Aşk filmlerini çekerken çok büyük rahatsızlık duyuyordum…

Kahramanlık destanlarının sinemadaki yüzü. Etkileyici bakışlarıyla kadınların aklını başından alan jön. Yakışıklılığıyla olduğu kadar yeteneğiyle de Türk sinemasının en çok aranan yüzü, Cüneyt Arkın. Bunlar, onu tanımadan, görmeden bildiğimiz gerçekler. Ama bir de yüz yüze gelince farkına varılan bir Cüneyt Arkın var. Duygulu, içli. Biraz hüzünlü. Beyaz perdeye yansıyan çapkın bakışların içinde meğer bir de bu varmış. İnsanın içine işleyen bir hüzün. Sevgiyi hayatının en başköşesine yerleştirmiş biri Cüneyt Arkın. Bazen bir insana, bazen bir hayvana, bazen doğaya, bitkiye, sanata… Gemisini kurtaran kaptan olmamış hiç. Toplumun dertlerine tasalarına merhem aramış hep. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığının pençesindeki gençlere yardım eli uzatmış. Tüm bunların beslendiği nokta işte o. Sevgiyle bakmak hayata. Hekimliği sevmiş olması da ondan. İnsanın acısını dindirmekten daha büyük mutluluk yok Cüneyt Arkın için. Sanat da bir nebze bunun yolu değil mi?

Yaşamınızda Halit Refiğ’in çok önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Hem usta yönetmeni anmak, hem de sizin sinemaya nasıl başladığınızı okurlara anlatabilmek için buradan başlayalım mı söyleşimize?

Ben ilk filmimi (Gurbet Kuşları) Halit Ağabey’le çektim. Halit Ağabey’in beni besleyen bir özelliği vardı. Mesela set aralarında ışık hazırlanırken bekliyorsunuz ya, o bekleme esnasında sosyoloji konuşurduk, psikoloji konuşurduk, heykel, resim, müzik, tarih, ritm konuşurduk. Ve ben çok beslendim. Tabii oradan bu güzellikleri alırken insan okuma ihtiyacını da duyuyor sonra. O ikisini birleştirince bende hayata başka türlü bakmak, olgunlaşmak gibi durumlar oldu. Hep Halit Ağabey’e borçluyum bunları. Çok yiğit bir adamdı. Alçakgönüllüydü. Bilmediği yoktu ama ben biliyorum demezdi. Sıcaktı. Onu kaybedince çok büyük bir parçam da gitti. Perişan oldum. Kabul edemedim. Hâlâ bir yerde bir resmini görsem o “Ho! Ho! Ho! Doktor!” diyen haliyle gözümün önüne gelir. Onunla yaşıyorum.

Halit Refiğ’le çektiğiniz ve sizin de ilk filminiz olan Gurbet Kuşları’nda sizin hiçbir acemiliğiniz yok. Son derece başarılısınız. Bunu neye bağlıyorsunuz, yalnızca içten gelen bir yetenekle mi ilgili?

Ben hikâye yazıyordum. Bir de aileme katkı olsun diye bozkırda, Anadolu’da üç ay bostan bekçiliği yapıyordum. Orada tabiatla yaşıyorsun. Tabiatın bir parçası değil tabiatın kendisi oluyorsun. Yıldız oluyorsun, böcek, çiçek ve görüyorsun, fark ediyorsun ve onun üzerine düşünüyorsun. İç dünyanda bir zenginlik oluşuyor. Ben onu hâlâ harcarım, hâlâ da bitmiyor. Bunlar hep bir araya geliyor. bir de Eskişehir Lisesi’nde, Yılmaz Büyükerşen falan tiyatro bölümümüz vardı, Çehov’dan, Moliere’den oyunlar sahnelerdik. Şimdi bakıyorum da o gruba, hepsinin sanat yönü çok gelişmiş. Yılmaz Büyükerşen heykel yapardı çok güzel. Çok güzel resim çizerdi. Gurbet Kuşları’nda elimde bir çanta, sırtımda yatak geliyorum İstanbul’a. Normalde de İstanbul’a öyle indim ben. Bir eski tahta çanta. Yatağım yorganım sırtımda geldim.

Bir yazınızda diyorsunuz ki, Türk sinemasında başrol oyuncuları yaşayan karakterler olmazdı. Yan karakterler ise hayattan insanlar olurdu.

