“Estetik Artık Plastik Güzelden Değil, Anlamlı Güzelden Yana”

Afşar Timuçin’in “Sorularla Estetik Elkitabı”, onun daha önce yayımlanmış olan “Estetik” kitabına bir hazırlık niteliğinde. Estetik, eleştiri ve sanat kuramı üzerine düşünen, tartışan ve araştıran ya da yolun başında olanlar için iyi bir adım; “Sorularla Estetik Elkitabı”. Konunun derinlerine inmeyi seçenler, Bulut Yayınları’nın yeniden bastığı “Estetik” kitabını da edinmeliler. Estetik ve sanat tarihi üzerine yetkin bir beyin Afşar Timuçin. O, her şeyi kendiyle başlatan, kuramsal çalışmalara ve tarih bilincine kapalı “aydın”lardan değil. “Tarihteki filozoflar, estetikçiler olmasaydı ‘Estetik’ kitabımı yazamazdım” demesi de ondan…

Söyleşimizin kitaplardaki yorum ve bilgilerin bir tekrarı ya da özeti olmaması için, farklı sorular sorarak yeni pencereler açmayı denedim… Biliyorum ki soru sormanın sonu yok ama soru sordurmayı başaran yapıtlar da o denli az. Sizin de kendinize ait sorularınız olması dileğiyle…

“‘Sorularla Estetik Elkitabı’ndan önce kuramsal boyutu daha yoğun olan bir başka kitabınız var, ‘Estetik’. Orada diyorsunuz ki, ‘Yapıtın yaşarlığını sağlayacak, yapıtın yaşamıyla ilgili kararlar verecek olan izleyicidir. Yapıtı tarih adına yargılayan ve değerlendiren odur. Her yapıt izleyiciyle kalıcıdır ya da geçicidir.’ Günümüzde kimi yapıtlar ‘izleyicinin talebi’ gerekçe gösterilerek ‘olumlu’ değerlendiriliyor. Siz de izleyiciyi önemsiyorsunuz ama bir kavram daha katıyorsunuz işe, kalıcılık… Sizin önemsediğiniz ‘tüketici’ kimdir?”

“Bir sanat yapıtını önemsediğimizde onda kendimizle ilgili bir şeyler buluyoruz. Her sanat yapıtı insanı en genel çerçevede açıklıyor, tıpkı felsefe gibi. Tabii yöntemleri ayrı ama amaçları aynı bu iki alanın. Ben herhangi bir sanat yapıtında kendimi bulduğum zaman, benim gibi başka insanlar da onda kendilerini bulabiliyorlar. Ve böylece insandan insana geçerek yapıtların kalıcılığı oluşuyor. Zaman içinde bazı yapıtların değerini yitirdiğini, bazı yapıtların da tersine değer kazandığını görüyoruz. Onun belki de ortaya çıktığı zamanlarda değerini bilecek bir izleyicinin olmadığını söyleyebiliriz. Hani derler ya, Bach’ın yaşadığı zamanda onun konserlerine çok az sayıda insan gelirmiş. Ya da Rönesans’ın büyük ressamı Pieter Bruegel bugün Ortaçağ’ın sonlarında gördüğü yakınlıktan daha büyük bir yakınlık görüyor insanlıktan. Neden? Çünkü ondaki insan gereci son derece önemli ve yoğun. Demek ki bizim yapıtlarımızı yarına bırakan şey gelecek zamanlardaki insanları da ilgilendirecek biçimde temel insan sorunlarına yöneliyor oluşumuzdur.”

“O halde aynı şekilde bugünkü popülerlik de bir yanılsamaya yol açabilir… Bugünkü popülerlik o yapıtın kalıcılığının bir göstergesi olamaz…”

“Evet, tersine, büyük diye bilinen öyle sanatçılar var ki yarım yüzyıl sonra unutulup gidiyorlar. Çünkü o gün balon gibi şişiriliyorlar, bunda tabii çeşitli etkenler vardır. Belki o zaman insanlara çok hoş gelen yanları oluyor ama içeriklerinde kalıcı insan değerleri söz konusu olmadığı zaman onların yaşama şansı olmuyor. Yani Shakespeare’i bugüne ulaştıran, Moliere’i bugüne ulaştıran yalnızca ve yalnızca insanla ilgili bakış açılarının son derece köklü, yoğun ve etkili oluşudur.”

