“Herkes Hapis Yolcusuydu; Potansiyel Mahkûm Gibi”

Altan Öymen, “Bir Dönem Bir Çocuk” ve “Değişim Yılları”ndan sonra, Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle başlayan 1950 ile 1955 yılları arasındaki dönemi anlatıyor son kitabı “Öfkeli Yıllar”da. Dönemin siyasi olayları, tartışmaları ve dünya çapında yaşanan değişimler, 1950’nin başında gazeteciliğe ilk adımlarını atmış olan Öymen’in gözünden aktarılıyor. Olayların, tarihin içinden bir kişinin bakışıyla, ama yalnızca tanıklıklara yaslanarak değil başka kaynaklardan da beslenerek yansıtılması, kitaba bir yakın tarih incelemesi niteliği de kazandırıyor.

İsminin “Öfkeli Yıllar” olması son derece anlamlı. Çok partili yaşama geçtiğimiz 1946’dan sonra yaşanan ilk iktidar değişikliğinin ardından gelişen olayları, iki partinin, CHP ile DP’nin arasındaki gerilimli bir dönemi aktarıyor Öymen. Günümüzde çok partili yaşama geçiş, bir demokrasi döneminin de başlangıcı şeklinde değerlendirilse de döneme damgasını vuran, bu özellik değil. Türkiye’nin tarihindeki belki de en anti demokratik uygulamalara imza atan DP ile Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının partisi olan CHP arasındaki çekişmenin temelinde “rejimin ne yönde gelişeceği” tartışmaları dönemin karakteristik özelliğini yansıtıyor. O günün irtica tartışmaları bugünkülerle benzerlik taşıyor. Bu benzerliği iktidarın tahammülsüz uygulamalarında, basın ve yargı üzerindeki baskılarda da görmek olası. Altan Öymen de bu parallelliğe işaret ediyor. Ama arada bir deneyim farkı olması gerektiğini hatırlatarak, “o zamanlar demokraside acemiydik, bugün benzer hataların yapılması makul değil” diyor. “Öfkeli Yıllar”ı bir yakın tarih incelemesi olarak okumak mümkün olduğu gibi, gazetecilik mesleğinin dünü ile bugününü karşılaştırmak ve sosyal yaşamdaki değişimlere dair fikir edinmek için de okumak mümkün.

Bundan 50-60 yıl öncesinin siyaset adabı, gazetecilik anlayışı, teknolojik olanaklar, kadın-erkek ilişkileri, sosyal yaşam, edebiyat çevreleri ile gazetecilerin ilişkileri gibi pek çok konuda ilginç anekdotlar aktarıyor Altan Öymen… Biz de bu sayımızda bir dönemin yakın tanığıyla bu konulara sayfalarımız yettiği ölçüde değinmek istedik… Kitapta kuşkusuz çok daha fazlası var.

“‘Öfkeli Yıllar’ bir anı kitabı, ama aynı zamanda da Türkiye’nin bir dönemini anlatan siyasi panorama kitabı. Bu, anlatılanın bir gazetecinin yaşamı olmasıyla mı ilgili, yoksa sizin kişiliğinizle mi?”

“Ben anılarımı yazmaya başladığım sırada kendi başımdan geçenleri anlatmak niyetindeydim. İlk kitap, ‘Bir Dönem Bir Çocuk’, çocukluk hayatımla ilgiliydi. Fakat şunu fark ettim, özellikle gençler, epey zaman geçmiş olan o dönemlerle ilgili adı geçen kişileri bilmiyorlar. Diyelim, Recep Peker… Gençler tanımıyor. Bir dönem Türkiye’nin başbakanlığını da yapmış bir isim. Yahut Şükrü Saraçoğlu. Onun ismini stadyumdan dolayı biliyorlar. Halbuki o, Türkiye’nin çok kritik bir döneminde başbakanlık yapmış bir isim. Babam da o dönemde milletvekilliği yapmış, Saraçoğlu’yla ilgili bir şey geçiyor anılarımda. Okuyan, kim bu Saraçoğlu, diyecektir. O zaman onu anlatmak lazım. Onu anlatırken ama, İkinci Dünya Savaşı döneminde başbakandı, Moskova’ya gitti, zorlu görüşmeler yapıldı, Rusların kimi istekleri oldu, tüm bunları da anlatmak gerek. Böyle düşününce dedim ki, anılarla paralel olarak Türkiye’de o sırada neler oluyor bunu da anlatayım. Birinci kitabın önsözünde yazmıştım, buna anı kitabı demek doğru mudur bilmiyorum, belki de “anılı kitap” demek daha doğru.”