Tabii. Ben video çıktığı zaman filmlerle oynuyordum. Genelde kadın ile erkek baş karakteri filmden çıkarıyordum. Film o karakter oyuncularının sıcaklığı, samimiyeti, yüreklerinden gelen doğal oyunculuklarıyla öylesine tatlı, doyumsuz olurdu ki. Tabii biz gerçeğin dışında karakterler oynardık çoğu kez. Çok meşhur bir romancıyı oynardım mesela. Bunlar var hayatta ama Türk toplumu bunları çok az tanıyor.

Hayatın içinde çok olmayan karakterler. Ama bir yandan da sizin gerçekçi filmleriniz de oldu.

Tabii. Mesela benim polis filmlerim vardır. Günde sekiz on gencin öldürüldüğü, yabancı istihbaratçıların Türkiye’de cirit attığı, gençliğin sağ-sol diye bölündüğü, birbirini öldürmeye zorlandığı bir ortamda çekilmişti film. O filmlerde bugünü görmek mümkün. Sonra tarihi filmler… Köroğlu bir destandır. Ama ne kadar şirin bir destandır. Sonra Battal Gazi öyle. Malkoçoğlu öyle. Türk insanının sözlü kültürü çok önemli.

Siz bu kahramanlık filmlerinde rol almadan önce de sanıyorum bu destanlara karşı ilgiliymişsiniz öyle değil mi?

Biz onu biraz bilinçli yaptık. Remzi Jöntürk’le. Tarihi Malkoçoğlu’nu çekerken. Yani her şeyi konuşuyoruz, her şeyi biliyoruz, ama tarihe gelince müthiş bir kısırlık. Okula bakıyoruz, kendi çocuklarımın eğitimine bakıyorum, tarih rakamlardan, yer isimlerinden, padişah adlarından ibaret öğretiliyor. Tarihi çocuklarımıza sevdirecek bir öğretim anlayışı yok. Oysa tarih çok önemli. Türkiye’de gençlerimize tarih bilinci aşılayamadık. Aşılamış olsaydık Türk genci kendisinin ne olduğunu iyi bilirdi. Üç kıta beş denize hükmetmiş bir imparatorluğun mirasçısı… Kimseyi dini açıdan zorlamamış, nereye gitse bayındırlık eserlerini de beraberinde götürmüş, dehşetli bir kültür mirası. Bunu aşılasaydık, gençler bugün çok başka olurdu. Şimdiki şaşkınlık hali olmazdı. 15 sene dolaştım Anadolu’yu karış karış, gençlerin alkol ve uyuşturucu sorunlarıyla mücadele etmek için. Türk genci aslında tarihine meraklı. Çok da seviyor. Ama ona gerektiği gibi öğretmemişiz. Biz de işte o zaman dedik ki nasıl sevdirebiliriz? Masalımsı kahramanlık hikâyesi halinde film yapalım dedik. İyi ki yapmışız çünkü şimdi nereye gitsem, her yaşta adam diyor ki, Cüneyt Ağabey eline sağlık, o filmleri izlediğimiz zaman tarihimizi canlı olarak yaşıyoruz.

Cüneyt Arkın denilince bir jön var bütün kadınların hayran olduğu, bir kahraman var destanı yazılan, bütün bunların içinde bir de duygusal bir Cüneyt Arkın görüyorum ben. Bütün bunlara baktığınızda siz kendinizi nasıl tarif ediyorsunuz?

O duygusal, biraz içine kapanık Cüneyt Arkın köylü olmaktan geliyor. Ben bostan bekçiliği yaptığım dönemde sevgiyi, sadakati, vefayı oradaki iki köpekten öğrendim. Bir de eşeğim vardı. Dostluğu buldum onda. Kahramanlık filmlerine gelince. Lisede bizim beden eğitimimiz diğer dersler kadar önemliydi. Bir de köylüsün kardeşim. Alabildiğine bozkırda yürüyorsun. Devamlı bir devinim içerisindesin, bir hareket içerisindesin. Yağmur yağıyor, toprak fideleniyor, güneş, çiçek, kuzular doğuyor, büyüyor, emiyor… O devinim zaten sizin içinizde bir hareket duygusunu getiriyor. Saçı biryantinli keman çalan, piyano çalan jön de o zaman modaydı. Benim Türkan Şoray’la çektiğim filmler o zaman en büyük iş yapan filmlerdi. Onlar gibi film çekilemedi bir daha. Ama ben o aşk filmlerini çekerken çok büyük bir rahatsızlık duyuyordum.

Öyle mi, neden?