“‘Biçim oyunlarıyla kendine kalıcılık sağlamaya çalışan pek çok sanatçının zamanla unutulup gittiğini biliyoruz’ diyorsunuz… İçeriği zayıf ama ilgi çekici biçimsel denemelerin sanatsal ölçütlerle baktığınızda nasıl bir değeri vardır?”

“Sanatçı anlatmak istediğini etkili bir biçimde anlatmak için ona en uygun biçimi arayan kişidir. Biçim sorunu anlatım sorununa bağlı olarak kendini ortaya koyar. Bazı sanatçılar biçimi öne çıkararak anlamı geriye iterler ve öyle bir etkili olma yolu ararlar. Ne ilginç bir yapıtla karşı karşıyayız duygusunu vermek isterler, o duyguyu geçici olarak verirler de. İçeriğin zorunlu bir anlatım koşulu değilse eğer o biçim, o içeriği kapamaya, öldürmeye, onu boğmaya gider zaman içinde. Dolayısıyla biçim dediğimiz şey bir tür yaratının zorunlu sonucu olarak kendini ortaya koymalı. Tabii sanatçı doğrudan doğruya biçimi düşünmez demek istemiyorum ama biçim bir anlatım yöntemi olarak düşünülmelidir. Ondan daha fazla anlam vermeye çalıştığımız zaman biçim her zaman bize oyun oynamaya yatkındır.”

“Estetiğin ilgisi biçime, imaja dönüktür gibi düşünüyor insan. Ama estetik değerlendirmede biçim ile anlamın kol kola girdiğini söylüyorsunuz siz… Estetiğin sadece biçimle ilgili bir alan olduğuna katılmıyorsunuz öyleyse…”

“Bir sanat yapıtı bizim öncelikle duyumsadığımız şeydir, sonra bizi duygulandıran şeydir, sonra da bizi düşündüren şeydir. Bu üç süreç iç içe gerçekleşir. Demek ki bir sanat yapıtı karşısında bütün bilinç koşullarımla etkin oluyorum. Burada biçim, hiçbir zaman benim zorunlu olarak aradığım bir şey olmuyor. Bir yanılgıdır, doğru; estetik olandan genellikle plastik olanı anlıyoruz. Eski sanatlara baktığımız zaman, 19. yüzyılın başlarına kadar sanatın anlamı daha değişikti; gerçekte plastik olan, insanları daha çok ilgilendirmiş. Ama 19. yüzyılın başlarından bu yana felsefe gibi sanat da insan araştırması anlamını taşıyor. Sanatçı yapıtında insan araştırmasını gerçekleştiriyor. Dolayısıyla orada güzelin anlamı değişiyor. Güzel, insanla ilgili olandır. İnsanla ilgili gerçekliğin yansıtıldığı yerde güzel parıldamaya başlar. Bugün en çirkin yüzde insani bir anlam bulduğumuz zaman orada, sanatçı güzeli gerçekleştirmiş, diyoruz. Mesela Modigliani’nin uzun kadın yüzleri vardır, görsek korkarız belki sokakta. Ama ne tatlı yüzlerdir onlar. İnsana sevinç ve sıcaklık verir. Demek ki estetik artık plastik güzelden değil anlamlı güzelden yana.”

“Cumhuriyet sonrası ve 50 kuşağı romancılarına, sanatçılarına baktığım zaman kendi sade dünyalarında sanat üreten insanlar olduklarını görüyorum. Yazıyorlar, çiziyorlar, resim yapıyorlar ama çok satanların en üstlerinde olayım gibi bir kaygıları da yok. İlk sorumdaki talep meselesine dönersek, talebi bu kadar önemseyen günümüz sanatçılarına bakınca düşünmeden edemiyorum, acaba para sanatın içine fazlasıyla mı girdi?”

