“Cennet ve Cehennemden Daha Güçlü Bir Şey Vicdan”

Ahmet Ümit, son romanı “İstanbul Hatırası”nda insan eliyle katledilen İstanbul’u anlatıyor. Olay örgüsünde karşımıza çıkan cinayetler aracılığıyla asıl katilin insanoğlu olduğu evrensel bir cinayetle bizleri yüzleştiriyor. Tarihin, kültürün, doğanın ve kentlerin katli. Genel bir söylem olarak sıkça telaffuz ettiğimiz, İstanbul’un zengin tarihi ve kültürü bu romanda aktarılan bilgiler ışığında gerçeklik kazanıyor. Yazar, tüm romanlarında olduğu gibi “İstanbul Hatırası”nın olay örgüsünü de kültürel bir temanın etrafında oluşturuyor. Yalnız kültür değil, işe tarihi ve arkeolojiyi de katıyor. Romanın bu özelliğinin yüzleşmeyi daha can yakıcı kıldığını da söylemeliyiz. Gözünün yaşına bile bakmadan yakıp yıktığımız, yağmaladığımız bu kentin tarihini daha iyi bilsek bir şey değişir miydi diye sormadan edemiyor insan.

“İstanbul Hatırası” kitapçılarda yerini aldığı günden bu yana, gazete ve dergilerde çıkan röportajlar romanın bu boyutu üzerinde duruyor. Biz Ahmet Ümit okurlarının “İstanbul’un yağmalanan tarihi” ve romanın konusu, kurgusu hakkında yazarın düşüncelerini esas itibarıyla öğrendiğini düşünerek söyleşimizi farklı bir noktaya yönelttik. Ümit’le polisiye roman ekseninde, edebiyat-insan ilişkisini, iyi-kötü, suç ve vicdan kavramlarını konuştuk…

“Son romanınız üzerine yapılan röportajlar esas olarak romanın ana karakteristiğinin İstanbul oluşunu odaklandı. İlk soruda ben de bu konuya girmek istiyorum ancak daha sonra söyleşimizi polisiye roman etrafında örelim istiyorum. Okurlara farklı bir pencere sunmuş oluruz böylece. Romanda olay örgüsünün gereği olarak çeşitli cinayetlerin peşine takılıyoruz, ama sanki asıl cinayete kurban gidenin İstanbul olduğu fikri oluşuyor…”

“Aslında bu kitabı yazma nedenim tamamıyla İstanbul. Bir serüven romanı yazayım, bir polisiye roman yazayım İstanbul’da geçsin değil, tam tersine İstanbul romanı yazayım, ama bir serüven romanı, aynı zamanda bir gezi romanı, aynı zamanda bir felsefe romanı, aynı zamanda bir tarih romanı… Hepsini içeren bir roman olsun diye düşünüyordum. Ama her şeyden önce İstanbul’un romanını yazayım… Çıkış noktam orasıydı. Çünkü burası benim en sevdiğim şehir ve bu şehre bir vefa borcum var. Onu ödemem lazım. Bu şehir çok şey vermiştir bana. Pek çok insandan daha çok şey vermiştir. Beni ben yapmıştır. Hayatı öğretmiştir, yazar yapmıştır. İkincisi, İstanbul dünyanın en güzel şehri. En derin kültüre sahip olan şehri. Fakat insanlar bunun farkında değil. Farkında olmamak bir yana bir de, soyuyoruz, talan ediyoruz, yağmalıyoruz. Öteden beri benim romanlarımda, bu topraklardaki kültür –hem etnik kültür, hem dini kültür– yoğun olarak dikkatimi çekiyor; bunları kullanıyorum ben. Bunu anlatırken şöyle bir yanılgıya düşmemek lazım, İstanbul tarihini anlatmıyorum. ‘Bab-ı Esrar’da da tasavvufu anlatmıyordum. Ben tasavvufu bilemem ki. Tarihi bir tarihçi kadar bilemem ki. Ben bu şehrin insanlar üzerindeki etkisini anlatıyorum. Neyi anlatırsak anlatalım, tarih, kültür, şehir, hepsi insan ruhu anlatmak içindir. Edebiyatın asıl işlevi budur. Edebiyat asla bir ideolojiyi, bir dini, bir şehri övmek ya da yermek gibi bir amaca sahip olamaz. İnsanı anlatır. Tevrat’ta yazılan insan ile benim anlattığım insan arasında çok fark yok. Temel duygularımız, temel psikolojimiz, temel yaklaşımımız değişmemiş durumda. Bazıları çıkıp diyor ya, tasavvufu anlattım, yalan. Burada bir kurnazlık var. Bugünü kazanırsın, geleceği kaybedersin. Tasavvuf her zaman yoktu, 500 yıl sonra bitmeyeceğini kim söyleyebilir?”

