“Geberesiye Kitap Okuduk”

Aydın Boysan’ın hayata bakışını ve yaşayışını özetleyen iki sözcük, “tatlı” ve “zehir”. Aydın Boysan, tatlı sohbetiyle anıldığı kadar, zehir gibi “dokundurmalarıyla” da tanınır. Aydın Boysan için hayat “tatlı” ve “zehir” yönleriyle bir arada anlamlıdır! Kitabın sonlarında der ki, “Evet, yanlışlarıma da geçmişimdeki her şeye de, sahip çıkıyorum. Onları ben yaptım. Kaçmıyorum. Bir daha dünyaya gelsem, aynı yanlışları yapar mıyım? Yaparım. Evet yaparım. Şartlar aynı ise. Ben aynı isem.”

Boysan mükemmeli aramamış. Ama en iyiye yaklaşmak için çabalamış. “Çaba harcamak”, “Hep daha iyiyi yapmaya çalışmak”, “Hiç durmamak” yaşam felsefesi olmuş. Bugünlerde okurları onun 31. kitabıyla meşgulken, o 32. hatta 33.’yü planlıyor. Bir hikâye kitabı, ama şiirli bir hikâye kitabı tasarlıyor. “İnsanlar şiir okumuyor, o yüzden hikâyelerin arasında şiirler olan yeni bir biçim deneyeceğim.” 86 yaşında denenmemişi denemek tam da Boysan’a yakışır! Hikâye kitabını duyunca, 33. kitap için hemen bir öneride bulunuyorum; “Hiç çocuk kitabı yazmayı düşündünüz mü?” “Olur mu öyle şey” demiyor. “Valla hiç düşünmemiştim, ama neden olmasın!” diyor. Gençlere taş çıkartacak bir tavır. Demek ki, yenilikçilik, üretkenlik nüfus kâğıdındaki yaşa bakmıyor. O, Cumhuriyet’in ilk 15 yılında kazandığı devrimciliğini hiç kaybetmemiş; hep ileri gitmek, yenilenmek, üretmek… “Ölecekmiş gibi değil, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak!”

Kitap bahaneydi. Aydın Boysan’la sohbetin keyfine daha önce varmıştım. Bir kez varınca ikinciyi, üçüncüyü de arıyor insan. İş Kültür Yayınları’ndan çıkan Aydın Boysan Kitabı’nı görünce “Tamam,” dedim, “işte beklediğim an!” Hemen telefon ettim. “Tabii efendim, ne demek, lütfederseniz Boğaz’da yemek eşliğinde yapalım sohbetimizi!” Bu fırsat kaçar mı?!

Karşımızdaki sadece mimar ve gazeteci değil. Lokantaların, meyhanelerin, kebapçıların uzmanı. Söyleşi sırasında Hürriyet’ten Gülden Aydın aradığında bu tescillendi. Gülden Aydın, Boysan’a en iyi 10 aile lokantasını sordu.

30 Mart Cuma günkü Hürriyet’in ekinde çıkacakmış. (Bizim söyleşiyi yaptığımız tarih 27 Mart Salı) Şanslıyız. Bizim gittiğimiz de o 10 lokantadan biri. Kireçburnu’nda Set Restoran. Sohbetin ve yemeğin sonlarına doğru, en iyi 10’a dahil olabileceğine ikna oluyoruz. Biz diyorum, çünkü fotoğrafçı arkadaşım Mehtap’ın da, bu ilk kez karşılaştığımız “tatlara” kayıtsız kalamadığını görebiliyorum. Laf Set Restoran’a gelmişken, söyleşimize daha başlamadan Aydın Boysan’ın bir anısını aktaralım…

