Biri tarih alanında, biri edebiyat ve sanatta, öteki uluslararası ilişkiler konusunda önemli çalışmalara imza atmış üç isim… İlber Ortaylı, Hilmi Yavuz ve Deniz Ülke Arıboğan. Gazeteci İsmail Küçükkaya Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugünlere uzanan “yaşam öyküsünü” bu üç ismin bakış açısıyla değerlendirmek üzere bir söyleşi kitabı hazırladı. Ortaylı, tarih birikiminin ışığında devrimleri değerlendirirken, Hilmi Yavuz Türk modernleşmesinin zaaflarını tartışıyor kitapta. Deniz Ülke Arıboğan ise uluslararası ilişkiler alanındaki araştırmaları ışığında Cumhuriyet devrimiyle oluşan ulus devlet kavramını günümüz açısından değerlendiriliyor.

Üç ismin de Osmanlı’ya yaptığı vurgu oldukça ilginç. Ortaylı, Osmanlı’nın etnik grupları birleştirici rolünü vurgularken, Hilmi Yavuz Türk modernleşmesinin Osmanlı’yı toptan reddetmesini eleştiriyor. Arıboğan ise her ne kadar “geri dönüş mümkün değil” dese de yeni bir imparatorluk çağından söz ediyor. Kuşkusuz Cumhuriyetimize dair söylenecek söz çok. Bakış açılarının çeşitliliği düşünülünce elimizdeki eser bu çeşitliliğin sadece bir tarafına ışık tutuyor. Yine de tartışmaların bir cephesinin konuya yaklaşımı hakkında fikir edinmek için yararlı olabilecek bir kitap.

 

“Cumhuriyetimize Dair” herkesin söyleyecek sözü vardır. Sokağa çıksanız, mikrofonu karşınıza ilk çıkana uzatsanız, bir yerinden başlar konuşmaya. Kiminin bugüne dair, kiminin tarihimize ilişkin söyleyecek sözü vardır. Ancak Uğur Mumcu’nun ifade ettiği gibi bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma hastalığı bu konuda daha da yakıcı bir sorun halini aldı. “Cumhuriyetimize dair” sarf edilen her söz onu yüceltebilir de, yıkıma da götürebilir. O nedenle daha da önem kazanıyor bu konuda yapılacak tartışmaların niteliği. Fikirlerin belli bilgilere yaslanması, tabii o bilgilerin gerçekliği koşuluyla, önemli. İsmail Küçükkaya’nın “Cumhuriyetimize Dair” isimli kitabını elime aldığımda bu umutla başladım okumaya.

 

 

İsmail Küçükkaya bir gazeteci. Akşam gazetesinde köşeyazarı. SKY Türk televizyonunun da Ankara temsilcisi. “Cumhuriyetimize Dair” isimli bu kitabı da bir tür gazetecilik mantığıyla hazırlanmış. Cumhuriyet tarihimiz üzerine üç entelektüelimizle söyleşi yapmış Küçükkaya: İlber Ortaylı, Hilmi Yavuz ve Deniz Ülke Arıboğan…

Türkiye’nin önemli tarihçilerinden, Osmanlı tarihi alanında uzmanlaşmış İlber Ortaylı’nın “Cumhuriyetimize dair” fikirlerini merak ediyordum. Ama daha da merak ettiğim, bu fikirlerini temellendirdiği düşünceleriydi. Ülkemizin edebiyat birikiminde yine önemli bir yere sahip olan Hilmi Yavuz’un cumhuriyet devrimlerine ilişkin düşüncelerini az çok tahmin etmekle birlikte, bu düşüncelerini nasıl temellendirdiğini merak etmiştim. Uluslararası ilişkiler uzmanı olan Deniz Ülke Arıboğan nedense aklımda Mahir Kaynak’ın kızı olarak yer etmiş. Bu kitapta bulunmasının nedeni bu tür bir akrabalık ilişkisi değildi kuşkusuz.