“Ya da bugün bir popülerlik kazanmış olabilir ama bu geçicidir değil mi?”

“Aynen öyle. Buna çok iyi bir başka örnek de şudur, eskiden bir kızıl edebiyat vardı. Partizanlar falan… Partizanlık şimdi yok. Neyi anlatıyordu? Partizanların mücadelesini övüyordu. Bir tek amacı buydu. O ideolojiyi övmekti.”

“Oradaki insanı anlatsa?”

“İşte o zaman başka bir şey çıkardı ortaya. Oradaki insanı anlatan kalıyor zaten. Ne kalıyor? ‘Ve Durgun Akardı Don’. ‘Ve Durgun Akardı Don’, devrim sırasında Gregor Melehov gibi bir insanın yaşadığı dramı anlatıyor. Devrimin insan üzerindeki etkisini anlatıyor. ‘Bab-ı Esrar’da ben tasavvufu övmedim de yermedim de. Tasavvufu savunanların düşüncelerini aktardım, karşısına bir de ateist koydum. İki seçeneği de koydum. Roman demokratik bir sanattır. Okurun romana katılması lazım. Biz okura bir bildiri sunmuyoruz. Okura politik bir manifesto sunmuyoruz. Biz ona bir imge sunuyoruz. O imge onun duygularını ve düşüncelerini harekete geçiriyor, düşünmeye başlıyor. O zaman yazar gibi düşünmeyebilir, hiçbir sorun yok.”

“Son romanınızda da İstanbul var ama daha çok insanın hoyratlığı var zaten…”

“Tabii. Edebiyat uzunca bir dönem, Rönesans’la birlikte gelen bir anlayıştır bu, insanı yüce bir varlık olarak ele aldı. Ortaçağ gibi karanlık bir dönemden çıkıldı, daha iyi bir dönem başladı elbette. Fakat insan kusursuz, mükemmel, yaratıcı bir varlık olarak algılandı. Zamanla görüldü ki, insanın yaratıcılığı kadar yıkıcılığı da varmış. Şefkati olduğu kadar acımasızlığı da var. Zeki ama aynı zamanda aptal! Merhametli ama zalim de. 20. yüzyılda, Birinci Dünya Savaşı, ardından İkinci Dünya Savaşı, Hiroşima’ya Amerika’nın attığı atom bombası, bunların hepsi insanoğlunun bunları yapabilecek potansiyeli olduğunu gösterdi. O zaman roman insan ruhunu anlatan bir şeyse bu yönünü de anlatmak zorundadır.”

“Polisiye belki de bunun için biçilmiş kaftan.”

“Kesinlikle. Polisiyeden önce, bu konuda öncülüğü yapan, biliyorsunuz Marquis de Sade. Sade, insan ruhunun o karanlık yönünü kendi yaşamından yola çıkarak çok iyi anlatmıştır. Hem yaşadı, hem anlattı. Bizim içimizde olan her şey onda abartılı bir biçimde vardı. Polisiye de aslında insan ruhunun arka bahçesidir. İçimizdeki kötülüğü, vahşeti, nedensiz kan dökmeyi, nedensiz kötülüğü çok iyi anlatıyor. Edgar Allen Poe’nun öyküleri de böyledir ve Poe klasik polisiyenin kurucusudur.”

