Herkesin bir hikâyesi var işte, diyerek kapadım kitabı. Uzunca bir süre de ellerimin arasında tutmaya devam ettim. Tina’nın yaşamı bir kez daha hızlı bir şekilde akıp gitti gözlerimin önünden. Evet, tıpkı bir film şeridi gibi, ama siyah beyaz. Zihnin tuzaklarına, ezberin esaretine, statünün cazibesine kapılıyorduk işte! Zordu kalıpları yıkmak, engelleri aşmak. En çok da kendimizinkileri.

Zileli geçtiğimiz ay okurları ile buluşan romanı Son Bakış’ta; Gürcistan’dan Türkiye’ye göç etmiş, yatalak ve konuşma yetisini kaybetmiş yaşlı bir kadına bakıcılık yapan, yaşamını kaçak işçi olarak çalıştığı bu evde geçiren Tina’nın hayatına konuk ediyor bizi.  Bakıcılık yaptığı evin anahtarını içeride unuttuğunu patronuna söyleme ya da birinden yardım isteme cesareti gösteremediği için çatıya çıkarak oradan eve ulaşmaya çalışırken talihsiz bir şekilde düşen Tina’nın ölmeden önce annesine seslenişi üzerinden anlattığı yaşamı… Ölmek üzereyken geçirdiği o son birkaç dakikaya bir ömrü sığdırması. Ölüme giderken başlangıcına, çocukluğuna dönmesi.

Zaman; ölçüsü aynı olsa da algısı farklı olan.

Bir balerin olan Tina; hayat dolu sanatçı bir annenin ve körlüğü nedeniyle yaşarken yaşama veda etmiş bir babanın kızı, anne ve babası Stalin’in çalışma kamplarında ölmüş biraz da çaresizlikten sert ve otoriter mizaçlı bir ninenin ve asker bir dedenin torunudur. Okuduğumuz elbette bir dönem romanı değil, fakat Tina’nın hikâyesi ile Sovyetler Birliği’nin ayrılmasına, Gül Devrimi’ne, savaşa ve politikanın, daha doğrusu iktidarların, insan yaşamı üzerindeki ayrıştırıcı etkisine şahit olurken öte yandan da sonu elim bir ayrılıkla biten dil, din, ırk farklılığı tanımayan güçlü bir aşk hikâyesine tanıklık ediyorsunuz.

Roman boyunca Tina’nın çalıştığı evden tutun da sıra beklediği bakkala, bindiği asansöre hatta müdavimi olduğu kafeye kadar yaşadığı her noktada ve herkes tarafından nasıl görmezden gelindiğini, her davranışında yabancı olduğunun kendisine nasıl hissettirildiğini okuyorsunuz.

‘’Bir yerin müdavimi olduğunda, böyle kabul gördüğünde nereli olduğunun önemi kalmaz bir kere her şeyden önce. Beni kendilerinden biri gibi görmelerini beklemedim hiçbir zaman, niye öyle görsünler değilim zaten, ben onlardan biri değilim, ama hiç kimse de değilim, biriyim. Herhangi biri ama biriyim işte.’’

Maruz kaldığı sözel, fiziksel ve duygusal tacizler de var tabii. Sanki koca dünya, yaşadığı o güneş görmeyen, uyurken bile kameralar tarafından gözetlendiği dört duvardan ibaret. Tina o duvarlar arasında yapayalnız, sevdiklerinin hasretiyle dolu ve korku içinde, o bile kendi varlığından zaman zaman emin değil. Yalnızlığının, çaresizliğinin, kaybettiği aşkının bile suçunu kendinde arıyor. Sistemin çarkı öyle bir çalışıyor ki önce sizi ayrıştırıyor, dişlileri arasında un ufak edip sonra da size kendinizi suçlu hissettiriyor.

‘’…Herkesin tutunacak bir dala ihtiyacı var nihayetinde. Benim dalım koptu. Sınırdan geçerken Kaveh’in bakışını gördüğüm anda ve onu bir bilinmeze uğurlarken oldu bu. Bana öyle geliyor ki Kaveh’i benim bakışım öldürdü.’’

Tüm roman neredeyse Tina’nın asfaltın üzerinde yatarken yaşamla ölüm arasında, sanki arafta kaldığı, zamanın görece olduğu o anlarda geçiyor. Ambulans gelinceye kadar kendisine tek dokunan, onunla öncesinde de tek samimi ilişki kuran, köpek oluyor. Mahallenin delikanlıların adını Tina koydukları köpek!!

