halide Edip, Yakup Kadri Karaosmanoğlu derken Gorki, Dostoyevski, Balzac, İstirati, Pearl Buck, Stendhal, Tolstoy, Dickens… gibi adlarla tanıştık. Böylece yeme, içme, soluk alıp verme gibi bir gereksinim haline geldi bizde okuma. Bu gereksinimi öğrencilerimde de uyandırmaya çalıştım. Öte yandan okurluk donanımının nelerden oluştuğunu, iyi bir okurun hangi becerileri edinmesi gerektiğini gösteren, bunu metinlere dayalı uygulamalı bir biçimde yansıtan kitaplar yazdım: “Okuma Sanatı”, “Eleştirel Okuma”, “Okuma ve Metin İnceleme Teknikleri”… gibi.

Irmak Zileli: Kitabınız üç ana bölümden, her bölüm de kendi içinde bölümcüklerden oluşuyor. Bunlar birbirine eklemlenmiş: öyle ki bir bölümcüğün son cümlesi, bir sonrakinin ilk cümlesi oluyor. Ele aldığınız ölüm, sevgi, tutku gibi temalar bileşik kaplar örneği, birbirine geçiyor. Neden böyle bir yöntemi seçtiniz?

Emin Özdemir: Bu, kitabın nesnesine, başka bir deyişle insan yüreğine bağlı bir olgu. Çünkü insan yüreğine yapılmış yolculuklardan kesitler içeriyor bu kitap. Yüreğimiz, duygularımızın ülkesidir. Duygularımız arasında aşılmaz duvarlar yoktur; birbirinden bağımsız değildir. Sevgiyle tutku, tutkuyla korku, kıskançlıkla kuşku, aşkla acı iç içedir. Kitabı okurken görmüşsünüzdür. İktidar tutkusu, ölümlere, öldürümlere yönlendirir insanı. Öldüreni ya da öldürteni de korkunun, kuşkunun kör kuyusuna düşürür. Hürrem Sultan’ın, Macbeth’in dramını anımsayın, bıçak sırtında bir yaşamları vardır. Aşk da böyle değil midir? Çoğu sevgililer ölümde buluşurlar ancak. Bu durum, ister istemez kitabın kurgusunu da etkiledi büyük ölçüde. Geçişimli anlatım yöntemini seçişimin baş nedeni budur. Bir başka yönüyle de denemesel anlatının bir gereğidir bu seçim.

Irmak Zileli: Kitabınızda değişik kurgulamalara başvurmuşsunuz. Düz öykülemenin yanı sıra yazarlar, ozanlar, roman ve öykü kişileri kitaplığınızda sizinle yüz yüze konuşmaya geliyorlar. Bu da hem anlatımı renklendiriyor, hem de kitabın okunurluğunu kolaylaştırıyor. Neden böyle bir yolu seçtiniz?

Emin Özdemir: Doğru. Kitap boyunca farklı kurgulamalara yer verdim. Düşlemsel kurgulamalardan yararlandım. Sizin de belirttiniz gibi bu kurgusal çeşitlilik, anlatımı tekdüzelikten kurtarıyor, söylenenlerin daha kolay kavranılmasını sağlıyor. Çünkü düşlemsel öğeler, gerçeklere yeni boyutlar kazandırır. Diyelim ki “İnsan doğası, onun duygu dünyası kökten bir değişime uğrar mı? Ölüm karşısında insanların tepkisi zamanın akışı içinde hep aynı mı kalmıştır?” türünden sorular takılıyor kafama. Bunları yanıtlamada zorlanıyorum ya da soru üzerine düşündüklerimin doğruluğundan kuşkuya düşüyorum. Böyle durumlarda beni soruların burgacından kurtarmak için bir yazar, bir roman kişisi çıkageliyor; başlıyoruz söyleşmeye. Bir Homeros’la, bir Borges’le yüz yüze konuşmanın tadını düşünün. İnsanoğlunun yüreğindeki karanlığı, vahşete yatkınlığını somutlayan Kurtz’u dinlerken ürperiyor insan. Diyeceğim, bu kurgusal çeşitlilik biraz da yaptığım çalışmanın doğasından kaynaklandı. Bilmem dikkatinizi çekti mi; son yıllarda yazarlar, ozanlar için “kendi yaratılarından örnekler okuma toplantıları” düzenleniyor. Yazarlar, ozanlar, ürünlerini dinleyicilere kendileri sunuyorlar. Bundan esinlenerek ben de kitapta böyle bir toplantı düzenledim. Tolstoy, Luis Ferdinand Céline, Yaşar Kemal, Semyon Gudzenko, Nikiforus Vrettakos ve Nicolas Guillen gibi yazarları, ozanları masalsı bir ortam içinde bir araya getirdim. Savaşların ölümlere nasıl yol açtığını, insan yüreğini nasıl allak bullak ettiğini; korkunun, öfkenin ruhları nasıl karartıp yaraladığını anlatan yazılar, şiirler okudular o toplantıda.

