Diğer canlıların aksine insan, ölümlü bir varlık olduğu gerçeğiyle yüz yüzedir ve bu amansız gerçeği değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini de bilir. Üstelik bu gerçeğe rağmen, ölümün bu kaçınılmazlığına rağmen didinmeye, direnmeye devam eder. Bilir ki yarın, “sonsuzluk ve bir gün kadar”dır. Yunan yönetmen Theodoros Angelopoulos’un “Sonsuzluk ve Bir Gün” filminde, yaşlı şair Alexander’ın, yıllar önce ölen karısına “Yarın ne kadar?” diye sorduğu sorunun cevabıdır bu. Karısı, kanser hastası olan Alexander’ın bu sorusuna, “sonsuzluk ve bir gün kadar” şeklinde cevap verir. Ömür dediğimiz şey tam da budur ya da bu kadardır: sonsuzluk ve bir gün kadar. Irmak Zileli’nin son romanı “Son Bakış”, yabancı bir memlekette ölüme doğru yol alan, Gürcistan uyruklu kayıtsız işçi Tina Gelaşvili’nin hikâyesi üzerinden bize ölümlülüğümüzü hatırlatıyor, nasıl bir hayat yaşadığımızı sorgulatıyor. Zileli, insanı ölüm gerçeğiyle yüzleşmeye çağıran, “öteki” olarak görülmenin kahrını haykıran bir hikâye örüyor bu kez.

Ölmekte olan Tina annesine son dakikalarında neler hissettiğini, ölümün nasıl bir şey olduğunu açıklayamayacağını söylüyor ve şöyle diyor “Sadece yaşayan bilir. Demek istiyorum ki ölen bilir. Ölümü yaşamak deda, geride kalanlara aktarılamayan bir deneyim, belki de tek deneyim.” Kimselere aktarılamayan bu deneyim hakkında yazmak, bu kaçınılmaz son üzerine söz söylemek de pek kolay olmasa gerek. Zileli, ölüm yolcusu Tina aracılığıyla yaşam ile ölüm arasındaki o ince duvara tık tık tık diye vurarak sesleniyor diğer tarafa, “kimse var mı?” diye soruyor usulca.

Hani eşittik ölümde?

Her ne kadar ölümlü olduğunu bilse de insan bir yandan da “iyi bir ölüm” umarak yaşar. Yatağında uyurken, acı çekmeden, sevdikleri başucunda beklerken gitmek, insanca ölmek ister belki de herkes. Öldüğü gün hava yağmurlu olsun ister belki de kimileri Erdoğan Tanaltay’ın şiirindeki gibi. Rahmetle anılmak, dostunu düşmanını bilmek ister. Ne var ki yuvasından çok uzaklarda, boylu boyunca asfaltta uzanan Tina’nın ne kendisini rahmetle anacak kimsesi ne de dostu vardır. Avucunun içindeki yanlış anahtarla -çok uzaktaki bir yuvanın anahtarı- kazara çatıdan yuvarlanıp asfaltın üzerinde ölüm gerçeğiyle yüzleşen Tina, zihninde annesiyle konuşurken böyle damdan düşer gibi gelen kötü bir ölümü hak etmediğini fısıldıyor sanki. Hatta ne garip şey ki ölüm ya da ölümlü bir insan olmak, Tina iç çamaşırının temiz olup olmadığının endişesini bile yaşıyor. Düşünmeden edemiyor insan: ölümün iyisi kötüsü olur mu? Tina’nın ölümü gibi sıralı olmayan ölümler daha mı çok acıtır acaba? Öte yandan cenazesini kaldıracak birlerinin varlığından emin olmak ister insan. Öylece kimsesizler mezarlığına gömülmek istemez elbet Tina da. Ne var ki ölürken de yalnızdır, görünmezdir. Tıpkı yaşarken olduğu gibi. Çünkü Gürcistan sınırında, o son bakışıyla İranlı Müslüman sevgilisi Kaveh’i ele veren, onu bir daha görmemek üzere yitiren ve kaçak yollarla Türkiye’ye giren bahtsız Tina, Seval Hanımın yaşlı ve yatalak annesine bakan kayıtsız bir işçi, hep “öteki”, fırında ekmek sırasında beklerken sıra ona gelmiyor bir türlü, tuhafiyeci Hasan kötü kötü bakıyor, arkasından yanaşıyor Tina’ya. Hiç kimse görmüyor Tina’yı, “kimim ben?” diyor Tina. Ve ölürken de kimsesiz işte, bir başına. Nereye, nasıl gömüleceğini merak ediyor: “Hani eşittik ölümde? Hani tüm dil, din, ırk, mezhep ayrımları son bulurdu kişi Tanrı’sına kavuşunca?” diyor. Ölümde bile eşitlenemediğimiz şu dünyada eşitliğe dair, bir arada olmaya dair umudu nereden devşireceğiz peki? Bu sorunun cevabını da Kaveh’de görüyorum ben: Her şeye rağmen Kaveh gibi ısrarla herkese merhaba demeye, gülümsemeye, el uzatmaya devam etmek gerekiyor belki de.