Söyleşi yapılan üç isim de aslında genel kanılara ters düşebilecek, kimi okurun ilk kez karşılaşacağı fikirler ifade ediyorlar. Küçükkaya, bu fikirler karşısında daha çok “tarafsız” sorular sormaya özen göstermiş. Bir yanıyla olumlu etki yapan bu durum bir yanıyla da tartışma olanağını engellemiş. Küçükkaya tartışmalı fikirler karşısında şeytanın avukatlığını yaparak, tersten sorular sorabilirdi oysa. Küçükkaya’nın bundan kaçındığı gözlemleniyor. Yine de kitabın söz konusu kişilerin görüşlerinin aktarılmasına olanak sağlayan bir belge olması açısından anlamlı bir çalışma olduğu söylenmeli…

İlber Ortaylı’nın Atatürk Değerlendirmesi

İlber Ortaylı’nın Osmanlı tarihi alanındaki uzmanlığı ışığında cumhuriyetimize dair vereceği bilgileri merak ettiğimi söylemiştim. Ortaylı bilgiyi fikirleriyle harmanlayarak sunuyor okura. Daha çok fikirlerin arasında gizlenmiş bilgileri bulup çıkarmak okura düşüyor. Ortaylı engin birikimi ve renkli anlatımıyla tanınan bir tarihçimiz. Yine de bu, onun sorularla yönlendirilemeyeceği anlamına gelmemeli. Ortaylı, kimi yerde bir konuyu tam açıklayacakken başka bir konuya atlayabiliyor. Küçükkaya buralarda ufak müdahalelerle konunun dağılmasının önüne geçebilirdi. Bu durum okumayı zorlaştırıyor.

Neler anlatıyor Ortaylı? Atatürk’ün bir Türk mareşali olarak nasıl özelliklere sahip olduğunu kendine özgü üslubuyla aktarıyor. Atatürk’ün hukuka bakışına ve tarih anlayışına değiniyor. Ayrıca ordu-siyaset ilişkisine dair görüşlerini de aktararak günümüzde yaşanan ordu-siyaset tartışmalarına Atatürk’ün nasıl bakacağının da ipuçlarını veriyor. Burada Atatürk’ün devrimi birlikte gerçekleştirdiği kurmaylarına açık bir çağrısı olduğunu hatırlatıyor: Ya siyasete girin ya da asker olarak kalın. Dolayısıyla Ortaylı Atatürk’ün ordunun siyasete karışmasına sıcak bakmadığını belirtiyor.

İlber Ortaylı’nın tarihi olayları zaman zaman Atatürk’ün dehasına bağlaması dikkat çekici. O kritik noktalarda kritik kararların alınabilmesinin ardında Atatürk’ün üstün kişiliği olduğunu belirtiyor. Bu açıdan İnönü’yle de karşılaştırmalar yapıyor.

İlber Ortaylı, cumhuriyetimize dair fikirlerini açıklarken günümüzün popüler tartışmaları hakkında da kimi düşüncelerini ifade ediyor. Örneğin “Türkiyeli” sözünü “Abuk subuk, ne olduğu bilinmeyen, hiç tutar bir tarafı olmayan bir laf” olarak değerlendiriyor.

Ortaylı’yla yapılan söyleşinin belki de en ilgi çekici kısmı “Atatürk, Hilafet ve Tarikatlar” başlıklı bölüm. Bu bölümde Ortaylı, Atatürk’ün İslam’la ilişkisine odaklanıyor. Atatürk’ün tarikatlar konusundaki tutumunu değerlendirirken bugüne dair bir saptamada bulunuyor. Ortaylı, tarikatların yalnızca kırsal nüfus üzerinde etkili olduğunu söylüyor. Bu nedenle de devrimleri ve reformları kendi koşulları içinde değerlendirmek gerektiğini söylüyor. Bu saptama kuşkusuz doğru. Ama ardından tarikatların günümüzde sadece kırsal bölgelerde etkili olduğunu söyleyince konu farklı yorumlara açık hale geliyor. Bugün tarikatlar üzerinde br hassasiyet göstermenin gereği yoktur demeye mi getiriyor ünlü tarihçimiz?

Daha sonraki bölümlerde de, ezanın Türkçeleştirilmesinden, imam hatiplere; anayasa değişikliklerinden Kürt sorununa kadar önemli konularda Ortaylı’nın düşünce silsilesine dahil oluyor okur. Son olarak da Türkiye’nin geleceğinde ne tür sorunların yakıcı olacağına dair fikirlerini ifade ederek bitiriyor konuşmasını Ortaylı.

Türk Modernleşmesine “Formel” Eleştirisi

Hilmi Yavuz’la yapılan söyleşinin bölüm başlığı “Türk Modernleşmesi”. Montaigne’in bir sözüyle başlıyor bölüm: “Başkasının bilgisiyle bilgin olabilsek de ancak kendi bilgeliğimizle bilge olabiliriz.” Montaigne’in bu sözü aslında Hilmi Yavuz’un Türk modernleşmesine dair eleştirilerinin felsefi bir ifadesi. Yavuz, Türk modernleşmesinin kendisinin sorgulanması gerektiğini savunuyor. Bu sorgulamayı yaparken de “formel” değişiklikler yapılarak Avrupalılaşılacağı yanılgısına kapıldığımızı ifade ediyor. Aydınlanma projesini olduğu gibi aldığımızı, sorgulamamız gereken bir sürü şeyin sorgulanmadığını söylüyor. Yavuz’a göre, sonradan sorun yaratan konuların temelinde toplumun özelliklerinin ve bize özgülüklerin gözardı edilmesi yatıyor.