“Melih Aşık’la Necati Zorlu’yu çağırdım, oturduk sofraya. Mesut Yılmaz’ın yavaş konuştuğu bir zaman vardı. Tam 9’da oturduk 14.30’da kalktık! Ferda’nın babasını ben komiliğinden tanırım. Bize çok iyi bakıyorlardı. Mesut Yılmaz dedi ki, iyi, burada size çok iyi bakıyorlar. Dedim ki, insan meyhaneciyle, garsonla dost oldu mu, iyi bir yemek yiyeceğini bilir, ama bir politikacıyla dost olunca ne b.k yiyeceğini bilemez!” Anlayacağınız, Set Restoran yalnızca “leziz yemekleriyle” değil, tanıklık ettiği “zehir zemberek” sözlerin hatıralarıyla da ünlü!

Gelelim bizim sohbete… Bizim sohbet de 12.30’da başladı 16.30’da bitti. Az daha Mesut Yılmaz’ın rekorunu kırıyorduk! Rekora yaklaşmamız yavaşlıktan değil, sohbetin keyfinden. Kâh tatlı sözle yemeği böldük, kâh tatlıyla sözü…

“Kitabı okuyunca, ne kadar çok yönlü bir insan dedim. Mimar, gazeteci, yazar, gezgin, meyhane uzmanı! Bu çok yönlülüğün kaynağı ne?”

“Coşkunluk demek lazım buna”

“Üretme coşkusu herhalde…”

“Tabii… Üretme coşkusu, yaşama coşkusu… Bu farklılığı, bu çeşitliliği kazanmada doğduğumuz seneler etkili oldu. Ben Cumhuriyet’ten iki yıl daha yaşlıyım. Doğduğumda bir yanda Osmanlı İmparatorluğu batıyordu, bir yanda da Türkiye Cumhuriyeti doğuyordu. Bir sene Arap harfleriyle okudum. O Arap harfleri ki mendebur bir yazı türüdür. Softayı imtihana sokuyorlar, yaz diyorlar, ‘Nur ala nur’ yazıyor ve doğru yazıyor. İkinciye soruyorlar, oku diye, ‘Ne var Ali ne var’ diye okuyor! Aynı yazı! Sesli harf yok. 1928’de Latin harfleri kabul edildi, Arap yazısı kaldırıldı. Eski yazı derler ya, eski yazı falan değil. Bizim değildi ki eski olsun. Medeni Kanun çıktı, Teşkilatı Esasiye Kanunu, anayasa çıktı, medreseler kalktı. İlk 15 sene Türkiye’nin zıpkın gibi yukarı fırlaması dönemidir. Cumhuriyet’in ilk 15 senesi. Sonra dalgalanmalar başladı. Refah arttı diyorlar. Doğru arttı. Bütün dünyada arttı. En sefil memleketlerde bile arttı. Ama politikadan doğan bir şey yok ortada. Medeniyete aykırı birtakım gelişmeler olmakta.”

“Devrim yıllarını yaşamış olmak mı bu çok yönlülüğü kazandırdı size?”

“Evet, o! Çünkü o derece hızlı bir gelişme oldu ki, hızlı gelişmeye alıştık. Biz kaçmıyorduk hiçbir şeyden. Tembellik etmiyorduk. Aşk ile, sevgi ile karşılıyorduk her yeniliği. Durmaya alışmadık.”

“61 yaşında yazarlığa başlıyorsunuz…”

“61 yaşında gazete yazılarımı yazdım, yazdırıldım. Yaka paça götürüldüm.”

“Yahu ben 61 yaşındayım, ne işim var dememişsiniz”

“Demedim. 63 yaşımda iki kitabım çıktı. 31.’ye geldik. Bu yetişmez diye bir düşünce hiçbir zaman bizim kafamıza girmedi. Beni konuşmacı olarak çağırıyorlar, üniversiteler dahil, meyhaneler dahil. Oralarda çok söylediğim bir laf var. Zaman hiçbir zaman geç kalmış değildir. Dünyada her şeye zaman vardır. Ancak, bazen çabuk ölünür. Ama insan olarak onurumuz varsa eğer, görevimiz öleceğimize göre değil, hiç ölmeyeceğimize göre yaşamaktır diyorum.”