“İnsan ruhunun kötü yönlerini ortaya çıkarmaya ek bir yönü daha var kimi polisiyelerin. Sizin romanınızda da bu böyle mesela, romandaki katiller sempatik olabiliyor. Yani pür iyi olmadığı gibi, pür kötü de yok…”

“Hem buradaki katiller böyle, hem de bence romancı bütün karakterlerini sevmelidir. Eğer romancıyı Tanrı’nın yerine koyarsanız, Tanrı da bütün kullarını sever. En kötüsü dahil olmak üzere. Yazar da karakterini yaratırken sevmelidir, ne kadar kötü olursa olsun. En iyi karakterin içinde mutlaka kötülük vardır. Nevzat’ta da vardır. Örnek kişidir güya. ‘İstanbul Hatırası’ndaki katiller özellikle iyi karakterler zaten. Onları kötü yapan aslında kurbanları. Kurban seçtiğimiz adamlardan o kadar çok var ki. Hayatımızı mahvediyorlar. Şehirle beraber bütün hayatımızı mahvediyorlar. Denizi kirlettiler, trafikten geçilmiyor, sürekli araba satıyorlar, binalar korkunç, deprem olsa ne olacağını bilmiyoruz. Onlar, onlar işte.”

“Asıl katil onlar.”

“Asıl katil onlar bence de.”

“Tipik polisiye romanlarda olmayan bir şey var sizin romanlarınızda; tarih, arkeoloji, antropoloji… Buralardan beslenmenizin kaynağında ne var? Sizin için olmazsa olmaz unsurları mı bunlar polisiyenin?”

“Ben polisiye yazmaya başladığımı fark etmemiştim. Polisiye yazmak için oturmadım yazmaya. ‘Çıplak Ayaklıydı Gece’ ilk öykü kitabım yayınlandığında, Ali Taygun okudu ve dedi ki, ‘sen polisiye yazıyorsun’. Oysa hiçbir zaman öyle bir tercihim olmadı. Hatta üzüldüm. Geldiğim gelenek itibarıyla; soldan geliyorum, edebiyatın hayatı değiştirmeye katkısı olması gerekir diye düşünüyorum. Sonra anladım ki haklı, ben polisiye yazıyorum çünkü böyle bir hayat sürmüşüm geçmişimde. Yazmaya başlayınca da ortaya polisiye çıkmış. Ama ben Agatha Christie gibi düşünmedim hiçbir zaman edebiyatı. Georges Simenon gibi de düşünmedim. Fakat öte yandan seviyorum böyle yazmayı. Ama benim edebiyat anlayışım esas olarak insanı anlatmak, sadece meraklı bir hikâye anlatmak değil. O meraklı hikâyenin unsurları insanlar olacak ve o insanların yansıtacağım. Okur böylece onlarla yüzleşebilsin, katarsis dediğimiz şey gerçekleşsin. Kendimin de polisiye yazdığımı fark edince bolca polisiye okumaya başladım. O zaman fark ettim ki cinayet hikâyeleri çok eskilere dayanıyor. İlk cinayet hikâyesi Tevrat’ta Habil’in Kabil’i öldürmesine dayanıyor. Ben de dedim ki, ortada cinayet var, birini öldürmek var, ben buradan yola çıkarak insan psikolojisini irdeleyeyim. Orada polisiye olup olmamasının bir önemi yok, önemli olan yapıtın kendisidir. Benim kaygım bunun dışında. Yarattığım her metnin bir öncekinden iyi olmasına çalışıyorum.”

“Polisiye edebiyat dışı bir tür gibi algılanıyor sanıyorum. Ama bunda piyasada ağırlıklı yer kaplayan polisiyelerin de katkısı var mı sizce?”

“Haklısınız, pek çok örnek çok kötü. İyi örnekler de zaten dünya klasikleri kategorisinde.”

“Ülkemizde bu türün durumunu nasıl görüyorsunuz?”