“Çok haklısınız, 1950’den sonra bizim edebiyatımız bir nitelik değişimine uğradı. 1950’ye kadar gerçekten güçlü bir edebiyatımız vardı. Cumhuriyet’in getirdiği o yükseliş havasını edebiyat bütün boyutlarıyla temsil ediyordu. Ondan sonra edebiyatçı siyasi olarak korkulan adam haline geldi ve baskıya uğramaya başladı. O baskıdan sonra edebiyat adamları, yeni yetişenler, artık gerçek anlamda edebiyat çizgisini izlemektense kurulu düzenin söylediği şekilde bir yol tutmayı daha uygun gördüler. Bir anlamda düzene uydular. Sermaye ve devlet öyle bir baskı yaptı ki insanlar artık o güçlü edebiyat beğenisinden uzaklaşmaya, önce bir köy edebiyatı beğenisine bağlanmaya, ondan sonra da köy edebiyatından daha başarılı olmayan bir kent edebiyatı beğenisine bağlanmaya başladılar. 1950’den sonra bizim edebiyatımız korkunç bir düşüşe geçti. Bu düşüş hâlâ da devam ediyor.”

“Peki bunda eleştirinin zayıflamasının payı var mı? Geçmişte de eleştiri çok gelişmiş değildi belki ama en azından polemik düzeyinde bile olsa tartışmalar yapılıyordu. Akımlar çıkıyordu ya da. Sanat ve edebiyat dergileri bu tartışmaların yapılmasına araçtı. Bugün bir düşünme tembelliği mi söz konusu?”

“Gerçekte bizim eleştirmeci diyebileceğimiz anlamda bir eleştirmecimiz hiç olmadı. Nurullah Ataç’ı belki biraz kenarda tutmamız gerekir; o da o kadar öznel görüşler ortaya koyardı ki, pek çok başarısız şairi çok başarılı gibi sundu okura. Onun o iyi niyetiydi, gençleri şevke getirmek istiyordu. Ama biz hiçbir zaman gerçek anlamda bir eleştirmeciye sahip olamadık çünkü çağdaş anlamda eleştirmeci bir tür estetikçidir. Estetikçi dediğimiz de bir tür sanat tarihçidir. Bütün sanatların tarihini iyi bilen ve onu estetik açıdan değerlendirebilen bir zihne biz pek sahip olamadık. Dediğiniz doğru, o zamanlar tabii tartışmalar daha canlıydı, insanlar birbirleriyle daha ilişkiliydiler, kavgalar da daha güzeldi, barışıklıklar da. Eleştiride de gene çok yoksulduk o zaman, bugün de çok yoksuluz. Eleştirinin gerçek anlamda olabilmesi için iyi bir estetik bilincin oluşması gerekiyor ki toplumumuzda bu bütünüyle çok eksik.”

“Kuramcılıktan uzak olmakla mı ilgili bu? Sanatçılarımız çalıştığı alanın kuramsal boyutuyla pek ilgili değil mi?”

“Çağdaş estetikçilerden biri diyor ki sanat tarihinin dışında bir estetik yoktur. Bu ne demektir? Klasik anlamda mimarlığın tarihi, resmin tarihi değil, bütün sanatların tarihinin bilincinde olan bir insan tipi düşünelim. Tarihten bu yana sanatların bütün gelişimini en azından ana çizgileriyle çok iyi bilen bir bilinç yapısını gözümüzün önüne getirelim. İşte çağdaş estetikçi ya da ona bağlı olarak çağdaş eleştirmeci böyle bir adam olacaktır. Bizde böyle bir eğitim yok zaten. Bizim üniversitelerimiz bu yapıda bir insanı yetiştirmeye uygun değil. İnsanımız da araştırmaktan çok kendi zihninden çıkardığı doğrularla yaşamayı daha uygun görüyor. O yüzden bizim bugün doğru dürüst bir eleştirmecimiz yok, dün olmaması da bundandır.”

“Sanatçının hem sezgi hem akıl yoluyla ilerlediğini söylüyorsunuz. Kuramcı yönünü geliştiren, sanat üzerine düşünen bir sanatçının sezgileri de bundan beslenir mi? Kuramcılığı doğrudan yaratım sürecini etkiler mi?”

