“Irmak Zileli’nin sıradışı kurgusu ve zarif anlatımıyla hikâyeciliğin görkemine ve belleğin sınırlarına ayna tutan bir roman. Yunus Nadi Roman Ödülü sahibi yazar, geçmişten bugüne hayatın içinden geçenlerin hikâyesine, bozuk bir meydan saatinin gözünden eşsiz bir saygı duruşunda bulunuyor. İnsan ruhunun derinliklerinin, nesnelerin tabiatının, doğadaki tüm seslerin izini süren roman, soluksuz bir yürüyüşe davet ediyor. Adımlayarak değil, zamanın akışıyla süzülerek yapılan bu yürüyüşe dayanışmanın, umudun, unutuşun, özlemin ve yalnızlığın sesi eşlik ediyor.” Irmak Zileli ile Bozuk Saat’i konuştuk.

Unutulan, hatırlanmayan, kısık sesle konuşulan veya konuşanların sesinin kısıldığı meselelerden geçiyor “Bozuk Saat”. Romanın tamamına yayılan bu geçiş, başka bir şeyi daha hatırlatıyor: Empati duygusu. “Bozuk Saat”in bir roman olarak iskeleti, bir başkasının hislerini anlamanın önemini anlatmaktan mı oluşuyor bir anlamda?
Hırvat yazar Dubravka Ugresiç, Okumadığınız İçin Teşekkürler isimli kitabında çağımızda özellikle sosyal medyanın da etkisiyle ortaya çıkan bir yanılsamadan söz ediyor. Herkesin çok fazla “konuşabildiği” bu çağın çoksesliliğe değil, gürültüye yol açtığını belirtiyordu Ugresiç kitabında. Neden gürültü? Çünkü diyordu, bir diyalogdan çok monologun varlığından söz edebiliriz. Yani kimse aslında birbirini duymaya, dinlemeye çalışmıyor, herkes sadece kendi düşüncesini dile getirmek derdinde. Gerçeğimiz buysa eğer ki ben de Ugresiç’le hemfikirim, bu monolog çağında yaşadığımız en büyük eksiklik, ötekinin duygularını anlamakla ilgili. Paradoksa bakın ki böyle kuru gürültünün olduğu bir ortamda kendi düşüncemizi söyleme konusundaki iştahımızın da doyurulma ihtimali yok. Siz kimseyi dinlemiyorsanız kimsenin de sizi dinlemiyor olabileceğini göz önünde bulundurmakta fayda var. “Bozuk Saat” romanının kalbindeki soru da bu aslında. Başkasının yaşantısını, hislerini, cümlelerini duymanın doğuracağı anlamlar neler olabilir, bunun üzerine düşünmek istedim romanı yazarken.

 

Kitabın ilk bölümünde “başkalarının duygularından etkilenen ve bu yüzden başı derde giren bir saat olduğunu” anladığından bahsediyor “Bozuk Saat”. Kitabın sonunda da aynı mı düşünüyor dersiniz? Yoksa aynı duyguda, ortak hislerde buluşmaya daha fazla kıymet vermeye mi başlıyor?
Aslında aynı duyguda buluşmaktan çok farklı duyguları da kabul edebilmekte mesele. Toplumun ortak duygularda buluşması gerektiği söylemi de alttan alta bir tektipleşme vurgusuna sahip. Oysa insanlar birbirinden çok farklı ruh hallerine, duygu durumlarına ve düşüncelere sahip olabilirler ama yine de bir arada yaşayabilirler. Yani aynı duyguda buluşmak da şart değil. Bozuk Saat bence ne kadar farklı olursak olalım, aynı meydanda buluşabileceğimizi fark ediyor sonunda. Romanın sonunu açık etmemek için biraz örtük bir şekilde ifade etmek zorundayım maalesef bu kısmını ama şu kadarını söyleyebilirim belki; Bozuk Saat insanları duyma çabasının, başkalarının hikâyelerine gözünü kulağını açmanın, hikâye anlatıcılığının eninde sonunda kıymetinin bilineceğine olan inancı tazelenerek bitiriyor anlatısını. Bozuk Saat sahip olduğu bu yetenek yüzünden başına dert açılacağını düşünürken, başkalarının hislerini duymanın ve hikâye anlatıcılığının kendi varlığına da bir anlam kattığını kavrıyor.