“Bizde de polisiye romanın çok eski bir tarihi var aslında. Ahmet Mithat Efendi’nin ‘Esrar-ı Cinayet’iyle başlıyor. Cumhuriyet döneminde tek tük yazılmış. Ancak şu yanılgı devam etmiş ve hâkim olmuş; hem solcu hem sağcı yazarlar, –Kemal Tahir ile Peyami Safa’dan söz ediyorum– polisiye yazmışlar ama bundan utanmışlar. O yüzden de takma isim kullanmışlar. Kemal Tahir biliyorsunuz Mayk Hamer’i yazmış, öteki Cingöz Recai’yi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra polisiyeye dönük bu önyargı kırıldı. Artık iyi edebiyat okuru polisiye okumadan mutlu olmuyor âdeta. Açıkça söylemek lazım, Türkiye’de 1996’da ‘Sis ve Gece’yle başladı bu. Benimle başladı, söyleyebilirim bunu. Bu bir övünme değil ama bir gerçek olduğu için söylüyorum. İlk polisiyeyi ben yazmadım ama ben polisiyeye bir kalite kattım ve ona itibarını iade etmeye çalıştım. Son dönemde 20’ye yakın başka yazar arkadaşlar katıldı. Bu çok umut verici, aralarından çok iyi yazarlar çıkacak. Bu da okurun Türk yazarlara yönelmesi açısından bir umut ışığı doğuruyor. Türkiye’de polisiye okuru, beni dışarıda tutarsanız, genellikle Batılı yazarları tercih ediyor. Bunu yanlış buluyorum.”

“Bir önyargı var herhalde.”

“Önyargı ve bir kültür terörü. O kültür terörü şu, Batı’dan gelen her şey iyidir anlayışı… Çok kötü kitaplar var hâlbuki. Onun dışında demin sözünü ettiğim genç yazarlar çok iyi romanlar çıkarıyorlar. Bu kompleksten kurtulmak lazım. Batı’dan gelen her şey iyi değildir. Batı aslında tükenmekte olan bir toplum. Teknoloji gelişiyor ama ruhları ölüyor. Hayatlar standartlaştı. Büyük trajediler, büyük acılar yaşanmıyor.”

“Okur profili nasıl polisiyenin?”

“Türkiye’de kitap okuru ağırlıklı olarak kadın. Kadınlar hâlâ polisiyeye yönelmiyor, aslında çok tuhaf bir şey dünyada polisiye okuru daha çok kadın. Kadın polisiye yazarlar da çok. Aslında polisiye kadına ait bir düşünme biçimi. Nasıl? Ayrıntılardan oluşur. Ama Türkiye’de ne yazık ki kadın, haklarını eline almamış ve ne yazık ki cinsel devrim gerçekleşmediği için, hâlâ yoğun bir şekilde aklını aşkla bozmuş durumda. Aşkın kendilerini kurtarabileceğini zannediyorlar. Aşkın sürekli bir durum olduğunu zannediyorlar. Ve ne yazık ki bu, yazarlar tarafından da inanılmaz şekilde sömürülüyor. Kitabın kapağını pembe yapıp ismini ‘Aşk’ koyduğunuz zaman satışı garantiliyorsunuz. Bunu yapabilmek benim için utanç verici bir şey. Yapana bir şey demiyorum, ama bu açık bir edebiyat dışı istismardır. Kadın diyor ki, erkekle eşitlendiğim yer aşk. Oysa erkekle eşitlenmesi için kadının kendi ayaklarının üzerinde durması gerekiyor, ekonomik özgürlüğünü elde etmesi gerekiyor. Güçlü olması gerekiyor hayat karşısında. Artık tabii kadınlar daha bilinçli olmaya başlıyorlar. İleride polisiye okur sayısı çok daha fazla artacak.”

“Uluslararası polisiye yazarlarına baktığınız zaman kendinizi kimlere yakın görüyorsunuz. Radikal Kitap’ta çıkan bir yazıda Raymond Chandler ve Dashiell Hammett isimleriyle benzerlik kurulmuştu aranızda”

“Raymond Chandler ve Dashiell Hammett konuyu sosyo ekonomik nedenleriyle anlatan yazarlar. Polisiyeye bambaşka bir kalite getiriyorlar. Ama onlarda tarih yoktur. Gerçi Amerika’da ne tarih var ki anlatacaklar! Ben aslında kendimi daha çok bir harman gibi görüyorum. Çok sevdiğim bir yazar Umberto Eco’dur. Onun ‘Gülün Adı’.”