“O halde siz şimdi 32. kitabı planlamaya başladınız…”

“Tabii başladım! 33, 34, 35… Bunlar da gelecek. Yaşadıkça… Ömür boyu çok çalışmış olmaktan hiç sıkıntı duymadım. Benim yaptığım binaları, mimar olarak planladığım şeyleri bitiştirseniz 200 tane futbol sahasını doldurur. Az değil… Beni çalışmaya alıştıranlar anamla babamdır ha…”

“Anneniz Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmenlerinden Nevreste Hanım… Neler öğrendiniz ondan?”

“Çalışmayı öğrendim. Gece gündüz geberesiye çalışmayı öğrendim. Benden üç yaş küçük bir erkek kardeşim vardı. O, ben ve babam. Rahmetli annem üç erkeğe bakardı. Evin bütün işlerini o yapardı. Ölesiye çalıştı…”

“Çok yönlülük dedik… Bu yönlerinizden hangisiyle anılmak istersiniz en çok… Çok iyi bir yazar olarak mı, bir mimar olarak mı?”

“Hiçbirini terk edemem! Hepsini severek yaptım.”

“Kitapta bir şey anlatıyorsunuz. Bir işadamı soruyor, ‘Siz nereden feyz aldınız? İngiliz terbiyesi mi? Fransız terbiyesi mi? Yoksa Oxford’dan mı?’ Sizin yanıtınız: ‘Arz edeyim efendim. Bendeniz Davutpaşa Çöp İskelesi, Davutpaşa Ispanak Viranesi, Samatya Narlıkapı Çıkmazı ve Yeşilköy Bamya Tarlası’ndan feyz aldım.” Müthiş! Buna bayıldım! Davutpaşa’dan, Narlıkapı’dan, Bamya Tarlası’ndan nasıl bir feyz aldınız?”

“Sizin bayılmanıza da ben bayıldım. Zor yaşama şartları içinde zorlukları hiç takmadan dünyanın bize vız gelişini öğrenmek. Davutpaşa Çöp İskelesi’nde oturdum. At arabaları gelirdi, bir at, arkasında araba, iskeleden denize boşaltırdı çöpleri. Hava lodossa yaşamak azaba dönüşürdü sinekten. İlk oturduğumuz evlerde akarsu yoktu. Birinci evimizde kuyu da yoktu. İkinci evimizde, Ispanak Viranesi’ndeki evimizde kuyumuz oldu. Kuyumuzun oluşu bir mutluluktu! Musluk yoktu. Musluklu teneke… Medeniyetin bir kademesiydi. Suyu ip gibi akardı. Fazla aksa biterdi. Isınma mangalla olurdu. En kabadayısı sobayla olurdu. Tek odada ısınılırdı. Haşaratla mücadele ederdik. Tahtakurusu ve pire… Bugün tahtakurusunu ve pireyi tanıyan yok. Karyolanın dört ayağı içi su dolu taslara oturtulurdu ki tahtakurusu atlamasın. Eziyetli bir hayat yaşadık ama bunların eziyet olduğunu biz hiç anlamadık ki. Karşı koymayı öğrendik her şeye! Bu şartlar içinde yaşıyorduk ama Davutpaşa’da, Narlıkapı’da mahallemizin tiyatrosu vardı yahu! Tiyatroyu yaşatan bir semttik. Onurdu bu bizim için. Orada Ermeni tiyatroları bile oynatılırdı. Samatya’da Hilal bandosu vardı, Ermeni bandosuydu. Gayrimüslimlerle birlikte yaşadık. Kurban bayramında biz onlara et yolladık, onlar da Paskalya’da bize çörek yolladılar. Birlikte yaşadık biz.”