“Kitaptan hem sizinle ilgili, hem de siyasi tarihe ilişkin kapsamlı bilgiler ediniyor okur. Sözgelimi şu da dikkat çekici, sırf Türkiye’ye ilişkin bilgiler yok, dünyada ne olup bittiği, dönemin karakteri, dünya dengeleri gibi konulara da giriyorsunuz.”

“Bu tabii birbirine bağlı gelişiyor. Mesela Türkiye Nato’ya girdi, bu son kitabımda onu anlatıyorum, Nato neydi, ne zaman kuruldu, o sıra kaç üyesi vardı, bunları da anlatmak gerekiyor.”

“Nato’yla ilgili bölümde bazı ülkelerin Nato’yu, yayılmacı politikalara karşı kendilerini korumak ve dayanışma göstermek amacıyla kurduklarını söylüyorsunuz. Türkiye Nato’ya girdiği zaman, Sovyetler Birliği’nden bu tür bir tehdit söz konusuydu diyorsunuz ve Nato’ya girmesini olumluyorsunuz. Bugünkü Nato’yu nasıl değerlendiriyorsunuz?”

“Bugünkü Nato tabii çok değişti. O zaman dünya ikiye bölünmüştü; Doğu Bloku-Batı Bloku. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce bize İtalya’dan tehdit gelirdi. O sırada Mussolini var, Roma İmparatorluğu’nun varisi sayıyor kendini. Zaten Arnavutluk’a hücum etti, Yunanistan’a hücum etti, Yunanistan’ı halledebilseydi Türkiye’ye geçecekti. Türkiye’nin bütün stratejisi İtalyan tehlikesine karşı İngiliz ve Fransızlarla anlaşma yapmaktı. Fakat o sırada beklemediği bir şey oldu, Ruslarla arası çok iyiyken, Sovyetler Birliği saf değiştirdi ve Almanya’yla işbirliğine girdi. O sırada Türkiye’den de talepleri olmaya başladı. Yayılmacı bir rotaya girmişti. Polonya’yı paylaştı Almanya’yla. Baltık Devletlerini yeniden kontrol altına aldı, Türkiye’den de Boğazları istiyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda da notalar vererek bu talebini yineledi. Türkiye zaten İtalyan tehlikesiyle yaklaştığı Batı’ya, böylece daha da yaklaştı. Şimdi Nato çok genişledi. Polonyo, Macaristan, Romanya girdi… Neredeyse Avrupa Birliği’yle paralel oldu. Başka bir teşekkül haline geldi. Bu kadar çok ülkenin bulunduğu bir yerde de Türkiye mevcudiyetini muhafaza ediyor. Bu gibi hallerde bulunduğun yerde durmak normalidir işin. Bulunduğun yerden çıktığın takdirde bir şey kazanacaksan ayrı, kazanmayacaksan statükonun içinde kalırsın. Şimdi Türkiye’nin kalmak dışında yapabileceği bir şey yok.”

“Kitap boyunca Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki çekişmeleri izliyoruz. Gerçekten gerilimli bir dönem. Kitabın ismi o yüzden çok yakışıyor; ‘Öfkeli Yıllar’. Peki Türkiye’nin ‘öfkesiz’ yılları oldu mu hiç?”