“Sanatın bilgisi sanatsal yaratıcılığa engel olmaz, katkıda bulunur. Bazı sanatçılar var ki mesela Baudelaire bunlardan biridir, André Gide bunlardan biridir, hem gerçek anlamda estetikçidir bunlar, hem de gerçek anlamda yaratıcıdırlar. Baudelaire yeni sanatın devrimci şairi olarak bilinir. Şiirde devrim yapmış kişidir. Gide, 20. yüzyılın en büyük adlarından biridir. Ama genelde sanatçılar, böyle bir yetkin estetik bilince ulaşmadıkları için yaratıda da biraz zorunlu olarak kendi buluşlarına güvenmek zorunda kalıyorlar. Sanatta elbette sezgisel düşünceden vazgeçemeyiz. Sezgisel düşünce en genel çerçevede kavrayıcı düşüncedir. Bilimde ve felsefede kullandığımız gidimli düşünce de var sanatta ama salt gidimli düşünceyle sanat yapamayız. Bir görme gücü oluşturur sanatçı kendinde. Görüdür sanatı asıl sanat yapan. Ama yalnızca sezgilerimize güvenerek insanı kavramaya yönelirsek orada eksik kalırız. İnsanın bilgisi de önemlidir. Demek ki us ile sezgi arasında denge kurmak gerekir. Zaten sanatçılar da estetikçiler de zaman zaman öznelciler ve nesnelciler diye ayrılmışlardır; nesnelciler daha çok bilgiden ve akıldan yanadırlar, öbürleri duygudan ve sezgiden yanadırlar ama neden bunun ikisini birlikte kullanmayalım değil mi? Alabildiğine kurama yaklaşmak, alabildiğine uygulamaya yönelmek, bence bütün olanaklardan yararlanmak çok daha önemli.”

“Aslında tek yanlı bakış açısı tarihi de yadsıyan bir bakış açısı. Sadece kendi sezgilerinize güvenerek bir şeyler üretirseniz geçmişte üretilmiş hiçbir birikimden yararlanamazsınız…”

“Başarısız sanatçıların çoğu tarihsel bilgiden yoksun kalmış kimselerdir. Turgenyev diyordu sanırım, Zola Shakespeare’i okumuş olsaydı çok daha başka bir yazar olurdu. Shakespeare’i okumadan şair olan insanı düşünün, Baudelaire’i okumadan şair olan var, Beethoven’ı dinlemeden şair olan var… Bu korkunç bir eksikliktir.”

“‘Sanatçı yapıtını yaratırken kurallarını ve giderek kuramını yaratıyor olsa da her yapıtının hesabını sonuna kadar verebilecek durumda değildir’ diyorsunuz. Estetikçiler ya da eleştirmenler bir metni çözümlerken yazarın kullandığı ifadelere kimi anlamlar yüklüyorlar. Sizin deyiminizle yaratıcısının bile ‘hesabını veremediği’ konularda keskin yorumlarda bulunmak mümkün müdür sizce?”

“Yaratmada sanıyorum asıl önemli olan, bir fikirden yola çıkmaktır. Bir fikir dayanağımız yoksa yaptığımız üretim boş bir üretimdir. Fakat yaratma edimleri her zaman yüzde yüz bilinçli edimler değildir. Sanatçı yaratırken birtakım kendiliğinden yaratma süreçlerini yaşar. Bir romancı düşünelim, her satırda ben bu satırı şunun için koydum, onun yanına da şu satırı yerleştiriyorum gibi bir rahatlık içinde olamaz. O kendiliğinden yaratma aslında onun kuramının dolaylı bir yansımasıyla gerçekleşir. Kuram her zaman vardır ama zaten kuram ve onu oluşturan kurallar sanatçının sıkı sıkıya sarıldığı doğrular olursa sanat zarar görmeye başlar. Sanatçı dediğimiz kişi kendi kurallarını koyan ama kendi kurallarıyla yıkışan kişidir, ki gelişim gerçekleşsin. Başka alanda olduğu gibi kurallar şaşmaz, değişmez formüller olarak sanatta sürdürülemez hiçbir zaman. O yüzden ne kadar bilinçli olursak olalım yaratırken çok zaman kendiliğinden yaratma süreçleri de işin içine bolca karışacaktır.”

