Bozuk Saat daha önce ON8 Blog’ta yayınlanan bir öykü dizisi idi. Şimdi ise bir roman olarak karşımızda öncelikle bu birbirine hem yakın hem uzak iki tür arasındaki geçişinden ve bunu neden gerekli bulduğundan bahsedebilir misin?

Öyküler şeklinde başladı, çünkü başlangıçta bir kitap tasarımı yoktu. Bloga yazılar yazmam istenmişti. Daha sonra kitap önerisi geldiğinde “Bozuk Saat bütün bu öykülerin kesişme noktası olduğuna göre bunu bir roman olarak tasarlamak da mümkün” fikri doğdu. Belki romancı alışkanlığıyla parçaları birleştirme, örme eğilimim baskın çıktı. Şeyleri birbirine iliklemek, bağlar kurmak, ordan bütünsel bir yapı çıkarmak hayata ilişkin herhangi bir konu üzerine düşünürken de farkında olmadan yaptığım bir şey. O nedenle zaten öyküden çok romana eğilimli olabilirim.

Peki nesneler ile kurduğun ilişki gerçek hayatta nasıl?

Bağlılık duyduğum nesneler var. Bunlar anısı olan şeyler. 10 yaşındayken babamla sokakta yürürken yerde bulduğu, yatan bir geyiğe benzettiği için alıp vernikledikten sonra bana hediye ettiği bir ağaç dalı da olabilir bu, sevdiğim birinin bana hediye ettiği bir kol saati de. Kıymeti ederinde değildir, taşıdığı anıda ve anlamdadır. Öte yandan çelişki gibi görünse de biriktirmeyi sevmem. Anısı olan şeyleri saklarım ama olmadık anılar ekleyip bunları çok şeye sahip olmanın bahanesine dönüştürmemeye çalışırım. Sık sık bahar temizliği yaparım ve tuhaf bir biçimde eşya azaltmayı severim. Bağ kurduğum nesnelerin hikâyesi vardır. Hikâyesi olmayan nesne var mıdır? İstersek her şeye hikâye buluruz ama öyle de yaşanmaz ki. İstifçilikle kadir kıymet bilmeyi birbirine karıştırmamak gerek.

Bozuk Saat bir meydanda durup olanı biteni seyrediyor, anlatıyor, insanların nabızlarına girip onları ritimlerine eşlik ediyor. Hem geçmişi hem de o ânı temsil ediyor. Bu temsiliyetin önemi zamanın bu kadar hızlı alışverişin bu kadar kolay olduğu bir zaman diliminde ne sunuyor?

Romanı yazarken sık sık aklıma Gülten Akın’ın o çok iyi bildiğimiz dizesi geldi: “Ah kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.” Bozuk Saat de bozukluğuyla ve insanların nabzına geçmesi, yer yer zamanı yavaşlatıp durdurmasıyla da bize bir yavaşlama, dikkat, özen çağrısı yapıyor aslında. Aslında pek çok sanatın, bilimin, felsefenin yaptığı çağrı da bu. Bir roman okuduğunuzda (hızlı ve kolay tüketilenlerden değilse) hayatın hızlı akışından sıyrılmanız ve kendinize bu akışın içinde özel bir zaman ve alan yaratmanız gerekir. Bilimle ilgilenecekseniz acele edemezsiniz. Felsefe merak ve soru demektir. Bir düşünceyle uzun uzadıya oyalanmaktır. Bozuk Saat bu oyalanma, yavaşlama ve dolayısıyla yoğunlaşmayı sadece entelektüel faaliyetlere bırakmıyor. Ötekiyle (insan, hayvan, eşya ve hayatla) ilişkimizde de bir öneriye dönüştürüyor bunu. Sorunda alışveriş kavramını kullanman boşuna değil. Zira kolay kurulan ilişkiler bir dükkandan alıverdiğimiz şeyler kadar hızla tüketiliyor. Bozuk Saat ilişkileri zorlaştırma derdinde değil ama bir emek vermenin gerektiğine de işaret ediyor. Buradaki emek niceliksel bir emek değil. Alışkın olmadığımız, yapmakta en çok zorlandığımız şeyi yapmadan gerçek ilişkiler kuramayacağımızı gösteriyor: Öteki gibi düşünebilmek, hissedebilmek. Emek kısmı burada. Arada bir kendinden dışarı çıkıp diğerinin nabzında kalabilmekte.

Tanık olduğu pek çok şeye dair gözlemlerini dile getiriyor saat. Bir köpeğin evinden atılmasına da bir parkın yıkılmaması için çaba sarfeden insanları, mutluları, öylesine yoldan geçenleri ve daha pek çok şeyi… İlgi alanlarından biri olduğunu bildiğim psikanalizin Bozuk Saat üzerindeki etkisinden bahsedebilirmisin?