“Öfke politikada hep olur tabii. Bunun dozu önemli. O zaman artmış. Şimdi de çok artmış durumda. Öfke, politikada bu kadar fazla olmamalı. O zamanın özelliği Türkiye’nin demokrasiye yeni geçmiş olması. Köklü bir demokrasiden gelen kimse yok, o dönem herkes için yeni bir rejim bu. Dünyayı düşününce de demokrasi açısından çok parlak bir dönem değil. Hitler, Mussolini, Franco gibi isimleri saysak ne demek istediğim iyi anlaşılır. Böyle bir dönemde iddialı bir biçimde çok partili rejime geçilince, 1950’de iktidara gelen parti, muhalefetteyken söylediği şeylerle tutarlı kalmak için biraz tahammülü oldu, birkaç yıl. Öyle göründü daha doğrusu. Kanunlar değişmemişti. Zaman geçtikçe tahammülsüzlük arttı, böylece öfke düzeyi de yükseldi. O değişimden doğan bir şey vardı iki taraf için de; bulunduğu yeni mevkiye alışamama durumu. CHP iktidardan ilk kez düşmüştü. Bir devlet kurdum, bunlar bunu berbat edebilirler düşüncesindeydi. DP de bunlar bizi politikacıdan saymıyorlar kızgınlığı içindeydi. Bu giderek tırmandı. Eleştiriye tahammülsüzlük tabii en fazla. 1960’a kadar gelindi. 60’ı bir kenara bırakalım, o sıralardaki gerginlikler kâbus gibiydi, hele gazeteciler açısından. Her gün bir gazetecinin ya davası oluyor, ya hapse giriyordu; 80 yaşındaki Hüseyin Cahit Yalçın’dan tut Ahmet Emin Yalman’a, Metin Toker’e kadar, yazı işleri müdürlerine, muhabirlere kadar. Herkes hapis yolcusuydu; potansiyel mahkûm gibi.”

“Pek bugünkünden farklı değil sanki…”

“Tabii. Ama o zaman, belirttiğim gibi bir demokrasi alışkanlığı yok, acemi herkes. Hadi o acemilikte tahammülsüzlük falan normal. Şimdi kaç yıl geçmiş! 1950’den alırsanız 59 yıl geçmiş, 46’dan alırsanız 63 yıl geçmiş. Bu kadar tecrübeden sonra bu tahammülsüzlüğün devam etmesi makul bir şey değil. 1950’lerde basın üzerinde yapılan baskılarla ilgili benim kitaptan bir örnek; Safa Kılıçlıoğlu var, hapse mahkûm oluyor. Niye? Moskova’yla ilgili bir röportaj yayınlattığı ve o röportajın ilanlarını duvarlara yapıştırdığı için. Dünyanın para cezasını alıyor ve maliye müfettişleri gönderiliyor, vergi cezaları çıkartılıyor, astronomik cezalar. Bugün de buna benzer hadiseler yaşanıyor. Yargıya müdahaleler açısından da çok benzerlikler var. O zaman da yargıya kızıyor iktidar. Niye kızıyor? Basın davası açtırıyor, bazı gazeteciler de beraat ediyor. Çoğu hapse giriyor ama birkaç kişi beraat ediyor. Onları beraat ettirdiler diye kızıyorlar. Öyle bir kanun çıkarıyorlar ki 1954’te, seçimi kazandıktan hemen sonra, istediği yargıtay üyesini veya başkanını işten çıkarma yetkisi alıyorlar. Adı; Reysen Emekliye Sevk Kanunu. Hükümet 25 yılını doldurmuş olan her hâkimi, yargıcı, yüksek hâkimi, profesörü emekliye sevk edebilir. Yargıtay üyesi olmak için zaten 25 yıl lazım. 22 yaşında hukuk bitirse, 45 yaşından önce zaten yargıtay üyesi olamaz, o yaştayken bir anda işten çıkarılabiliyor. Bir sabah vakti açıyorsunuz gazeteyi, yargıtay başkanı, yardımcıları ve başsavcısı dahil, birtakım yargıtay üyeleri reysen emekliye sevkedilmişler. Yargıya baskı merakı o zaman var, şimdi olabilir mi? Şimdi de var. Paralellikler çok…”

“Tek partili dönemden çok partili döneme geçişin ardından yaşanan ‘demokrasi’ sürecini anlatıyorsunuz ve demokrasi süreci ilginç bir biçimde belki de en anti demokratik anlayış olan irticanın işine yarıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?”

