Irmak Zileli’nin Son Bakış romanı Everest Yayınları’ndan çıktı ve kısa zamanda ikinci baskıyı yaptı. Roman Türkiye’ye göçmen olarak gelmiş bir kadının, Tina’nın, anahtarı unuttuğu için evin çatısından, eve giriş yolu ararken düşmesinin hikâyesini anlatıyor. Tina, sevgilisini, yuvasını kaybetmiş, “yuvasını” kaybettiğinden beri yok sayılan bir kadın. Kendi kimliğini sorgulaması etrafında anlatılan ölüm anı, romanda (aslında novella kısalığında) başka katmanlar açıyor. Kısacık romanda birçok konunun altını çiziyor Irmak Zileli. Dilsizlik, yabancılık, kendine ve etrafına yabancılık, kimliksizlik, göç, kayıplar, zaten hiçbir zaman olmamışlar üzerine kurulu romanın katmanlarına göz atalım.

İlk olarak Tina’nın çatıdan düşme anı anlatılır:

Oysa ben alt tarafı beş katlı apartmanın çatısından aşağı düşüyordum. Dördüncü kattaki Gülşen Hanım’ın kahvaltı sofrası hazırladığını ve pencerenin önünde bir karaltı hissedip baktığını, hemen sonra da yanıldım herhalde diyerek işine döndüğünü gördüm. Yanımadığını anlasa elinden bir şey gelemeyeceği için kahretmedim bu duruma, kadın nihayetinde büyük bir şoktan kurtulmuş oldu, yerinde olmayı istemezdim hiç. Şimdi de işte başıma dikilmiş kalabalığın arasında yanındakilere o görür gibi olduğu karaltıyı, sonra yanlış gördüm herhal deyip başını çevirişini, tevekkeli değil sabah büyük bir iç sıkıntısıyla uyandığını anlatıyor. Nefes alamıyorum, deda, sana bunu söylemek çok zor, dünyaya gelişini borçlu olduğun birine bu dünyayı terk etmekte olduğunu söylemek acı veriyor. (s.13)

Tina, çatıdan aşağı düşmüş ve ölmek üzeredir. Yüz elli sayfalık roman boyunca Tina’nın hayatının adeta film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesini izleriz. Tina’nın yerde yatan bedenine dışarıdan bakanların sesleri italik olarak verilmiştir. Bu seslerde sık sık “Bu şey değil miydi ya?” ifadesiyle “biz ve o”nun altı çizilir ve Tina’nın ölüm anındaki geriye dönüşlerle onun yaşamı boyunca yabancılık çektiğini ve kendisini hep öteki hissettiği vurgulanır:

Eli kıpırdıyor gördünüz mü?

Bu şey değil miydi, hani şey ya…

İstemsiz kıpırdatıyor bir kere.

Ay bakamayacağım, ne biçim delmiş anahtar?

Vurmanın şiddetiyle tabii…

Vah zavallıcık, daha birkaç dakika önce ekmek aldıydı benden. İnsan inanamıyor gerçekten.

Moldovyalı mıydı bu?

Ukrayna galiba.

Suriyeli olmadığı kesin.

Moldovya’ydı Moldovyalı. (s.29)

Dış sesteki yabancılayan ses Tina için çok bildik, tanıdıktır. İsminin, çoğunlukta yabancı kalacağını bildiği için kendi isminin söylenmesinden korkmuştur hep, ona seslenilmesinden yabancı olduğunun fark edilmesinden çok korkmuştur. Kimseye yardım etmeye cesaret edememiştir, iyilik için bile öne çıkmak istememiştir:

Neden yapamadım deda, neden? Neden zorlamadım hiçbir kapıyı, hiçbir arkadaşlığı, hiçbir komşuluğu, neden zorlamadım kendimi, neden sessiz yürüdüm kaldırımın kenarından, neden hep yol veren ben oldum, neden gülümseyerek ve gözlerinin içine bakarak yumuşaklıkla ama kararlılıkla demedim günaydın, neden mesela birinin yardıma ihtiyacı olunca koşmaya bile çekindim sanki fark edilmek suçmuş gibi, iyilik yaparak bile fark edilmeyi neden çok gördüm kendime, neden sırlarımı zorlamadım neden bu kadar korktum haddini aşar olmaktan neden her an sakarlık yapıp gürültü çıkardığım için azar işiteceğim diye  endişelendim neden bardak kırılınca ceza kesilecek diye ödüm patladı neden biri arkadan bana çarpınca pardon dedim neden otobüse binince yetersiz bakiye diye bağırdığında makine ben kaçarak geri indim neden asansörde iki kişi varsa üçüncü olarak binmeyip dedim ben yürüyeyim neden demedim iyi günler beşinci kata basar mısınız…. (s.130)

Bir diğer mesele dil meselesidir. Ana dili, ismi gibi korkutur onu. Patronu, Tina’ya kendi dilinde konuşmasını yasaklar. Zaten konuşma izni de yoktur. Kendisini hep yok hisseder. Çoğunluğun sesine uymaya çalışır:

Tina ne yapıyorsun acaba, şey pardon Seval Hanım duymamışım geldiğinizi, sanki kabahat buymuş gibi, meselenin asıl ne olduğunu anladığım halde anlamazlıktan gelirsem birlikte yok sayarız belki diye umarak, lafı başka yöne çekeyim dediysem de, o durmadı, dedi Tina ne yapıyorsun diye sordum sana, temizlik Seval Hanım, tozunu alayım dedim eşyaların, onu mu diyorum Tina, neden annemle bu dilde konuşuyorsun, annemin kafası zaten karıştı karışacağı kadar, daha mı karışsın istiyorsun, hem ne bilir benim annem senin dilini, ne manası var bu yaptığının, ha söyle Tina, anlayacak mı sanıyorsun annem seni, bilmez etmez dilini, nereden çıktı şimdi Gürcüce konuşmak benim evimde? Ben yine kilit tabii deda, ne diyeceğimi bilemez halde öyle bakıyorum suratına kadının ve o da haklı olarak soruyor, bir cevap versene Tina, ne gibi bir maksadın olabilir, annemle Gürcüce konuşmakla, beyni zaten duman olmuş, iyice mi karıştırmak istiyorsun hatlarını, yok Seval Hanım, öyle değil de işte, diye gevelerken ben, bir daha duymayayım, bu evde Gürcüce yok, Türkçe var Tina, kendi ananla babanla, manitanla nece konuşursan konuş orası beni ilgilendirmez ama bu evde Türkçe konuşulacak…  (s.113-114)

Göçmen teması etrafında gelişen romanın alt katmanlarından biri de Tina’nın ülke değiştirmesinin sebebidir. Burada da ülkelerarası politikalara, “otorite” olana ufak ufak göndermeler karşımıza çıkar. Tina’nın bir sevdiği vardır: Kaveh. Birlikte sınırı geçip güzel bir ömür geçireceklerdir. Sınırda birbirini tanımayacaklar, sınırdan sonra hayalini kurdukları, o sinema filmlerindeki gibi büyük aşklarını yaşayacaklardır. Ancak Kaveh yakalanır. Polis onu yakaladığında “örgütün başını” yakalamış gibi sevinir. Tina, aşksız kalır. Babasını ve üvey babasını da kaybetmiştir. Sınırdan geçtikten sonra da adeta dilini, kimliğini kaybeder. Tina’nın yaşadığı her kayboluşta ise yağmur yağmaya başlar:

Yağmurun habercisiyse bu gürültü ne olacak peki deda, sırılsıklam mı gideceğim öteki dünyaya, bedenim üşüyerek mi, kendi ıslaklığı içinde, çamura bulanmış bir halde mi terk edecek dünyayı? Bunu hiç istemezdim doğrusu, oldum olası sevemedim yağmuru çamuru, hele ki bu ülkeye geldiğimden beri aram hiç hoş değil kendisiyle, çünkü deda yağmur bana hep Kaveh’imi hatırlatır oldu, onu son gördüğüm günde de yağmur vardı havada, sınırda öyle boşlukta asılı kalmışken ben yağmur bastırmıştı, gitsem mi kalsam mı, burda mı beklesem… (s.86)

Peki kimdir Tina? Metinde Tina’nın insanlara yaklaşımı o kadar umut dolu ki başına ne gelirse gelsin “olsun” deyip yola devam ediyor. Annesini, babasını, ninesini, dedesini, hayvanları, balerinleri, filmleri, müzikleri, Kaveh’ini o kadar çok seviyor ki Tina, okur bu şekilde ölüşüne romandaki dış sesler gibi “vah vah” diyor. Ölüm anında umutludur, kurtulacağına çok inanır ve “iyi bir şey olacak, mutlu bir şey olacak” demekten vazgeçmez. Buradaki ölüm biraz da sembolik çünkü Tina zaten hiç var olmamış gibi yaşıyor. İsmini söylerken, ona seslenilirken bile duyulmaktan, görülmekten korkan bir kadındır. Yenilen, zayıf, mağlup, çoğunluğun içinde kaybolan bir kadındır. Tam da bu noktada, Irmak Zileli,  romanında günümüz olaylarını işaret etmiş. Türkiye’de (ve tabii diğer ülkelerde) birçok göçmen var; Boşnak, Arnavut, Rum, Ermeni, Gürcü, Bulgar, Selanik, Suriye, Kafkas, Afganistan göçmenleri… Tina da onlardan biri. Tina’yla madalyonun öbür yüzünü bize gösteriyor, hisleri, dünyalarını bize açıyor. Göçmenlerin yaşadığı ayrı bir duygu yükünün altını çiziyor.

Bugün ise hepimiz evlerimizde karantinada bildiğimiz dünyaya ve kendi dünyamıza yabancılaştık. Belki bugünlerin de yakında bir romanı yazılır ancak bu sefer tüm dünyanın hissedeceği bir göç edebiyatına tanıklık ederiz çünkü tüm dünya belki de ilk kez bu duyguyu aynı anda sindiriyor. Göçmenler gibi kimi daha şanslı kimi daha şansız şekillerde yakalanıyor ancak hepimiz tek bir ortak duyguda birleşiyoruz; yalnızlık. Hepimiz Tina gibi sevdiklerimizden uzağız, sevdiklerimize mesafeliyiz. Bugünlerde ise Tina’nın baleye olan sevgisi gibi biz de sanata sarıldık, hepimiz filmler izliyor, online konserler, müzeler geziyor, yalnız vakit geçiriyoruz. Bu sessizlikte hepimiz Tina’nın hislerine tercüman oluruz belki, kendimize yabancılaşıp, içimizdeki göçmeni yurduna vardırırız…

 

sanatkritik.com, 25 Mayıs 2020

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.