Düşlemsel kurgulama, yazarlarla, onların yarattığı kişilerle dertleşip konuşma bana özgü bir buluş değildir. Öteden beri romanlarda, öykülerde ve oyunlarda kullanılagelmiştir bu. Çok bilinen bir örnek vereyim: Luigi Pirandello’nun “Altı Şahıs Yazarını Arıyor” adlı yapıtı. Nurullah Ataç da kimi denemelerinde düşsel kişiler yaratarak bu yoldan yaralanmıştır. Kitabımdaki düşsel görüşmelerin büyük ölçüde yalın, senli benli bir hava içinde geçmesine özen gösterdiğimi de vurgulamalıyım…

Irmak Zileli: Anlatımınızda öz Türkçe sözcükler ağır basıyor. Günümüz yazın dilinde pek tercih edilen bir yol değil bu; ama uzmanlık alanınızın Türkçe olduğunu biliyorum. Öz Türkçeciliğe ve dil devrimine yaklaşımınızı açıklar mısınız?

Emin Özdemir: Olabildiğince yalın ve akıcı bir anlatım düzeyi tutturmayı amaçladım; çünkü kolay okunabilirliğin baş koşullarıdır bunlar. Amacıma ulaşıp ulaşmadığım konusunda bir şey diyemem; amaçlamak ayrı şey, onu gerçekleştirmek ayrı. Bir noktaya değineyim: Bizde “yalınlık” çok ters anlaşılıyor; daha doğrusu “yalınkatlık” diye algılanıyor. Yalınlık, sözcükleri seçmeye, Türkçe sözcüklerle düşünmeye bağlı dilsel güzelliğin bir niteliğidir, yalınkatlıksa anlatım ilkelliğinin… Yalınlık, yoğunlaştırıcı söylemin sonucudur, yalınkatlıksa sığlığın, yüzeyselliğin. Övünmek için söylemiyorum; ama Türkçenin sorunları üzerinde çok çalıştım. Yaşamımı, “dile ve Türkçeye adanmış bir yaşam” olarak tanımlıyorum. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda yıllarca yönetim kurulu üyesi, Terim Kolu Başkanı olarak çalıştım. Bugün kullandığımız seçenek, sözel, alıntı, düşlem gibi kimi sözcüklerin ad babasıyım. Dil devriminin uygulamadaki adı olan özleştirmeciliği ya da öz Türkçeciliği, dilimizin kendi öz değerlerine kavuşması, varsıllaşıp gelişmesi eylemi diye algılıyorum. Dil devrimi, Atatürk devrimlerinin odak noktasıdır. Çünkü ulusal bilincimizi besleyen, diri tutan en büyük güç dilimizdir. Bu da onun yabancı sözcüklerden arınıp kendi öz değerlerine kavuşmasıyla gerçekleşmiştir. Şunu da anımsamak gerek: İnsan, ancak tek bir dilde, kendi öz dilinde açık seçik duyar, açık seçik düşünebilir. Bu nedenle anadilini hor gören, dil belleğini onun soluğuyla biçimlendirmemiş bir kimse, o dilin yazarı, ozanı olamaz. Sözgelimi, romanlarını İngilizce yazıp sonra bunu Türkçeye çevirten bir yazar, bana göre Türkçenin romancısı değildir. Unutmayalım ki ulusların değil, dillerin yazarları ozanları vardır. Bir yazar, hangi dilde yazıyor, hangi dilde üretiyorsa, ulusallığı ne olursa olsun, o dilin ürünüdür.