Bozuk Saat meydandan mahallelere, sokaklara, evlere girdikçe şahit olduklarının bireysel keder yükü de artmaya başlıyor, toplumsal olaylarda ise yük meydanlarda en yüksek seviyesini buluyor. Bireysel mutsuzluklar, başarısızlıklar, başkalarının açtığı yaralar en nihayetinde o evlerden çıkıp bir başkasının sesine ses olarak eklenebilmek amacıyla o meydanlara gidebilmek için insana güç mü veriyor dersiniz?
Kuşkusuz ki Nietzsche’nin dediği gibi “öldürmeyen şey bizi güçlendirir”. Fakat böyle olması bireysel mutsuzluklardan güçlenerek çıkan herkesin başkalarının acılarına duyarlı olacağı ya da evinden çıkıp başkasının sesine ses katmaya gönüllü olacağı, gücünü bu yönde kullanacağı anlamına gelmez. Bireysel yaşantısındaki kederi, mutsuzluğu, acıyı yaratıcı bir güce dönüştürenler olduğu gibi, bunu yıkıcı eylemlerle dışa vuranlar ve başkalarına zarar verenler de yok değil. Bu olumsuz deneyimlerden güçlü şekilde çıkmaya çalışırken ruhunuzun hangi taraflarını beslediğinizle çok ilgili. İyicil taraf mı, kötücül taraf mı? Yaratıcı taraf mı, yıkıcı taraf mı? Bir eser ortaya koymak, bilimsel bir çalışma yapmak, öteki canlılara yardım etmek, anlamlı uğraşlar edinmek, topluma faydalı işler yapmaya çalışmak o gücün yaratıcılıkla ve iyilikle dışa vurulduğu örneklerdir. “Bozuk Saat”te de olan bu.

 

“Bozuk Saat”te bölümler ilerledikçe aslında mutsuzluğun insanlar arasında, gündelik hayatın içerisinde tek bir sözün kullanılmayışı veya fazla fazla sözler kullanılması ile de yayıldığını görüyoruz. Bu noktada Bozuk Saat, nabızdan nabza geçerken hayatın inceliklerine dair yeşil bir ışık mı yakıyor farkında olmadan? Gündeliğin içerisindeki tatsızlıkları gözlemlerken ve hissederken yaptığı yorumlarla bir işaret fişeği mi ateşliyor?Hayatın incelikleri derken kast ettiğiniz ayrıntılar sanıyorum. Bozuk Saat bir hikâye anlatıcısı olarak son yılların moda ifadesiyle “büyük resim”den ziyade resmin ayrıntılarıyla ilgileniyor. Büyük resmi görmek önemlidir kuşkusuz ama onu doğru şekilde görebilmeniz için ayrıntıların içinde gezinmeniz gerekir, büyük resmi görmek ayrıntıları kaybetmek anlamına gelmemeli. Bozuk Saat de aslında farkına olmadan yaptığımız şeylerin, kurduğumuz cümlelerin, birbirimize davranış biçimlerimizin ayrıntılarına dikkat edersek acaba ne tür sonuçlara varırız diye soruyor bir bakıma. Yani aslında pek çok zaman kimse kimseye kötülük etme niyetiyle hareket etmiyor ama bir sözün nereye varacağı üzerine düşünmemek, karşı tarafı ne şekilde incitebileceğimizin farkında olmamak gündelik hayattaki hoyratlığı artırıyor. Eğer ki insan bir başkasını incitebilme gücünün farkına varırsa ve bu gücün öyle büyük hareketlerle değil, hayatın ayrıntılarında ortaya çıktığını da görürse belki bunun aksinin de mümkün olduğunun ayırdına varır. Birbirimizi incitmeye gücümüz var ve bunu çoğu zaman hiç üzerine düşünmediğimiz davranışlarımız sayesinde yapıyoruz, üzerine düşünmeye başlarsak davranışlarımızın tersini yaparak ya da bazen öyle davranmayarak başkalarını mutlu etme potansiyelimizi de ortaya çıkarabiliriz. Bozuk Saat’in ayrıntılara dikkat çekmesinde belki böyle bir gizli niyet vardır, orasını bilemiyorum kendisine sormak gerek.