“Sizin çocukluğunuzda mahallelerde daha mı fazla vakit geçirilirdi?”

“Burada belirleyici olan komşuluk ilişkileriydi. Komşuluk diye bir ilişki biçimi vardı. Yan yana binalarda oturan insanlar birbiriyle tanışırdı. Neşelerini ve üzüntülerini paylaşırlardı. Orada birlikte oturduğumuz insanların çehrelerini ve isimlerini hâlâ hatırlıyorum. 15-16 yaşındaydım. 70 sene önce ayrılmışız. O insanlar demek ki iz bıraktı bende. Ama Etiler’deki apartmanda üst katımızda dört sene birileri oturdu, yüzlerini görmedim, taşınıp gittiler. Kimdir, nedir bilmiyorum. Toplumun iskeletleri vardı. Bu iskeletlerden biri komşuluk ilişkileriydi.”

“Mahallenizin dışında da tiyatrolara, sinemalara gider miydiniz?”

“Şehzadebaşı’nda Turan Tiyatrosu’na giderdik. Üç sinema vardı, müthiş filmler oynardı. Tiyatroda neler neler seyretmedik yahu. Şehir Tiyatroları’na da giderdik, ortaokul, lise öğrencisiyken. Muhsin Ertuğrul’du başında tiyatroların. Muhsin Ertuğrul’u Kral Lear rolünde seyretmiş adamım ben! Cahide de kızlar arasındaydı. Oyunlar çok zengindi. Molier’den tutun da Sheakespeare’e kadar her şey oynardı”

“Yetişmenizde katkısı olan başka neler vardı?”

“Kitap okurduk, geberesiye kitap okurduk! Ortaokulu ve liseyi Pertevniyal’de okudum. Pertevniyal’in o zamanki öğretmenleri arasında Nurullah Ataç vardı, edebiyat öğretmeni; tarih hocamız, Reşat Ekrem Koçu; felsefe, İhsan Kongar; müzik hocamız bile Mesut Cemil Bey’di. Lisemiz böyle bir liseydi. Bir edebiyat öğretmenimiz Keyise İda Hanım vardı ki, hâlâ aklımdan çıkmadı. Saygıyla sevgiyle anarım kendisini. Zarif ve hoş bir hanımdı. Çok güzel ve etkili konuşurdu. Nurullah Ataç teneffüse çıkmazdı hiç. Teneffüste koridorda öğrencilerle konuşurdu, öğlen yemeklerinde bütün yemek boyu öğrencilerle konuşurdu.”

“Bu öğretme azmini neye borçluydular?”

“Cumhuriyet’in ilk döneminde memleket uyanış dönemindeydi. Devrimler oluyordu, bu insanlar da onların organlarıydı. Biz de onların organlarıydık öğrenciler olarak. Fırlayan bir toplumun aşk ile, şevk ile yaşayan, her şeye gönlünü veren insanlarıydık biz.”

“Sonraki kuşaklara niye geçmedi bu?”

“Sonraki kuşaklarda bir tembelleşme var. Uyuşukluk başladı toplumda. Maddi keyifler başladı. Televizyonun karşısına geçip seyretmek mesela, kafayı çalıştırmadan yapılan bir iş. Kitap okumak kafayı çalıştırarak yapılması gereken bir iştir. Kendisini vermek diye bir hikâye vardır. Seyirci kendisini verir tiyatroda olaya. Televizyonda bayağı birtakım oyunlar oynanıyor. O orada seyir mi ediyor, başka bir şey mi düşünüyor? Ayaklarını uzatmış, maddi keyifler içinde miskinliğin şiirini yazıyor herifler. Tuhaf olan bu. Kimse çaba göstererek yaşamak hevesinde değil. Konfor, kafası az çalışan insanların vücutlarını bir keyfe sürüklüyor. O keyif hali kafaya da sirayet ediyor. Keyifle yaşamak… Keyif düşkünü oldu insanlar. Kafaya takıp da bir şeyler öğreneyim diyen insan yok. İnsanlara dert anlatmak, bir şey öğretmek ancak kafasına kakışlayarak olabiliyor, başka türlü olmuyor.”

