Seyirci İnsanı Oynatır da Batırır da”

Can Gürzap, yalnızca tiyatro oyuncusu değil. O, bu sanata bütün hünerleriyle emek vermiş bir sanatçı. Oyunculuk, senaryo yazarlığı, eğitmenlik bunlardan sadece bazıları. O, dizilerde de oynasa da gönlünde yatan aslanın tiyatro olduğunu açık sözlülükle dile getiriyor. Sahne tozu yutanın, seyirciyle bir kez temas edenin bu büyüdün bir daha kurtulamayacağını söylüyor. Türk tiyatrosunun temel sorunun “oyun yazarı” sıkıntısı olduğunu ifade eden Gürzap, bunun dünya çapında bir sıkıntı olduğunu da belirtiyor.

Gençlere taş çıkartacak yoğun bir emek ve koşturmaca içinde sanatçı… Hem televizyon izleyicileri, hem de tiyatro severler adına bu enerjinin her daim sürmesini dileriz…

Bugün Can Gürzap nelerle uğraşıyor? Önce güncel haberleri alalım…

Güncel haberler… Oynadığım bir tiyatro oyunu var, geçen yıldan devam eden. Ekimde yeni sezonu başlıyor. Yine geçen yıldan devam eden, Kurtlar Vadisi’nde oynuyorum, dizide. Burada (okul) görevliyim, derslerim var. Zaten bunlar yeteri kadar vaktimi dolduruyor.

Bunca işin altından nasıl kalkıyorsunuz? Bugün gençler tek bir diziye yetişmekte güçlük çekiyor…

Dizi benim çok zamanımı almıyor. Tiyatro da her gün değil. Ama geçen sene oldukça zorlandım. Tiyatrocuların çoğu dizilerde oynuyordu. Onları tiyatro provalarında bir araya getirmek çok zor oluyordu. Çünkü hepsinin değişik saatlerde dizi setinde olması gerekiyordu. O gün dört sanatçının, dört ayrı dizinin çekimleri olunca saatleri ayarlamak çok zor oluyor. Gece 12’de prova yapmak bile zorunda kalabiliyorsunuz.

Bu konuda nasıl bir çözüm üretilebilir bilemiyorum tabii, bir tiyatrocunun gönlünde yatan arslan herhalde tiyatro…

Ordan bir şey alacaksınız, buraya koyacaksınız, burdan bir şey alıp oraya koyacaksınız… Böyle zamanı denk düşürmeye çalışacaksınız, başka çaresi yok. Çünkü insanların yaşayacak kadar bir para kazanması gerek. Bir kere gençler için böyle bir şans yok tiyatroda. O işi yapmak zorundalar.

Gençler için aynı zamanda kendilerini göstermenin de bir aracı sanıyorum, değil mi?

Tabii… Bir dizide oynadığınızda ulaştığınız sayıda kişiye ulaşma olanağı yok tiyatroda. Bir gecede milyonlara gidiyorsunuz, tiyatroda en fazla 400-500 kişiye ulaşabilirsiniz.

Dizi izleyicisi ile tiyatro izleyicisinin profilini karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz, büyük farklar var mı?

Bazı tiyatro oyunlarının izleyicisi dizilerle çakışıyor. Bir anket yapacak olsanız çoğunluğunun aynı dizileri seyrettiğini görürsünüz. Tiyatroya gitmeyen seyirci de o dizileri mutlaka izliyor.

Okulun kuruluş öyküsünden bahsedebilir misiniz biraz?

Bu okulun kuruluş öyküsü 18 sene önceye gidiyor. Önce bir dil okulu yapalım, sonra oyunculuk okuluna çeviririz diye düşündük. Bu işi bilen sanatçı arkadaşlarımızı bir araya getirdik. Bu okul pek çok badire atlattı. 2003 krizini atlattı bir kere. Bu okulu ayakta tutan şirketler. Kriz bizi çok zor durumda bıraktı. Ama dayandık. Yaptığımız işin iy ibir iş olduğunu kanıtladık.

Eğitmenlik nasıl bir duygu yaratıyor. yılların birikimini gençlere aktarıyor olmak…

Valla ben gözümü açtım eğitmen oldum. 26 yaşında Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümünde eğitim verdim. Londra’daki eğitimimin ardından eğitmenliğe başladım.