Üçüncü bölümde bir kişinin, 1 Mayıs etkinliklerindeki gruplara kabul edilmeyişini gözlemliyor Bozuk Saat. Bir eylemin, katılımcıları arasında da tektipleştirme mekanizmasının işlediğini izliyoruz. Bozuk Saat ne düşünüyor o anda? Kırılıp inciniyor mu o kişi için yoksa o kişinin daha da büyük bir inatla mı katılması gerektiğini düşünüyor yürüyüşe?
Bozuk Saat’in düşünceleri metne ne şekilde sızdıysa o kadarını biliyorum ben de. Dolayısıyla sorduğunuz sorunun yanıtı bende değil. Yanıt metnin kendisinde, Bozuk Saat’in anlatımında ve belki daha da çok okurda. Hikâyeyi takip eden okur, satır aralarını kendince yorumlayacak, kendi süzgecinden geçirerek Bozuk Saat’le bir diyaloğa girecek. Ben o diyaloğa gölgemi düşürmek istemem.  Zaten istesem de yapamam. Ben de romanı bitirdiğim andan itibaren onun okuruyum artık.

 

Bir yanda da Melis ve hikâyesi var. Oyun parkına gittiğinde ilkin herkesçe garipsenip uzaklaşması beklenen küçük kız. İşitme cihazına, konuşamayışına, haline tavrına herkesin dışlayıcı bir dikkatle baktığı. Hatta sık sık sosyal medyada benzerine şahit olduğumuz bir olay bu. Diğer ebeveynler, Melis’ten korkar veya onu parktan kovmak isterken aslında/gerçekte ne hissediyorlar dersiniz?
Önceki soruda verdiğim yanıta benzer bir şey söylemek zorundayım yine. Bu hikâye üzerinden Melis’i dışlayan ebeveynlerin davranışlarını ve nedenlerini, ne hissettiklerini tartışabiliriz elbette ama bu tartışma hayli spekülatif bir tartışma olacaktır ve bizi metnin dışına taşmaya mecbur bırakır. Bozuk Saat bu hikâyede özellikle olayı aktarırken nesnel bir dil tutturuyor. Diyor ki, yaşanan durum bu. Bizim bu noktada düşünmemiz gereken o ebeveynlerin ne hissettikleri de olabilir kuşkusuz ama Bozuk Saat’in talebi daha çok, okurun kendisinin bu gibi durumlarda nasıl davrandığı üzerine düşünmesi. Acaba benzer bir resmin içinde hiç bulunduk mu, bulunduysak hangi roldeydik, ne gibi bir tutum aldık?

Bozuk Saat’in metin aralarında yazmak, yazar olmak, anlatabilme kabiliyeti, kurgunun ağları üzerine de sözler söyleniyor. Bu anlamda Bozuk Saat’in herkesin öncelikle kendi hikâyesine ve elbette çevresindeki hikâyelere sahip çıkması için okuru kışkırtan bir yanı var diyebilir miyiz?
Sizi kışkırttıysa gönül rahatlığıyla diyebilirsiniz bence.

okuryazar.tv, Oğuzcan Çağan

Yayın tarihi: 30 Eylül 2019

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.