“Nasıl çıkacağız bunun içinden?”

“Zor! zor!”

“Yapmayın!”

“Çözüm aramak için kafamı çalıştırıyorum ama henüz bir yol bulamadım. Dünyada da birtakım garip gelişmeler var. Amerika’da Bush Başkan oluyor. Bush insan olarak beş para etmez birisi. Orada da o oluyor.”

“Dünya çapında bir gerileme var belki.”

“Dünya çapında! Demokrasi acaba tek çözüm müdür, bunu düşünmek lazım. Demokrasi tek çözüm değildir. Sadece demokrasiyi övmekle insanlığa hizmet edilmiş olunmuyor. Bizim ülkemizde de bir sürü sorunun kaynağı demokrasidir! Amerika’daki kültür seviyesi dünya ortalamasının da altında. Dünyanın en zengin ülkesi olduğu halde.”

“Cumhuriyet’in 10. yılında sünnet oluyorsunuz. Bu bence Cumhuriyet’le bireysel yaşamların ne kadar özdeşleştirildiğine çok iyi bir örnek, ne dersiniz?”

“Neşeli zamanlarımızı devletin oluşumuna bağlıyorduk biz.”

“Ermeniler, Rumlar, Museviler hep bir arada yaşamışsınız… Sonra da 6-7 Eylül olayları olmuş. Siz de bu olaylara tanık oldunuz. Nasıl gelindi bu noktaya?”

“Demokrasinin başa getirdiği kelle zaviyesiyle malûl birtakım adamların kışkırtmasıyla oldu. Bunların başında da Bayar’la Menderes geliyordu. Akıl sır erecek bir iş değildi, tam bir kepazelikti. Talan keyfi var ya… Asıl dramatik yanı işin toplumun yoksula yakın kesiminde bir intikam yaratmasıydı. Bu olayların tahrikçisi hükümetti. Hükümetin başındaki insanlardı. Türkiye’nin başına hâlâ dert olan, temizlenmesi zor o olayı yarattılar. Adnan Menderes’in idamına ben bu sebeple acımaz oldum. Uslu göründüler, kibar adamlar, kolej mezunları dendi. Büyük alçaklıkları yapanlar onlardı.”

“61 yaşında yazmaya başlamanın olumlu ya da olumsuz yanları oldu mu?”

“Hiç bunu düşünmedim! Bu yaştan sonra da yazar olunur mu diyenler oldu. Bu nedenle de tuhaf sahneler yaşadım ama bunlar da bana vız geldi. (Bir tanıdığının tepkisi, ‘İmza koymaya da utanmıyorsun yahu’ oluyor…) Çocukluğumdan beri zaten okumaya yazmaya aşkım vardı. Okumayı hiç bırakmadım. Şiir yazdım. 16 yaşıma gelince, 15 yaşımda yazdıklarımı yırttım attım, 17’ye gelince 16’da yazdıklarımı attım, 18’de 17’dekileri…”

“Demek ki hep bir ilerleme var!”

“İlerleme vardı! Sonra vakit ayırıp da kendimi yazmaya veremedim. Ta 61 yaşıma kadar. Vermek lazımdı oysa. Okur olarak kopmuş değildim. Büsbütün acemi olarak da başlamadım. Tabii bu müstesna bir şey. İnsan kendi yazdığını okuduğu zaman başka bir keyif alıyor.”

“Bir hayat tecrübesinin üzerine oturmuş herhalde bu yazma işi”

“Görmüş geçirmiş derler ya hani. Çeşitli toplumlarda, çevrelerde çok çeşitli insanlarla birlikte oldum ben. O nedenle bana zor gelmedi bu işler. Kolay intibak ettim.”