“İlke olarak dediğiniz tamamen doğru. Laiklik aslında demokrasinin olmazsa olmaz parçasıdır. En basitinden, laiklik denilince akla kadın hakları gelir. Kadın erkek eşitliği dünyanın bütün uluslararası özgürlük bildirilerinde önemlidir. Bunun gereğini cumhuriyet gerçekleştirdi. Devletin yapısını buna uygun kurdu. Bundan geriye dönüldüğü zaman aslında demokrasiden de geriye dönülmüş oluyor. Bu, ilke olarak doğru, vaka olarak ise o zamanın gerçeği şu; Atatürk devrimleri döneminde bunlara karşı tepkiler vardı toplumda. Demokrasiye geçildiği zaman ortaya çıktı. Bunlara fikir hürriyeti açısından izin vermek bir bakıma gerekli ama fiili hareketler haline geldiği ve tehlike arz ettiği zaman devletin buna karşı tedbir alması da gerekir. O dönemde, 1950-60’ta, iktidar bir ikilem içinde kaldı. CHP açısından da aynı şey geçerli. Onun da iktidarının son döneminde bazı noktalarda tartışmalar yaşandı. Dini öğrenim mesela bunlardan biri. İlkokullara din dersi konulsun mu konulmasın mı tartışmaları… Sonunda din dersi anayasal olarak mecburi hale geldi. Laikliği koruma noktasında bir konsensusa varılması gerekir. Bu konuda bir ümit görülmüyor ama.”

“Sizin mesleğe başladığınız dönemdeki gazetecilik ile bugünkü arasında ciddi farklar varmış. Örneğin şu imza meselesi… En küçük habere bile bir imza konulabilmesi ciddi bir emek gerektiriyormuş. Bir de tabii usta çırak ilişkisi görülüyor o dönemde. Bugün ustalar çıraklarını yetiştiriyor mu?”

“Gazetecilik çok ilerledi bugün. Bir kere teknoloji çok gelişti. Uzmanlaşma yoktu o zaman. Ekonomi muhabirliği de yapardım, magazin de, siyasi muhabirlik de… Herkes her yere giderdi. Ekonomi muhabirliği 60’larda başladı. Gazetecilik okulları açıldı sonra. Üniversite mezunu bile çok azdı o zamanlar. O nedenle usta çırak ilişkisi daha da gerekliydi. Yine de bu kadar gelişme olsa da, gene usta çırak ilişkisi gerekli. Önü açılacak, bir şeyler öğrenecek… Bu ortadan kalktı mı, sadece okuldan öğrendikleriyle kalır insanlar; okulda öğrendiklerinin bir kısmı da pratikte karşılık bulamaz. Bir de vakitler azaldı, eskiden gazeteler geç bağlanırdı. Mesela İstanbul’daki gazeteler gece basılır, sabah burada görülür, başka yerlere sonraki gün ulaşırdı. Onun için 2’ye kadar gazetenin bağlanmasına vakit vardı. Oturulur bolca çay içilir, sohbet edilirdi. Bugün zamanla yarış çok arttı. Öyle olunca da kimse kimseye bir şey öğretecek vakit bulamıyor. Şunu şöyle yazma, bunu böyle yap diyen yok, öğreten yok yani. Haberini doğru düzgün okuyup bunu kendisine de anlatayım gibi bir yaklaşım içinde olamıyorsunuz. Onun için bu şekilde öğrenim azalıyor. Ama her şeye rağmen bunu sağlamak lazım, bir yolunu bulmak lazım. Eskiden düzeltmenler vardı gazetelerde. Başyazı da olsa o adam onu okurdu ve düzeltirdi. Bunlar da mesela ciddi olarak bu işi iyi bilen adamlardı. Benim yönettiğim bir gazetenin düzeltmeni Ahmed Arif’ti örneğin. Bugün bunlar yok. Herkes kendi yazıyor ve kimse kontrol etmiyor.”