Tiyatroya başlangıcınız nasıl oldu? Aileden gelen bir yönü var işin, onu biliyoruz…

Evet ailenin muhakkak çok etkisi var. Ama babam tiyatrocu olmasaydı da ben sanat işi yapabilirdim. masa başı işi sevmem. Sabah 9, akşam 6, bana hayatı monotonlaştırmak gibi geliyor. Benim saatlerim çok değişik olmalı. Geceyarısı çalışırım, öğlen çalışırım, sabaha karşı çalışırım… Bizim yaptığımız iş de bununla örtüşüyor.

Demin tiyatrocu olmasaydım da sanatçı olurdum dediniz. Tiyatrodan sonraki ilk seçenek ne olurdu?

Sinemacı olurdum. Yönetmenlik yapardım. Babam ısrar etti. Madem sanatçı olmak istiyorsun, okuluna gideceksin bunun. O zamanki Devlet Konservatuvarı çok iyi bir okuldu. Bize iyi bir eğitim verdiler orada. Biz de oradan aldıklarımızı bizden sonra gelen kuşaklara aktardık. Ama şimdiki konservatuvar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bir kere konservatuvarların YÖK’e bağlanması çok yanlış oldu. Bunlar akademi tarzı okullardır. Üniversitelerle alakası yoktur. Amerikan sistemi dediler. Biz çok karşı çıktık o zaman. YÖK’e bağlanınca da zaten problemler başladı.

Dizileri konuştuk. Mutlaka olumlu katkıları var bir kere. Pek çok tiyatrocu diziden edindiği gelir sayesinde tiyatrosunu ayakta tutabiliyor ya da tiyatro yapmaya devam edebiliyor. Başka bir açıdan bakacak olursak; bir tiyatro oyununa hazırlanırken harcanan emekle, bir dizinin bir bölümü için harcanan emek arasında nasıl bir nitelik farkı vardır?

İkisi çok farklı şeyler. Ben oldukça titiz çalışan bir insanım. Ben bundan önce devlet tiyatrosunda üç sene önce Amedüs diye bir oyun oynadık, ama orda da sorun yaşadık. Orada da AKM’nin sorunlarıyla uğraştık. Dünyanın en güzel mesleğin ibiz, olmayacak ortamlarda yapmaya çalışıyoruz. Bu son sahneye koyduğum oyunda da benzer sıkıntılar yaşadık. Özel tiyatrolarda da devlet tiyatrosunda da rejisör kavramı oldukça zayıflamış durumda. Rejisör, ister tiyatroda olsun, ister sinemada, o yapıtın sahibidir. Bir orkestra şefidir, orkestranın çalacağı parçayı belirleyen. Bir ara grup çalışması diye bir şey türettiler. Grup çalışması olmazki. Uçağı bir pilot yönetir. Biri kaldırayım, biri indireyim derse düşer uçak. Rejisörlük kavramı yavaş yavaş kalkıyor. Niye? Devlet tiyatrosunu ele alacak olursanız, çok fazla tiyatrosu var. Ve yeteri kadar yönetmen yetişmedi. Yönetmen kolay yetişmez. Yetişmediği için de yönetmen iyi olmazsa, kadro da iyi olmazsa, o müsamere olur. Sanat meşakkatli bir iştir. kolayına kaçayım derseniz olmaz. Bir yerde tökezlersiniz.

Öbür taraftan diziler… Dizilerin saati arttığı için, oldukça yoğun bir çalışma temposu içinde çekim yapılıyor. Tiyatroda da sinemada da uzun süre prova yapma olanağınız var. Dizilere gelince, bayağı kaliteli diziler var, çekimler kaliteli, ışık iyi, renkler, oyuncular da kaliteli. Ama beş günde çekiyorsunuz. Fizik olarak çok zor. Tiyatroda uzun prova dönemi oluyor ve her gece oynuyorsunuz.

Her oyun da bir bakıma prova değil mi?

Tabii… Her oyunda da bir sürü yeni şey farkına varıyorsunuz. Şu kelimenin altında şu anlam var, onu da katayım diyebiliyorsunuz. Ama dizide de kendini seyretme zevki var. Orada kendinizi eleştirme imkânı buluyorsunuz. Tiyatroda yıllar geçtikçe, tecrübe kazandıkça kendinizi eleştirebilirsiniz. İlk yıllarda dışarıdan seyretmeniz zor kendinizi. Onun için de sinemanın, televizyonun böyle bir avantajı var.