“O yaratı eleştirmenin, estetikçinin ya da izleyicinin eline ulaştığında ortaya çıkan çözümlemeler de belki yaratının sürecinin devamı ve ona dahil bir süreç olarak değerlendirilmeli o halde…”

“Tabii, sanatçı yapıtını ortaya koyduktan sonra yapıt bir anlamda nesnellik değeri kazanır onun gözünde. Artık o onun değildir gibi. Artık ondan çıkmış olan bir nesne vardır. O zaman sanatçı kendi yapıtına eleştirici bir gözle de bakabilir, kendiliğinden yaratıyla gerçekleşmiş olan simgeleri de sonradan bilinçli bir biçimde okuyabilir. Sanatçının yapıtında kendi bilincine ulaşması diyebiliriz buna.”

“Yetenek ve yatkınlık konusunu tartıştığınız bir bölüm var kitapta. Orada yeteneği, dünya deneyleriyle, öncelikle çok küçük yaşlarda oynadığımız oyunlarla kazandığımızı söylüyorsunuz. Oyunun bu anlamda bir dünyayı tanıma çabası olduğunu belirtiyorsunuz. Çağımız bu dönemi daha da geliştirmeye elverişli mi sizce? Teknolojinin gelişimi olumlu mu olumsuz mu bir etki yarattı?”

“Çocuk yeteneklerini büyük bir dünyaya bağlanma çabası içinde düş gücünü çalıştırarak gerçekleştiriyor. Biz genelde çocuğun düş gücünü nasıl kullandığını bilmediğimiz için onun oyunlarına burnumuzu sokarken de bir sürü yanlış yapıyoruz. Mesela çocuk bir sopayı alıyor, onu at yapıyor ve koşmaya başlıyor. Kendini aklı başında sanan bir baba diyor ki, ya bu böyle sopayı at yapıyor biz buna bir oyuncak at alalım. Bu sefer aptal bir at alınıyor çocuk yerinde sallanıyor. O değil ki, o hızla atını sürecektir değil mi? Trenler alıyorlar dumanlar çıkarıyor falan, çocuk üç gün sonra atıyor treni. Niye attı diyorlar. Çocuk düş gücünü çalıştırmak istiyor, dünyayla tanışmak istiyor. Bir kibrit kutusunu böyle sürerken Transatlantik okyanusunda gidiyor, ama kocaman bir gemiyi ona verdiğimiz zaman gemi işte! Düş gücüne yer kalmıyor. Çocukluğunu yaşayamamış bu insanlar sadece ve sadece teknisyen olma gücü kazanıyorlar. Bunların hiçbiri yaratıcı değil. Diyorsunuz ki toplum niye yaratmıyor? Ne olacak o köreltilmiş zihinle ancak teknisyen olabilir insan.”

“‘Güçlü bir estetik yapıya ulaşmış olan yapıtlar kendiliklerinden devrimci nitelikli yapıtlar olurlar’ diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?”

“Gerçek anlamda sanat yapıtı dediğimiz şey insanla ilgili öylesine yoğun bildiriler getirir ki –açık açık insanı eğitmek değil de, insanı insana göstererek yapar bunu– onlarla her karşılaşmamız bizi yeni aşama noktalarına götürür. Hiçbir insan düşünemiyorum ki Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’ini okuduktan sonra bilinci dönüşmesin. Öyle bir dönüşüme uğruyor ki bilinç yepyeni bir ufuk açılıyor önünde. Yetkin yapıtlarla biz sadece kendimizi tanımakla kalmıyoruz, insanın geleceğine bir açılım gerçekleştiriyoruz…”

Afşar Timuçin’in estetik üzerine yapıtları da bende böyle bir dönüşüme yol açtı. Onca sorunun zihnime üşüşmesinin başka açıklaması olabilir mi? Kendi geleceğine “yatırım” değil de, insanlığın geleceğine “açılım” yapan sanatçıların varlığına ve bu tür yapıtların kalıcılığına inanmak güç verdi bana.

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.