Hilmi Yavuz, Ortaylı’dan farklı olarak görüşlerini son derece sistemli şekilde ifade etmiş. Yine de Küçükkaya’nın okur adına da olsa Yavuz’a bazı sorular sorarak tartışmayı geliştirmesi kitabı zenginleştirirdi diye düşünüyorum…

Neler sorulabilirdi Yavuz’a? Aklıma gelen birkaç soruyu hemen sıralayayım: “Formel” değişiklikleri yapan Mustafa Kemal bunun ardını getirmek için çeşitli girişimlerde bulunmamış mıydı? Eğitimdeki devrim formel bir değişiklik miydi? Türk modernleşmesinin gelişmemesi, derinleşmemesi Cumhuriyet devriminin başlangıcındaki sorunlardan mı kaynaklanıyordu, yoksa daha sonra gelen iktidarların zaaflarından mı? Yavuz’un en büyük başarımız dediği, çok partililiğe geçtiğimiz “demokrasi” döneminin geri dönüşte hiç mi payı yoktu?

Hilmi Yavuz anayasada yer alan “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir” ifadesini kanun koyucunun demokrasiyi laiklikten öne koyması olarak yorumluyor. Burada da aklıma hemen şu soru takılıyor: Laikliğin olmadığı bir demokrasiden söz edilebilir mi? Yavuz, bir ülkeye oy çokluğuyla şeriatçı bir yönetim getirilebileceğini savunuyor. Peki ama demokrasi bu durumda sadece çoğunluğun haklarını savunan bir sisteme dönüşmüş olmuyor mu?

“İmparatorluklar Çağı”

Kitabın üçüncü ayağını uluslararası ilişkiler uzmanı Deniz Ülke Arıboğan oluşturuyor. Küçükkaya, bir tarihçi ve bir edebiyatçıdan sonra sosyalbilimci seçmiş “Cumhuriyete Dair” konuşmalar için. Bu isabetli olmuş. Ancak tabii konuşulan kişilerin sayısı üçle sınırlı olunca bu kişilerin bakış açıları da önem kazanıyor. Her ne kadar üçü de farklı mesleklerden gelseler de, fikirleri açısından kitaba daha geniş bir perspektif kazandıracak bir çatışma söz konusu değil. Aslında üç isim de ortak bir noktada buluşuyorlar: Osmanlılık.

Bunu elbette üç entelektüelimiz de kendince ve farklı biçimlerde ifade ediyor. İlber Ortaylı, Osmanlı’nın kapsayıcı bir imparatorluk olarak, farklı etnik toplulukları bir arada yaşatma becerisi göstermiş olduğunu vurguluyor. Hilmi Yavuz, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı’nın toptan reddinin yanlışlığına değiniyor. Deniz Ülke Arıboğan ise dünyanın “imparatorluklar çağı”nı yaşadığını savunuyor. Bu açıdan da her ne kadar “Osmanlı’ya dönüşü savunmadığını” ifade etse de, Türkiye’nin bu çağda buna uygun bir yol izlemesi gerektiğini söylüyor. Arıboğan’ın imparatorluk tarifi ise şöyle: “Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırlarının dışarısında da etkin olabildiği bir politikanın hayata geçirilmesi…” Deniz Ülke Arıboğan’ın görüşleri içinde çelişkili ifadeler de yer alıyor. Arıboğan bir yandan küreselleşmenin kaçınılmazlığını savunurken, diğer yandan aslında küreselleşenin ABD egemenliği olduğunu ağzından kaçırıyor. Buna karşılık da ulus devletlerin miyadını doldurduğunu, bu egemenlik savaşında yer almanın tek koşulunun “imparatorluk olmak”tan geçtiğini söylüyor.

Küçükkaya’nın kitabı farklı alanlarda isim yapmış entektüellerimizi bir araya getirmesi nedeniyle dikkate değer bir çalışma. Küçükkaya kritik konu ve tartışmalara ilişkin sorularla tartışmayı derinleştirebilseydi kuşkusuz kitap bugün çok daha büyük bir boşluğu dolduracaktı.

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.