‘’Ben oradan geçerken köpeğe tut tut tut yapıyorlardı, tut tut tut Tina, tut tut…’’

Zileli diğer romanlarında olduğu gibi Son Bakış’ta da hikâye içinde başka hikayeler onların içinde de her biri ustalıkla örülmüş fakat bir o kadar doğallık taşıyan ince mesajlar vermeyi ihmal etmiyor. Yazarın özellikle iktidar ve otoriteyle  olan meselesinin izlerini -ama burada sadece politik bir iktidardan söz etmiyorum- Tina’nın iç sorgulamalarıyla sürüyorsunuz.

‘’Unutma Tina’cığım kim ki seni kandırmaya kalktı, yalana gönül indirdi dönüp bakma bir daha yüzüne, bu hayattaki en büyük günah yalandır. Politika yalanı sever, sanat ise hakikati. O yüzden sen ileride büyük bir sanatçı olacaksın, her zaman hakikatin peşinden koşacaksın.’’

Roman boyunca metne arka planda akıp giden bir müzik eşlik ediyor. Pink Floyd’un doğrusu kişisel olarak da beni çok etkileyen şahane parçası: Comfortably Numb. Tina ölüme giderken çocukluğunda belleğine yer etmiş, annesiyle beraber söyleyerek dans ettiği, oyunlar oynadığı şarkı geri geliyor. Ölüm doğum iç içe geçiyor. Hikâyenin sonuna şarkı sözleri çok uyuyor.

The child is grown
The dream is gone
I have become comfortably numb

Ben dediğimiz aslında kaç kişinin toplamı? Yabancı kim? Ya öteki?

Bir evde, bir mahallede, bir şehirde o ya da bu sebeple bir arada yaşadığımız aynı bakkala, aynı kahveye, aynı okula gittiğimiz fakat sanki onlar hiç yokmuş gibi davrandığımız insanlar. Yanı başımızda akıp giden ama görmezden geldiğimiz hayatlar, hikâyeler. İnsanları anlamaya çaba göstermek yerine kolaylıkla statüleri meslekleri ait oldukları sosyoekonomik ya da politik gruplar üzerinden tanımlamak, onları bir birey olarak görmemek, itmek, hırpalamak, taciz etmek, ötekileştirmek. Tina’da tüm bunlara maruz kalıyor işte. Ötekinde görüp sevmediğimiz, beğenmediğimiz, o şey her ne ise, gerçekten biz de yok mu? Tina bir yabancı, başka bir dine mensup, bizden farklı bir dili konuşuyor, başka bir politik geçmişten geliyor ama onun da bir hikâyesi var. Tıpkı bizim gibi. İnsanız ve benzer acıları benzer kederleri, sevinçleri yaşıyoruz, benzer duyguları taşıyoruz. Yine de korkuyoruz sevmekten, kabul etmekten. Oysa Irıs Murdock’ın da dediği gibi, ‘’Sevmeyi sadece severek öğrenebiliriz.’’

‘’…..bu dünyanın bir sonu gelecekse eğer kibirden gelecek’’

‘’….neymiş din halkların afyonuymuş, asıl afyon ideolojidir Tina bunu yaz bir kenara!’’

Zileli’nin kahramanı Tina biraz da kendi içimizdeki ötekileri temsil ediyor. Bize, başkasına, ötekine bakarak kendimizi anlamanın bir yolunu gösteriyor. Bir taraftan kendi yaşamımızdaki yabancılaşmaları sorgularken Tina’nın hüzün dolu öyküsüyle bir kez daha kafamızdaki kalıpları kırmak, yargılarımızdan tam olarak kurtulamasak bile onları en aza indirebilmek için ışık tutuyor.

‘’Bakış açısı ne kadar önemliymiş meğer. Hep aynı yere bakmak ölümcül bir şey deda*. İnsan sırf sürekli aynı yere baktığı için ölebilir.’’

O ışığı takip edelim, deneyelim. Hadi bir daha…

Is there anybody in there?
Just nod if you can hear me
Is there anyone at home?
Come on now

*Gürcü dilinde ‘’anne’’

*Is there anybody in there?

İçerde kimse var mı?

Just nod if you can hear me.

Yalnızca başını salla beni duyabiliyorsan

Is there anyone home?

Evde kimse var mı?

Come on, now.

Hadi ama, yapma şimdi.

The child is grown, the dream is gone.

Çocuk büyüdü, düş kayboldu

I have become comfortably numb.

Ve ben keyifli bir uyuşukluk içindeyim.

*Son Bakış, Irmak Zileli, Everest Yayınları, İstanbul, 2019.