E, şimdi oturuyor, piyano çalıyor, herhangi bir hareket yok. Saçın bile bozulmuyor. Sokağa çıkıyorum, karınca gibi millet. Koşturuyor, gidiyor, geliyor, trafik müthiş! Hayat akıyor, çoğalıyor, dönüyor, koşturuyor. Tarihi Malkoçoğlu’na geçerken Suat Yalaz’a gittim, Karaoğlan’ı çekecek hazırlık yapıyor, sen olmazsın dedi. Niye dedim. Sen Alain Delon ile Marcello kırmasısın, karması da değil… Çok ağrıma gitti. Sonra dönüşte baktım Taksim’de büyük bir afiş. Medrano Sirki. Hemen gittim işten sonra. Gece saat 10-11’de işimiz biterdi, set çalışması, Medrano’ya giderdim. Aşağı yukarı bir yıl çalıştım. Medrano Sirki’nde ne varsa, aşağı yukarı hepsini aldım getirdim Türk sinemasına koydum. O yetmedi. Ben eşeğe iyi binerdim. Kazak sirki geldi, orada at numanalarını öğrendim. At numaraları yapıyordum ama kendimi tehlikeye atıyordum. İki atın arasında gidiyorsun, onun bir senkronu var, atların uyumu var… Benim atlarım at arabasından sökülüp getiriliyordu. İki atın arasında gideyim derken bir gün biri ahıra doğru bir kaçtı, kolum çıktı omuzdan. Bir gün de boyu alçak, üstü geniş bir at kıyıda duruyor. Ben de biraz yorgunum, dedim bunda çalışayım. Kolay göründü bana. Tehlikeli dediler. Niye dedim, bu beş altı gündür antrenman yapmıyor. Kaç yıldır yapıyor? 10 yıl. Düşünebiliyor musunuz 10 yıl antrenman yapmış ama beş altı gündür yapmayan atı tehlikelidir diye sana vermiyorlar, sen kalkıp araba atlarıyla aynı şeyleri yapıyorsun. Sonra bir at aldım. Hasret. Ona bir ahır yaptım bahçede. Bazı geceler yanında yatardım onun. Öylesine güzel bir dostluk kurdum onunla. Bazen istediğim olmazdı, kızardım. O da gelir burnunu sürterdi bana, kızma diye. Müthiş bir attı.

Sizin yaptığınız şeyleri Amerikan sineması teknik imkânlarla çözüyor sanıyorum…

Dublör var orada. Yabancılarla ortak yapımlarda çok çalıştım. Orada başrolü oynayan bir oyuncuyu 20 cm yüksekten aşağı atlatmazlar. Her türlü dublörü vardır. Neden? Çok büyük bir yatırım yapıyorlar. Ben kulelerden kulelere atlıyordum. Hâlâ bakar şaşarım. Ama çalışmıştım, çok çalışmıştım.

Başınıza hiç kaza gelmedi mi?

Çok kaza geçirdim. Kırılmadık, çıkmadık yerim yoktur.

Ama yine de devam ettiniz.

Ettim. Ettim. Tuhaf bir şey, seyirci istiyor. Mesela havada uçup atın üstüne oturuyorsunuz. Bir dahakine taklayla, parendeyle gelmeni istiyor. Parende atıyorsun, iki parende istiyor.

Her seferinde daha fazlasını istiyor yani.

Her seferinde! Ama benim yaptıklarım gerçekten çılgınlıkmış. İnsan nasıl yapar onları? Bir senaryo alındığı zaman, kavga grubum vardı, kavgaları burada bahçede çalışırdık.

Siz en çok bu kahramanlık filmlerini mi sevdiniz?

Hepsini sevdim ama bu filmleri de öyle diye geçmemek lazım. Mesela bir Köroğlu, gerçi avantürdür, maceradır ama öyle güzel şeyleri vardır ki. Köroğlu eşkıya olur dağa çıkar. Onun bir grup arkadaşı da vardır, saz çalarlar. Tepede bekler, gözlerler. Adam geliyor, soyacağım adamı, eşkıyayım ya, adama acıyorum para veriyorum. Sabahtan akşama kadar para dağıtıyorum orada. Onlar da dörtlük okuyup dalgalarını geçiyorlar. Felsefesi olan destanlardı bunlar. Atla, zıpla, vur, kır. Bununla kalmıyordu bu filmler. Onların altında, derinliğinde gerçekten bir felsefesi vardı. Anadolu vardı. Anadolu tarihi vardı.

Sizin etkilendiğiniz üç yazar var. Sait Faik, Orhan Veli ve Panait Istrati. Üçünün ortak noktası naiflikleri ve dostluk temasını işleyişleri. Sizin için dostluk ne ifade eder?