Sinema oyuncusu ile tiyatro oyuncusunun farklı oynadığı söylenir. Örneğin tiyatro oyuncuları fazla mimik yaptıkları için eleştirilir…

Evveldendi o. Oyuncu oyuncudur. Bir defa bir oyuncunun sınandığı yer tiyatro sahnesidir. Sadece yüzünüzle oynamıyorsunuz, gözyaşı damlası yok, kamera hilesi yok… Her şey ortada.

Tiyatroda seyircinin de katılımı var tabii. Arada bir etkileşim oluyor değil mi?

Çok önemli. Seyirci sizi oynatır, seyirci sizi batırır. Seyirci aktörü ayağa kaldırır. Yorgunsunuzdur ama sahneye çıktığınız an karşınızda canlı ve kalabalık bir seyirci kitlesi gördüğünüzde o yorgunluk biter.

Sinemanın büyüsü, dizinin büyüsü birden tanınan bir insan olmak. Tiyatrocu belki daha az tanınıyor ama orada da birebir bir ilişki kurmanın büyüsü var değil mi?

Bir gecede şöhret oluyorsunuz dizide. Müzisyen için de benzer bir şey var. 4 dakikalık şarkıyla milyoner olabiliyorsunuz. Tiyatroda bu çok zor. Tiyatroyu başka yere götürmeniz zor, ama televizyon her eve giriyor.

Peki önünüzde ne gibi projeler var?

Bir oyun yapmak istiyorum. Çok zor ama. Oyun bulmak zor.

Daha çok çeviri oyunlar kullanılıyor değil mi Türkiye’de?

Yazılmıyor ki! Çok az yazılıyor.

Bunun nedeni ne?

Tiyatro yazmak çok zor. Bir de bu sadece Türkiye’de böyle değil. Bütün dünyada yaşanan bir sorun bu. Televizyonun etkisi. Şimdi televizyonlar o kadar çabuk tüketiyor ki. Senaristlerin çoğu dizilere senaryo yazıyor. Senarist iyi para alıyor. Genç yaşında zengin oluyor. Ama tarihe kalmıyor. Oynanıyor bitiyor. Belki bu televizyon senaristlerinin arasından tiyatro yazarı çıkacaktır, bilmiyoruz. Çıksa bile oyun yazmak çok zor, dizi senaryosuna benzemez. Tiyatro oyunundan da diziden aldığı parayı alamaz. Üstelik yazdığı oyunun oynanabilmesi için bir sürü bürokratik aşamayı geçmesi gerekiyor. İşte genç yazar bu ikisinin arasında kalıyor. Televizyonda bir senaryo takımı kuruluyor. takımın başında bir kaptan oluyor. Tiyatroda bu da yok ne yazık ki. Âşık olmadan yapılabilecek bir şey değil.

Dünyada da yok dediniz…

Yok. Aynı sorun orada da var. Yine de Amerika’da, New York’ta boş tiyatro göremezsiniz. Bizde seyirci çok nazlı.

Peki yönetmenin yetişmesi neden çok zor? Bilgi birikimi mi gerekiyor?

Bir kere içinde olması gerek. O görüş, bakış, olayları görme ve yorumlama… İdeal rejisör de rejisörün yanındaki asistandan çıkıyor. bizde asistanlık yapmadan rejisörlüğe atllıyorlar.

Can Gürzap gibi tiyatroya aşkla bağlı olanlar ordan oraya koşturuyor, gençler yetişsin diye bin bir zorluk içinde okullar kuruyor… Diziler iyi hoş da, tiyatro eğitimi alıp dizilere geçen gençler; üniversitelerin dramaturji bölümlerini bitirip dizi senaryosu yazanlar tiyatroya karşı biraz vefasızlık etmiyorlar mı? Bir de tabii tiyatro okullarının, konservatuvarların tiyatro yönemenliği bölümlerinden mezun olanların önüne seçenekler konulması, bu gençlerin kendilerini geliştirmesi ve başarılı yönetmenlerin tiyatrolarımızda hatırı sayılır mevkilere gelmesi için neler yapılmalı? Sanırım bu da Kültür Bakanlığı’nın, YÖK’ün, Milli Eğitim’in kafa kafaya verip, çözüm üretmesi gereken sorunlar…

Biz yine de sezon açılırken güzel şeylerden söz edelim! Can Gürzap’ın geçen sezondan devam eden “Gönül Hırsızı” isimli oyununu mutlaka izlemelerini öneririm…

Eşini aldatan bir adamın başına gelen komik olayları konu alan oyunun başrol oyuncuları, Can Gürzap ve Nilgün Belgün.

CBRL Dergisi, 2008

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.