Tina korkudan ve aptallıktan öldüğünü düşünüyor/söylüyor: pisi pisine dedikleri türden bir ölüm. Hatta bu ülkede ölmesinin bile suç sayılabileceğini düşünüyor. Yanlış anahtarı almakla başlayan bu hikâyede Tina’nın korkaklığında ve aptallığında ya da onun kendisini öyle hissetmesinde, insana/insanlığa karşı duyarsız, sorumsuz ve ötekileştirici toplumun payı çok büyük kuşkusuz. Tina’nın yineleyip durduğu soruları hepimizin kendine sorması gerek: Bizi parçalayan, yiyip bitiren kim: politika mı, gaddarlık mı, bencillik mi, korku mu?

Çocukluk denen dipsiz kuyu

Zileli’nin bu hikâyesinde de Tina, annesi ve ninesi üzerinden, yine üç kuşak kadına bakıyoruz. Ninesine çok bağlı Tina, çok seviyor onu; üzülmesini istemediği için bazı şeyleri ona söylememesini istiyor annesinden. Sonra bir de dedesinin hikâyeleri, savaştan arta kalan anıları var, “bütün evlatlarını yiyen” Sovyet Rusya var. Yani gökyüzü gibi hiçbir yere gitmeyen o “çocukluk” var. Çoğu zaman bir cehennem de olan çocukluk denen o dipsiz kuyu, yazan insanın mürekkebidir sanki. Çocuğu/çocukluğu yakından tanıyan, tanımaya çalışan, o kuyuyu kazmaya devam eden bir yazar Irmak Zileli. Bu kitapta da Tina’nın içindeki yaralı çocuğu açığa çıkarıyor.

Bu arada hikâyede Tina isimli bir de köpek var. Tina Gelaşvili mahallede adını bile dillendirmeye utanıyor sanki, köpekle bir tutulmak istemiyor. Köpeğin adının Tina koyulmuş olmasının kendisiyle bir ilgisi olmadığına inanmak istiyor. Herkes asfalttaki Tina’ya dokunmaya korkarken, türlü sorular sorarak öylece onu seyrederlerken köpek Tina, Tina Gelaşvili’nin bacağına yaslanıyor, yumuşacık, sıcacık. Sonra metroda müzik yapan ve Türkçe bilmeyen küçük çocuk var. Müziği kesmesi için çocuğu azarlarken biri, herkes sus pus, seyirci. Tina da itiraz etmek istiyor ama kilitlenip kalıyor. Tıpkı köpek Tina’nın Tina Gelaşvili’ye sahip çıkması gibi bu küçük çocuğa da ufak tefek ama cesur bir kadın sahip çıkıyor. Uyuyormuş numarası yapan herkes uyanıyor bu cesarete. Peki neden herkes bir başkasından bekliyor bu cesareti, neden kişilere yapılan haksızlıklar karşısında bizim adımıza bir başkasının konuşmasını bekliyoruz hep? Tina gibi ben de o ufak tefek kadının cesaretine imreniyorum ve bu cesaretten güç alıyorum.

Zileli’nin diğer kitaplarında olduğu gibi “Son Bakış”ta da arka fonda yine müzik var. Kitabı okumaya başladığımda kafamın içinde Sezen Aksu’nun “Son Bakış” şarkısı çalıp duruyordu. Bu şarkıyı ben yakıştırmıştım elbette kitaba. Derken ilerleyen sayfalarda Pink Floyd’un “Comfotably Numb” isimli şarkısını işittim. Bu şarkının sözleri vardı satırlarda: “When I was a child I caught a fleeting glimpse… Out of the corner of my eye /Çocukken kısacık bir bakış yakaladım… Gözümün köşesinden.” “The child is grown the dream is gone/çocuk büyüdü düş kayboldu.” Tina annesiyle birlikte dans ederek, defalarca dinleyip ezber ettiği bu şarkıyı dinlemesini tembih ediyor ölüm yaklaşırken. Çünkü şarkı o anki hislerine tercüman oluyor. Tina, bu şarkıyla annesine, çocukken anlatamadığı bir şeyleri anlatabilmeyi umuyor belki de. Ölürken anlaşılabilmeyi umuyor. Çünkü çocuk büyümüş, düş kaybolmuştu.

Hamlet’in sözcükleriyle “o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya” bizi her an beklemektedir. Davetsiz bir misafirdir ölüm ve nerede, ne zaman karşımıza çıkacağı hiç belli olmaz. O nedenle sevdiklerimizin yüzünde, gözlerinde gezdirdiğimiz her bakış, son bakışımız olabilir. Çok sevdiği ninesi bir zamanlar “Sevdiklerine bakarken hiçbir zaman unutma küçüğüm, bu son bakışın olabilir” diyerek bu büyük sırrı vermiştir aslında Tina’ya. Ne var ki insan o son an yaklaşana kadar bu sırra pek de kulak asmıyor sanki, sırra kulak verdiğinde ise iş işten geçmiş oluyor. Kim bilir, Tina’nın hikâyesi iş işten geçmeden bu sırra ermemizi sağlar belki de. Tina asfaltın üzerinde bütün bir hayatını sorguluyor: “nasıl bir hayattı benimki, değdi mi yaşamaya, bunun yanıtını bulursam eğer, o zaman rahatlayacakmışım gibi belki de, nedir yaşanmaya değmiş bir hayatın özellikleri, nasıl bileceğiz bunu?” Sahi nedir yaşanmaya değmiş bir hayatın özellikleri? Aslında her anımızın bir son bakış olduğunun bilgisi bizi biraz daha insan yapar mı? Ne dersiniz?

Home

9 Kasım 2019

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.