Psikanalizde de demin sözünü ettiğim birbirinin nabzını duyma hali yoğunlaştırılmış şekilde var kuşkusuz. Bu ilişki tek taraflı da olmasa gerek. Zira analist de nabzına girdiği analizanından etkileniyor olmalı. Hep doğruyu göstermek gibi bir çabaya girmeden… Bu yönleriyle gerçekten de Bozuk Saat’le benzeşiyorlar. Bozuk Saat’in de nabzına girdiklerinden etkilendiğini, bu ilişkinin onu da dönüştürdüğünü görebiliyoruz. Bunun yanında psikoloji ve psikanaliz alanındaki deneyim ve okumalarımın benim edebiyatımı, kurduğum hikâyeleri, yarattığım karakterlerin ruhsal evrenini yaratmada çok büyük katkısı olduğunu söylemeliyim. Derinleşmeyi, kestirme sonuçlara varmaktan kaçınmayı, irdeleme alışkanlığını sürdürmeyi sağlıyor. Bir de tabii kendi iç dünyamda yakaladıklarım başkalarını anlamak ve anlatmak için önemli bir tutamak oluyor. Bir sözün altı ince ince doluyor: “İnsana ait hiçbir şey bana yabancı değildir.” Her edebiyatçı bu cümleyi zihninin duvarına asmalı bence.

Yıllardır duran bir saat birinin onu farketmesiyle yeniden kendince hayata karışıyor hatta onun sesini duyan bir kadınla dâhi tanışıyor. Bu bana biraz kaybolmuş romanları hatırlatıyor. 200 yıla yakın bir zamandır duran bir saat. Zamanın gerçek akışına bir türlü ayak uyduramıyor, yazılmış ama hakkı verilmemiş kaybolmuş bir roman gibi. Bu çağ mıdır bizi görmekten, hissetmekten, keşfetmekten alıkoyan yoksa bu hep böyle miydi sence?

Çağın bizi saydığın şeylerden alıkoyan bir tarafı olduğu muhakkak. Ama bana hep öyle gelmiştir ki, bu duyarlılık ve özene her çağda her zaman bir grup azınlık tarafından sahip çıkıldı. Saramago’nun da dediği gibi, “Okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak.” Rönesans gibi sanatın, bilimin ve felsefenin zirvede olduğu dönemlerde bile bu ilgi, elit bir kesimle sınırlıydı. Halkın gündelik yaşantısının parçası değildi. Burdan bakınca nostaljiyi bir tür idealizasyon içerdiği için tehlikeli bulduğumu söylemeliyim. Nostaljiyle at başı giden bir karamsarlık ve yakınma halinin bize kazandıracağı bir şey olmadığını düşünüyorum. Kaybolmuş romanlar hep olacak ama eninde sonunda bulunacaklar. Bulunmamış olsaydılar o romanların bir vakitler kaybolduğunu da bilemezdik.

 

Bir anlığına birinin bir hikâyesini anlatmaya başlıyorsun öncesi ve sonrası yok sadece o an, bir fotoğraf karesi gibi görüyoruz kişileri ve olayları. Sonrasında ise herkes bir şekilde yan yana gelmeyi başarıyorlar. Peki gündelik hayatla ve yazı ile kurduğun ilişkiye bakacak olursak seni birini, bir anı, bir olayı anlatmaya iten şeyin altında ne yatar. Nasıl görürsün, seçersin o anları?

İnsanın ilgisini neyin hangi sebeple çektiğini kişinin kendisi tam olarak tanımlayamıyor. Kedinin radarına bir şey girdiğinde aporta geçme hali vardır hani. Bedeni gerilir, gözleri büyür. Köpekte ise bu, kulaklarını dikme şeklinde olur. Benim de bedenim sinyal veriyor. İlk gelen şey bir kalp çarpıntısı. Nabız yükselmesi J Ne oldu diyorum şimdi, bu imge beni neden böyle etkiledi. Bazen sebebi yüzeye yakın oluyor, ha diyorum bu anda beni etkileyen şu. Bazense bu kadar kolay olmuyor. O etkinin peşine takılıp yazmaya koyuluyorum. Yazarken buluyorum sebebini. Ama ille de iç dünyamda bir karşılığı oluyor. Psikanalizde uzak ya da yakın geçmişin içinde çağrışımlarla ilerlerken bazı anlar burnunuzun direğini sızlatır, gözlerinizi yaşartır; bazılarının üzerindense geçip gidersiniz. İşte o burun kemiğini sızlatan anıya durup bakmak gerekir, orada ne oldu sorusunu sormak iyidir. Hikâyelerde de böyle. Başkasının yaşadığı bir an çok zaman size ait bir duyguyla bağ kurmanıza neden olabilir. O yüzden bakmak ve gördüklerinin kendindeki izdüşümüne dikkat etmek, bedeni duymak önemli. Tabii ki bakmak derken “kuş gözlemcisi” gibi sokağa çıkıp gözlem yapmaktan söz etmiyorum. Hayatın içinde kendiliğinden oluveren bir şey sözünü ettiğim. Açık olmak yeterli.

Posta Kitap, Adalet Çavdar, 14 Haziran 2019

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.