Türkiye’de bir asfalt. Asfaltın üzerinde yatan Gürcistanlı bir kadın.

-Burada ne işi var?

-Asfaltta mı, Türkiye’de mi?

Adı Tina. Hikâyesini, Irmak Zileli’nin Everest Yayınları’ndan çıkan Son Bakış isimli romanından okuyoruz. Gürcistan’da doğmuş, Türkiye’de son nefesini vermek üzere olan kaçak göçmen Tina’yı, asfaltta ölmek üzereyken yakalıyoruz. Tina düştü, düştü peki ama Tina’nın yolu buraya nasıl düştü?

Irmak Zileli, Son Bakış isimli yeni romanında bize yalnızca göçmen bir kadının hikâyesini anlatmıyor aslında. Bir zihin akışı içinde, dünyanın son 50 yılındaki sosyo-politik dönüşümün toplumlar ve aileler üzerinden kuşaklar boyunca insan hayatını nasıl tesiri altına aldığını, bugün Türkiye’de ölen Gürcü göçmen kadının hikâyesinin ardından aslında neler yatabileceğini ve belki de bu ölümün bir sürüklenme biçimi olduğunu gösteriyor.

Tina’nın dikenli telli yolculuğu

Çarlık Rusya’sında kürek mahkûmu büyük büyük dedenin, devrimci babanın, babaya göre daha yalıtımlı duran annenin; yani her dönemin kendi politik ikliminde çeşitli yaralar almış Gürcü bir ailenin çocuğu Tina. Korkuları, kaygıları, cesareti ve resti de buradan geliyor. Son Bakış’ta okuru, doğup büyüdüğü Gürcistan’dan Türkiye’ye “kaçmak” zorunda kalmış göçmen bir kadın karşılıyor ilk başta. Âşık olduğu İranlı sevgilisi, ülkesinde düşünen ve üreten her insana biçilen bir sonla, yani idamla yargılanınca Gürcistan’a kaçıyor ve birlikte buradan ayrılarak Avrupa geçmek istiyorlar. Çünkü Tina, koyu Hristiyan ailesine karşı Müslüman birine âşık oluyor. Sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünya mümkün mü? Dikenli tellerin bir ucunda sevgilisi, bir ucunda kendisi kalıyor… İşte Tina, kuşaklar boyu geçmişini, ailesini, inancını ve sevgilisini geride bırakarak Türkiye’ye; arafa doğru yolculuğa çıkıyor. Kalsa Türkiye’de, biraz daha kalabilse, sevgilisiyle Avrupa’da buluşabilse, yepyeni bir hayat kurabilse kendine?

Güvencesiz Tina. Kaçak geliyor. Aslında kaçak göçmen, aslında mülteci. Ne oturma hakkı var ne yaşama. Oturma hakkı yok ama çalıştırılması bedava. Hikâyelerini sıklıkla duyduğumuz her mülteci/kaçak göçmen kadın gibi güvencesiz çalıştırılıyor Tina da. Güvencesizliğin yükü ağır, oturma hakkın yoksa söz söyleme hakkın da yok. Birazcık güvenebilseydi etrafına, güveneceği, dilini konuşabileceği, anlaşabileceği bir çevrede olsaydı, asfaltta yatmak yerine rahat bir uyku çekebilecekti belki de. İşte yazar, sadece Tina’ya kendini sorgulatmıyor, okura da Tina’nın sürüklendiği koşulları sorgulatıyor.

Son nefeste gelen hesaplaşma

Tina, roman boyunca geçmişiyle ve kendisiyle yüklü bir hesaplaşmaya giriyor. Devletlerin, otoritenin, dinin, ideolojilerin kuşaklar boyu tesiri altına aldığı her aile üyesinden ona kalan enkazla, korkuyla boğuşuyor. Yazar Irmak Zileli, ailesinin ve kendisinin yaptıkları ve yapamadıklarıyla dört kuşağın izleğini göçmen bir kadının üzerinden sürdürüyor okura.

Mark Wolynn, Seninle Başlamadı isimli kitabında şöyle diyor: “Aile geçmişimizden çözümlenmemiş travmalar sonraki nesillere yayılır ve sorgulamak hiç aklımıza gelmeyen şekillerde duygularımıza, tepkilerimize ve seçimlerimize karışır. Bu deneyimlerin bizden kaynaklandığını zannederiz. Genellikle görünmeyen gerçek kaynağı ile hangisi bizim hangisi değil ayırt edemeyebiliriz.”

Ölüme karşı direniş: Tina’nın hatırladıkları

Biz de bütün hikâyeyi dinliyoruz Tina’nın dilinden. Bir ân annesinden, bir ân Sovyetlerden, bir ân devrimcilerden, bir ân babasından konuşurken, aslında hesap sorarken buluyoruz. Onu ve onları bu hâle getirenin kim olduğunu soruyor dedasına, yani annesine. Bir parçalanmışlık hikâyesinin yakasından tutuyor son nefesinde. Mark Wolynn, hatırlamanın zorlaşmasının her şeyi unuttuğumuz anlamına gelmeyeceğini hatırlatıyor. Wollynn’a göre, “Travmatik olayın parçası olan kelimeler, görüntüler ve dürtüler içimizde tartıştığımız acılarımızın gizli dilini oluşturmak üzere yeniden ortaya çıkarlar. Hiçbir şey kaybolmaz, parçalar sadece yön değiştirirler.”

“Ölüyorum. Evim çok uzakta kaldı. Tık tık tık. Hey deda*! Bebia**! Sonra bir tık daha. Ardından iki tık. Bu dili nereden öğrendim?” diyor Tina da. Zemine vuran anahtarın sesi, yerin altındakilere ya da sınırlar ötesine ulaşmaya çalışan sesi.

Son nefeste gelen hesaplaşma

Hiçbir yere gidemeyen, hiçbir yere ait olamayan bir kadının, ölmek üzereyken son anına kadar kendisine eşlik edecek tek şey zihninden geçen o korkunç ve kanlı hesaplaşmalar oluyor: “Kahretsin!” Her şey için çok geç… Ama bana kalırsa asıl ürpertici olan sağalma biçimi. Tüm bu yüzleşme ve hesaplaşma süreçleri bir sağalmayı da beraberinde getirmez mi? Her şey için artık çok geç diyen Tina, o kısacık ândaki hesaplaşmalarla kahrolurken, bir yandan da kendini sağaltarak ölümü karşılamış olabilir mi? Ya da adeta ölüme direnircesine, Tina’nın son anda fark ettiği şey tâ kendiyse aslında? Judiht Butler’ın “Yası tutulmayan hayat, hayat değildir” sözünden ilhamla, Tina tam da ölmek üzereyken kendi yasını tutmuş olabilir mi?

Sibel Yükler, Cumhuriyet Kitap, 30 Ocak 2020

 

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.