Panait Istrati baktığın zaman bize çok uzak. Ama o bütün dünyayı seviyor. Orhan Veli sonra. Sadece kelimeleri güzel kullanmak değildi onların başarısı. Sait Faik’in hikâyeleri de öyleydi, fabrikalarda çalışan kızlar, mahalle tasvirleri, bakkalı… Türkiye’nin insan gerçeği! Şimdi mesela filmler çekiliyor. O gerçeklik yok. Türkiye’nin gerçeği yok. Film çekiyorsun da, bu olup bitenler, öğrenciler, Tekelciler, torba yasaya karşı yürüyüş yapanlar, hepsi bir sosyal olay. Aynı anda çekilen o filmde bunlar yokmuş gibi, sadece o iki insan yaşıyormuş gibi aktarılıyor. Halit Ağabey’de bunu görürdün mesela. En basit bir aşk filminde bile olurdu bu. Mesela bir oda. Bir genç kızın odası. Oradaki halısı, resmi, sürahisi, bardağı… O oda Türkiye’ydi. Bizim filmlerimiz hâlâ oynuyor. Onlarda gereği kadar Türkiye’nin toplumsal gerçekleri yansıtılsaydı o zamanın siyasi durumu, ekonomik durumu, idari durumu neydi görme olanağımız olurdu.

Sizce bugünkü filmlere yansıyor mu toplumsal gerçekler?

Hayır. Çok bireysel. Kişisel sinema yapılıyor artık.

Sizin edebiyatçı yönünüz de var. Hikâye yazdığınızı biliyoruz. Neler yazardınız? Hâlâ yazıyor musunuz?

Benim bir web sitem var. www.cuneytarkin.com.tr. Oraya yazıyorum. Aşağı yukarı her gün yazıyorum. Ben hikâye yazdığım dönemde her gün iki üç saat eskiz yapardım. Hikâyeci gözüyle bakardım her şeye. Yavaş yavaş şiire döndüm. Ya da daha görsel oldu yazdıklarım. Siyasi şeylerden kurtulamıyorsunuz tabii Türkiye’de. Yurtlarda gençler bağırdı. Açız. Üşüyoruz diye. Ben onu bir hikâyeye dönüştürdüm. Boş koridorlarda çınlıyor çocuklar! Hikâyemde sabaha karşı genç uyanıyor, hafif kırgın bir tebessüm yüzünde. Rüyamda ekmek gördüm, diyor. Onunla bitiyor.

Hekimlik yaptınız mı hiç?

Yaptım tabii. Bir tane steneskopla gittim. 1962 falan. Adana tarafında yaptım. Penisilin yok. Çocuklarım ölüyordu. Kadınların kaçı gözümün önünde öldü. Kadının yanına erkek sokmuyorlar. Mahrem yerini göreceğiz diye. Sabaha kadar bağırıyor kadın. Belli ölecek. Çocuk da, o da. Yine de ufak cerrahi müdahaleler bile yapıyorduk. Klinik hekim olarak çok iyi yetiştik. Şimdi klinik hekimlik öldü. Bir gidiyorsun hastaneye, o tahlil bu tahlil, yapıp çıkıyorlar işin içinden.

Hekimliğe devam eder miydiniz sinema olmasaydı?

Ederdim tabii. O Anadolu insanının acısını dindiriyorsun ya, derdine derman buluyorsun ya o öyle bir bakıyor ki sana. O minnet duygusu senin içine, yüreğine akıyor. O güzellikleri yaşadım tabii. Doğan çocuklara benim adımı vermişlerdi. Fahrettin diye. Zor şartlardı tabii. Bir hemşirem yok, sağlık ocağı yok. Katır sırtında giderdik. Genelde ağalar, zengin kesim vuruyor genci. Önden vursa nefsi müdafaaya sokulabilir. Sen giriyorsun otopsiye, mezara. 10 kere verdiğimi biliyorum raporu. Arkadan vuruldu çıkıyor. Onlar istiyor ki önden vuruldu çıksın. Bir kere olsun bir kadına çıplak etinden iğne yapamadım. Hep şalvarın üzerinden. Bugün iş iyice şaklabanlığa döndü. Açıyorum bir televizyonu ünlü bir profesör şu bitki bu bitki diye reklam yapıyor. Bunlar yakışmıyor. Dünyanın en kutsal yeminlerinden biri Hipokrat yemini.

 

CBRL Dergisi, 2011

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.