URSULA K. LE GUİN:

“Hikâye anlatıcısı hakikat anlatıcısıdır.”

Ursula K. Le Guin’i kaybedişimizin ardından birkaç rüya zamanı geçirdik kendisiyle. Uzay boşluğunda bir yıldızın kollarında karşılaştık. Bir koluna o, diğerine ben tünemiştim. Terk ettiği gezegene bakarak keyif çatıyordu adeta. Evet evet bence keyfi son derece yerindeydi. “Yeterince yaşadım, epey ürettim, e dünyaya kazık çakacak değildim ya” der gibiydi ya da bana öyle geldi. Hoş, bu uzam kendisine çok da yabancı bir yer değil.

Ona dilimize çevrilmiş tüm kitaplarını okuduğumu söyledim. İlk kez döndü, beni tepeden tırnağa süzdü. Romanlar yazdığımı ve onun her satırından bir şeyler öğrendiğimi söyledim. Ursula benim usta bellediklerimdendir. Öyle ya, usta çırak ilişkisi ille de aynı coğrafyada yazıp çizmeyi gerektirmez. Bir masada buluşmak da şart değil. Çırak, kendine dünyanın bir ucundan bir yazarı da usta seçebilir. Beni anlayacağına inanıyordum. Eminim onun da hiç tanımadığı ustaları vardı.

Cesaretimi toplayarak “Şu yıldızın üzerinde böyle tünemiş gezegenimizi seyrederken biraz konuşamaz mıyız?” diye sordum saygıyı elden bırakmadan.

“Burda yapılacak fazla bir iş bulamadım şimdilik. Konuşalım bakalım,” dedi.

“Sahi mi? Hem belki bir söyleşiye dönüşür sohbet ve sizi daima özleyecek çıraklarınızı ve okurlarınızı bir kez daha sevindirmiş olursunuz,” dedim sevincimi gizleyemeden.

“Sor bakalım,” dedi kül yutmaz gülümsemesiyle…

 

Siz özellikle yazmaya başladığınız dönemde hiç prestij getirmeyecek bir işe soyundunuz. Roman yazmaktan değil, bilimkurgudan, fantaziden, ütopyadan söz ediyorum. Neden özellikle bu türe yöneldiniz?

Bence asıl mesele, gidişatın iyileşeceğine dair ümit vermekten ziyade, gerçekliğe hayali ama ikna edici bir alternatif sunarak zihnimi, dolayısıyla okurun zihnini sarsarak, bugün yaşadığımız hayatın insanların yaşayabileceği tek hayat olduğu yolundaki tembelce, ürkek düşünme alışkanlığından kurtulmak. Bu atalet, adaletsizliğin kurumlarının sorgulanmadan kalmasına imkân veriyor.

Başka bir dünyanın mümkün olması için onu önce hayal mi edebilmeliyiz? Bunu mu söylemek istiyorsunuz?

Adaleti hayal edemezsek kendi adaletsizliğimizi görmeyeceğiz. Özgürlüğü hayal etmezsek özgür olmayacağız. Adalet ve özgürlüğün erişilebilir olduğunu hayal etme şansına sahip olmamış birinden bunlara erişmeye çalışmasını talep edemeyiz.

Bazıları gerçekçi kurmacanın, fantaziden üstün olduğunu söylüyor. Fantaziye yönelik bu küçümseyici bakış hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gerçekçi kurmacanın tanımı gereği hayali kurmacaya üstün olduğunu düşünmek, taklidin icada üstün olduğunu düşünmek demektir. Korkarım, teknolojik açıdan ileri tüm toplumlar, az ya da çok, fantaziye karşı. Fantazi ve para birbirleriyle ters orantılı olarak gelişirler.

Genellikle yazarların kendi yaşadıkları deneyimleri romanlaştırdıkları düşünülür. Fakat işin içine bilimkurgu ya da fantazi girince böyle bir yorumda bulunmak zor. Siz yazarken tecrübelerinizi ne kadar ve ne şekilde kullanıyordunuz?

Kendi tecrübelerime dayanarak diyebilirim ki okurların çoğu kurmacanın araştırma ve dolaysız tecrübelere bağımlılığını fena halde abartıyorlar. Bir hikâyedeki karakterlerin yazarın tanıdığı birinden “alındığı”nı, “model” olarak kullanılan belli bir kişiye “dayandığı”nı zannediyorlar ve bir hikâye veya romanın öncesinde mutlaka “araştırma” yapılmış olduğuna inanıyorlar.