“Evet, değil mi? Ama o roman polisiye rafına konulmaz nedense…”

“Oysa tam bir polisiyedir. Hatta göndermesi var. Oradaki rahip bildiğimiz Sherlock Holmes’tur. Yanındaki kişi de yardımcısı, çömezidir. O kitap entelektüel olarak o kadar zengin ki, polisiye veya değil demek anlamsız. Ben de kitaplarımı yazmadan önce çok yoğun bir entelektüel çalışma yürütüyorum, çok kitap okuyorum.”

“Bu romanınızda ve aslında diğerlerinde de son dönemin sık kullanılan ifadesiyle ‘ötekileştirilmiş’ karakterler seçtiğiniz söylenebilir mi?”

“Doğru. Kaybetmiş insanları seviyorum ben. Yazarlığın muhalifliği, aykırılığı denen şeyin temelinde bu vardır. Yazar hayatın karşısında muhalif bir duruş sergiler, yalnızca politik alanda değil. Bir çocuğa dair roman yazabilir orada da muhalif durabilirsiniz. Ya da çiçek bakımı üzerine bir roman yazabilirsiniz, yine muhalif durabilirsiniz. Bu anlamda kaybetmiş insanları seviyorum. Aslında komiser Nevzat da kaybetmiş biri. Çoktan emekli olması gerekiyor. Kimseyi umursamıyor, amirlerini dinlemiyor, kavgalı. Daha acısı her katili yakaladığında biliyor ki arkadan yüzlercesi geliyor. Bir bataklık var. Sistemin kendisi suç ve suçlu üretiyor. Belki kendi içini rahatlatmış oluyor yalnızca. ‘İstanbul Hatırası’nda bunların dışında İstanbul’da karşılaştığımız karakterleri de çizmek istedim. Örneğin cinayet mahallinde karşılaştığımız insanlar; Kürtler, Lazlar, Trakyalılar… İstanbul’u bütün kesimleriyle anlatmaya çalıştım. İstanbul panoraması ortaya çıksın istedim. Eski İstanbul, yiten İstanbul, kaybedilen İstanbul ve kaybedilen İstanbul’la birlikte hayatlarını kaybeden insanların trajedisi… Roman merhametli kılmalı insanı. Kaybeden insanları anlatmak bu vicdanları uyandırmak açısından yararlı bir şeydir. Romana ruh veren şey başkasının acısını hissetirmesidir. Mazlumlar kimlerse onların acısını hissetmek, onlara sahip çıkmak bir şekilde…”

“Biraz da suç kavramından konuşalım istiyorum. Suça bakışınız nedir?”

“Her şeyden önce suç göreceli bir kavramdır. Bugün İran’da suç sayılan bir şey bizde suç değil. Bir zamanlar bu topraklarda Mustafa Kemal bir şeyler yapmak istediğinde ona vatan haini dediler. Bugün bizim ulusal kahramanımız. Yani her şey değişken. Bazı suçlar var ki hiçbir zaman kabul edilemez, çok haklı neden olsa bile öldürmemek lazım. Suç aslında biraz da bu toplumun yasalarını koyanların, yönetenlerin bireyi sınırlamak için koyduğu kurallar. Çünkü birey dinamik, toplum statik. Ve toplumu yönetenler diyorlar ki, çok fazla dalgalandırmayalım.”

“İnsan vicdanındaki suç peki?”

“İşte asıl mesele odur. Kendi vicdanına göre yanlış olan şeyleri suç olarak kabul etmek gerekir. İnsanın vicdanına seslenmemiz lazım, o vicdanı güçlendirmemiz lazım. Başka hiçbir şey yok çünkü kurtaracak olan. Cennet ve cehennemden daha güçlü bir şey vicdan.”

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.