“Gezginlik var bir de tabii… Hep derler; gezen mi çok bilir okuyan mı. Ben onu sormayacağım; karşılaştırılacak şeyler değil, siz zaten her ikisini de yapmışsınız. Gezmenin size en çok kazandırdığı ne oldu?”

“Çok toplum görmek. O insanlarla birlikte olmanın getirdiği yeni esintiler var. Sibirya’da çok zevk aldığım sahneler yaşadım, Amerika’da da, Çin’de de, Japonya’da da… Bu nedenle değişik toplumlarda yaşamanın insan zihninde birtakım uyarılar yaratışı var. Bir başka keyif de, ‘ulan bunu da öğrendim, muammalar azaldı’ keyfi!”

“İstanbul’a eli değen iki kişi sayıyorsunuz. Mimar Sinan ve Menderes. İkisinin eli aynı şekilde değmedi herhalde!”

“Mimar Sinan çok önemli adam. Bu kitabın sonunda Mimar Sinan’la ilgili bir bölüm var. Mimar Sinan tarihimizdeki en parlak mimar. Aynı değerde bir adam daha henüz gözükmedi. Müstesna bir adam. Onun yaptıkları 400 sene önce olağanüstü şeyler. Mimar Sinan’la Adnan Menderes; yan yana aynı günde lafı edilemez. Menderes İstanbul’un tarihini sakal tıraşı yapar gibi kazıdı. Yanlışlık İstanbul’da sur içi eski şehre dokunulmasıydı. En büyük alçaklığı yapanların başında da üniversiteler ve belediye geliyor. Şehrin cibilliyetini bozdular. Hiç dokunmadan koruyacaklardı.”

“Bir daha yaşamak değil, ama tersine yaşamak isterdim diyorsunuz. O yıllar bugünkünden daha mı güzeldi? O yılları geri getirmek isterdiniz yani, öyle mi anlayalım bu sözünüzü?”

“Evet. Toplumun içinde o eski senelerde utanacak olaylar çok daha az oluyordu. Neredeyse yoktu. Cumhuriyet’in ilk 15 yılında serveti şüpheli insanlar yoktu. Şimdi servet sahibi insanların yarısı şüpheli!”

“Son bir soru, bu kitap benim hayatımı anlatıyor diyebiliyor musunuz? Sizi bütünüyle anlatıyor mu?”

“Bütünüyle değil. Epeyce söz ediyor.”

Eh, Aydın Boysan’ı “bütünüyle” anlatacak bir kitap yazmak da öyle kolay değil! 86 yıl! Üstelik yıkılan bir imparatorluğun içinden çıkıp, devrimle kurulmuş, devrimle beslenmiş, sonra da kendi içindeki devrimciliği hiç yitirmemiş bir 86 yıl. Hayır Türkiye’den değil, Aydın Boysan’ın kişisel tarihinden söz ediyorum.

Boysan’la ilgili anlatılabilecek anekdot sayısız. Ümit Bayazoğlu’nun yaptığı “nehir söyleşi” kitabında bunlardan pek çok örnek bulacaksınız. Renkli ve derin bir yaşamın içine ne kadar derinden girilebilmişse o kadar girmiş Bayazoğlu. Aydın Boysan da, “yaşarken tuttuğu notlar” sayesinde olsa gerek, ayrıntılarıyla hatırlıyor anılarını.

Söyleşimizi kahvelerimizden son yudumları alıp noktalıyoruz. O hem Davutpaşa Çöp İskelesi’nden feyz almış, hem de eski İstanbul kültüründen… “Sizi aldığımız yere bırakacağız hanımefendiler, lütfen bizi kırmayınız.” “Hay hay” diyoruz, onun üslubunda… Günün de sohbetin de sonuna geldik. En geç 32. kitap çıktığında görüşmek üzere vedalaşıyoruz…

 

 

 

 

 

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.