Kurmaca karakterlerin hepsinin gerçek insanların portreleri olduğu anlayışı muhtemelen doğal bir kibrin ve paranoyanın ürünüdür; bazı kurmaca yazarlarının güç fantezileri (siz benim için modelden başka bir şey değilsiniz) de bunu besler.

Ama kurmacada kurmacadışını bulmaya yönelik bütün bu arayışlarda kurmaca olana duyulan bir güvensizlik, romancıların yazdıklarını kafalarından uydurduklarını –kurmacanın yeniden üretmek değil uydurmak olduğunu- kabul etmeye gösterilen bir direnç varmış gibi geliyor bana.

Bir şeylerden çıkmayan hiçbir şey yoktur. Romancıların “fikirleri” bir yerlerden gelir. Fikirler, kafamızdan geçerek, dünyadan gelir. Yazarın içine bir şeyler girer, çok fazla şey, bir deftere alınmış notlar değil her gün görülüp işitilmiş, hissedilmiş her şey, bir dolu çöp, atık, kurumuş yapraklar, patates cücükleri, enginar sapları, ormanlar, sokaklar, varoşlardaki odalar, dağ sırtları, sesler, çığlıklar, rüyalar, fısıltılar, kokular, darbeler, gözler, yürüme tarzları, jestler, bir elin dokunuşu, geceleyin bir ıslık, bir çocuk odasının duvarında ışığın kırılışı, atık sular içinde bir yüzgeç. Bütün bu şeyler romancının şahsi kompost variline girip orada tekrar tekrar birbirine karışarak değişir; rengi koyulur, malçlaşır, bereketlenir, toprak olur. İçine bir tohum düşünce toprak da onu kendi bünyesine giren o zenginlikle bekler ve bir şeyler büyür. Ama bir enginar sapı, patetes cücüğü veya bir jest değildir bu büyüyen. Yeni bir şeydir, yeni bir bütün. Yapılmış bir şey.

Öyleyse tamamen anılardan yola çıkarak yazılmış otobiyografi ile bu anılardan doğan roman arasında ne fark var?

Hatırat olanda enginar sapı kendisi olarak kalır.

Bu denli şahsi bir deneyimin içinden çıkıp gelen metinler nasıl oluyor da başkalarını da ilgilendirebiliyor?

Aslında şöyle; sanatçılar diğerlerine ulaşmak için benliklerine dönerler. Aklı kullanarak, bilerek ve isteyerek akıldışının alanına girerler. Benliğin içine ne kadar girerlerse, “öteki”ye o kadar yaklaşırlar.

Kendi içine en derinlemesine dalan sanatçı – ve çok acılı bir yolculuktur bu- bize en yakından dokunan, en açık seçik sesini duyuran sanatçıdır.

Başkalarının düşünce ve kelimelerinden değil de kendi düşüncelerinden ve kendi iç varlıklarından yola çıkan yazarlar, kaçınılmaz olarak ortak malzemeyle karşılaşacaktır. Eser ne kadar özgün olursa, o kadar tanınabilir olur.

Varlığın merkezinden hareket eden sanatçı, arketipsel imgeler bulur ve onları bilince salar. Bunu yapan ilk bilimkurgu yazarı Mary Shelley idi. Frankenstein’ın canavarını serbest bıraktı.

Varlığın merkezinde hareket etmek, vasatın kutsandığı, genelgeçer olanın prim yaptığı bu çağda oldukça cesur bir çaba. Piyasanın yazardan beklentileriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Piyasanın hükmettiği yerde, moda hükmeder. Yenilik, kaliteden bağımsız olarak, pazarlanabilir, reklamı yapılabilir bir değerdir. Bu tabii ki çok sınırlı bir yenilik türüdür. Etek boyu beş santim aşağı ya da yukarı; yaka bir santim daha geniş; bu yıl roman öldü, ama kurgusal gazetecilikte müthiş iş var; bilimkurguda Kıyamet bitti, Çevrecilik moda. Sahici yenilik, sahici özgünlük şüphe çeker. Tanıdık bir şeyin yeniden ısıtılıp önümüze sürülmesi değilse, ya da biçimde deneysel ama içerikte açıkça önemsiz ve sinik değilse, güvenli değildir. Oysa güvenli olmalıdır. Tüketicileri rencide etmemelidir. Tüketicileri değiştirmemelidir. Onları şoke etmek kesinlikle yapılabilir şeyler; yüz elli yıldır yapılmakta olan bu, bu meslekteki en eski oyun. Şoke edin onları, sarsın, gıdıklayın, kıvranıp çığlık atsınlar – ama sakın düşündürmeyin.