“Gazetecilerin içinde şairler, romancılar, hikâyeciler varmış o yıllarda.. Sonra yönelim nasıl oldu da değişti? Nereye gitti o edebiyatçılar?”

“Doğru azaldı galiba. Ankara’da bizim arkadaşların yarısı edebiyatçıydı. Onlar hatta gazeteciliği bir parça küçümserlerdi. Mehmed Kemal vardı, uzun yıllar Cumhuriyet’te yazdı, şairdi. Oturup sohbet ederken gazeteci kökenli arkadaşlar olarak ‘atlamak’ ve ‘atlatmak’tan söz ederdik… O gün kim haber atlattı, kim atladı… Böyle konuşurken Mehmed Kemal derdi ki ‘bunlar ne biçim sohbet konusu, ayının kırk hikâyesi vardır kırkı da ahlat üzerinedir’. Öyle deyince hemen toparlardık kendimizi ve düzeyi yükseltmeye çalışırdık. Keşke şimdi de biraz öyle bir şey olsa. Evvelden gazete yazarlığı ile roman yazarlığı aynı insanda birleşirdi. Mesela Yaşar Kemal de röportajcıydı Cumhuriyet’te. ‘İnce Memed’i falan yazarken aynı zamanda muhabirlik yapardı.”

“Sıradaki kitapta 60’lı yılları mı anlatacaksınız?”

“Bu kitapta 60’a gelmek istiyordum ama gelemedim. Şimdi bir cilt daha yazacağım, 6-7 Eylül’den sonraki bölümü anlatacağım.”

“1960 denilince 27 Mayıs geliyor tabii akla. Bugün 27 Mayıs darbesi deniliyor. 50’leri yazdınız ve bu dönem demokrasi kavramıyla tarif ediliyor. Kavramların tersine dönmesi mi söz konusu? 27 Mayıs’tan sonraki özgürleşme havasını düşününce bu iyice gün yüzüne çıkıyor…”

“Aslında o açıdan yazmak istiyorum, çünkü o dönemi ben yaşadım. 27 Mayıs denilince hemen idamlar öne sürülüyor. O öyle bir olumsuzluk yaratıyor ki, bunun altında kaldı 27 Mayıs. O dönemin olumlu sonuçlarına değindiğinizde hemen, idamları mı savunuyorsun, yanıtını alıyorsunuz. Onu savunmuyorum, o çok kötü ama şu da var dediğiniz zaman yine aynı lafla karşılaşıyorsunuz. Onun için doğru dürüst yazmak lazım. Ben 27 Mayıs’tan memnun olanlardan biriydim. Diktatörlüğe gidiş vardı. En azından bu izlenim vardı. İktidara geldikten sonra askerin yaptığı işlerde de eleştirilecek taraflar vardır elbet, ama bir de 61 Anayasası var. 61 Anayasası Türkiye’nin bugüne kadar ki en ilerici anayasası bu bir. İkincisi, o anayasa o zamanki Avrupa’nın en ileri anayasalarından biridir. O zamana kadar ne grev hakkı var, ne sendikalaşma hakkı var, ne toplu sözleşme kavramı var… 1924 Anayasası’nda ne deniliyor? Basın kanun dairesi içinde serbesttir. O daire daraldıkça serbestlik de daralıyor yani. Halbuki 61 Anayasası’na göre kanunlar hürriyetlerin özüne dokunamaz. Anayasa Mahkemesi bunu kontrol eder. Bunlar polemik ve demogoji içerisinde ufalanıp yok ediliyor.

Altan Öymen, “polemik ve demogojilere” izin vermeyecek bir titizlikle yazıyor kitaplarını. Konuları alabildiğine kapsamlı inceliyor, herhangi bir olayı aktarırken siyasi, toplumsal arka planını eksik bırakmıyor, o sırada dünya çapında esen rüzgârlara değiniyor ve böylece bütünlüklü bir manzara sunuyor okuruna. Dolayısıyla, neden sonuç ilişkileri sağlam örülmüş inceleme kitapları çıkıyor ortaya.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.