Irmak Zileli: Kitabınızın “Sözcüklere Sığınmak” başlıklı bölümünde, yazmanın yaşamdaki acılara katlanmanın bir yolu olduğunu söylüyorsunuz. Bir tür sığınak sayıyorsunuz yazma eylemini…

Emin Özdemir: Evet. Ben kurmacasal metinlerden çok, kullanmalık metinler ürettim. Bu yargım, kurmaca yazarlarına yöneliktir. Kurmacasal boyutlu kimi denemelerimi oluştururken bunu, –sözcüklere dökülmüş acıların, çekilerin evcilleştiğini– gördüm. Bir bakıma okuma için de böyledir bu. Okuyarak da yaşamda yüz yüze geldiğimiz güçlükleri daha bir dirençle karşılayabiliriz. Çünkü yazma gibi okuma da bizi özgür kılar, dış dünyamızdaki karanlıkları aydınlığa dönüştürür. Bu bağlamda, tıpkı bir paranın iki yüzü gibi okumayı yazmaktan ayrı düşünemiyorum. Şu da var, yazıya dökülen her duygu, (acı, özlem, korku, düş…) görsel bir boyut kazanır. Yaşamı katlanılır kılması da, yazının, daha kuşatımlı bir deyişle, edebiyatın doğasından gelir. Kitabımda da birkaç kez tanıklığına başvurduğum Fernando Pessoa, “Huzursuzluğun Kitabı”nda şöyle belirtiyor bunu: “Edebiyat –sanat ve düşüncenin o birleşimi, gerçekliği lekelemeyen o icraat– bence insanoğlunun, uğrunda var gücüyle uğraşması gereken amaçtır. (…) Bana öyle geliyor ki bir şey söylediğimizde o şeyin bütün erdemini korumuş, ürkütücü gücünü ise elinden almış oluruz. Kırlar kelimelere döküldüğünde barındırdığı yeşilliklerden daha yeşil hale gelir. Çiçekler hayal gücünün uzamında resmederek anlattığımızda, hücresel yaşamda asla olmayacak kadar uzun ömürlü renklere bürünürler.” Edebiyatın birbirini tümleyen iki yakasının, okuma ve yazmanın, sığınak oluşu da yaşadığımız gerçeklere sözcüklerin kattığı renkten, anlamdan gelmiyor mu?

Irmak Zileli: Denemenin belirleyici özelliklerinden biri de, denemecinin kendi benini gizlemeden metnine yansıtmasıdır; deneme “ben odaklı” bir yazı türüdür. Oysa siz kendinizi arka plana çekiyor, daha çok başka yazarları konuşturuyorsunuz. Siz ne düşünüyor, ne duyuyorsunuz? Okur bundan tam emin olamıyor. Bu da bilinçli bir seçim midir?

Emin Özdemir: Öyledir; deneme Ataç’ın da dediği gibi “benin ülkesi”dir. Denemeci anlattığı her şeyi “ben”in süzgecinden geçirerek yansıtır. Kitabımda böyle bir yönelim yok gibi. Bu, onun, öncelikle safkan bir deneme olmayışıyla ilgilidir, sonra da, konuştuğum, dertleştiğim gerçek ve kurmacasal kişilerin söylediklerini paylaşıp paylaşmamamla… Dolaylı da olsa anlatıcı özne olarak anlatılanların içindeyim. Kuşkusuz, yapmak istediklerimle denk düştüğü için bilerek böyle bir yolu yeğledim.

Ne kadar yerinde bir seçim! Çünkü, bir araştırmacı titizliğine ve edebiyatçı derinliğine sahip denemeler bunlar. Okuru öznelliğin sularında boğmuyor, nesnelliğin kuru anlatımına da hapsetmiyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.