Bizde çoğu erkek, roman okuyan kadınlara burun kıvırıyor. Tarih ve politika kitabı okumanın öğretici olduğu, romanınsa zaman kaybından başka şey olmadığı düşünülüyor. Galiba dünyanın her yerinde edebiyat okurunun çoğu kadın. Neden böyle sizce?

Hakiki bir değişimi hayal etmekten bile korkar olmuş birçok yetişkin yaratıcı edebiyatın her türlüsünü reddediyor, zaten bildiğinin ve bildiğini sandığının ötesinde hiçbir şey görmemekten adeta gurur duyuyor.

Yerleşik kurumları şaibeli duruma düşürmek gibi gerçek ama sınırlı bir güce sahip olan yaratıcı edebiyat, gücün sorumluluğunu da taşır. Hikâye anlatıcısı hakikat anlatıcısıdır. Erkekler bunun farkında olmayabilirler. Erkekler bir kere ergen olduktan sonra bir daha değişmezler. Bu onların kaybı, bizim değil.

Özellikle her yandan kuşatılmış kadın yazarlar yazabilmek için büyük mücadeleler vermek zorunda. Onlara ne önerirsiniz?

Yazarda olması gereken tek şey bir kalem, bir miktar da kâğıttır. Bu yeterli. Yeter ki, o kalemin ve kâğıt üzerine yazdıklarının tek sorumlusunun yalnızca ve yalnızca kendisi olduğunu bilsin. Bir başka deyişle, özgür olduğunu bilsin. Tam özgür olmadığını. Hiçbir zaman tam özgür olmadığını. Belki çok kısmen. Belki yalnızca bu tek edimde, bu kurtarılmış an, yazan bir kadın olarak zihnin gölünde avlanırken. Ama burada sorumlu, burada özerk, burada özgür.

Hikâyeye güvenmek ne demektir?

Bana göre, yazarken hikâye üzerinde mutlak kontrol sahibi olmamayı kabul edebilmek demektir.

İçimizden geldiği gibi mi yazacağız yani, üzerine fazla düşünmeden?

Önce İngilizce yazmayı, ardından genel olarak nasıl hikâye anlatacağınızı öğrenmeniz gerekir – teknik, pratik, hepsi. Böylece kontrolü ele alırsınız. Ardında da kontrolü bırakmayı öğrenmeniz gerekir.

İyi bir binici olmak yeterli değil, sentor olmak istiyorum ben. Atı kontrol eden binici olmak istemiyorum, hem binici hem de at olmak istiyorum.

Kasıtlı, bilinçli kontrol – planı, konuyu, gidişatı ve eserin yönünü bilmek- planlama safhasında (yani yazmaya başlamadan önce) ve gözden geçirme safhasında (yani ilk taslaktan sonra) paha biçilmezdir. Asıl yazma safhasındaysa bilinçli düşünsel kontrolün gevşemesi en iyi yöntemdir. Yazmanın niyetine yönelik ısrarlı bir farkındalık, yazma sürecini baltalayabilir. Yazar hikâyenin önünü kesebilir.

Estetik kararlar rasyonel değildir; rasyonel bilinçle çakışmayan bir seviyede verilirler. Dolayısıyla, aslına bakılırsa birçok sanatçı çalışırken trans halinde olduğunu ve o haldeyken kararları kendinin vermediğini hisseder. İş onlara ne yapılması gerektiğini söyler ve onlar da yaparlar.

 Ama öncesi var… Transın öncesinde bahsettiğiniz bilinçli çalışma olmasa, trans aşamasında başımıza ne tür felaketler gelir?

 Hazırlık süreci için söyleyebileceğim en önemli şey şu: Aceleye getirmeyin. Zihniniz avlanan bir kedi gibidir, henüz neyin peşinde olduğundan bile emin değildir. Dinler. Kedi gibi sabırlı olun. Hikâyeyi biçimlenmesi için sıkıştırmayın. Bırakın da kendini göstersin. İvme kazansın. Dinlemeye devam edin. Unutmaktan korkuyorsanız not alın, ama hemen bilgisayarın başına koşmayın. Bırakın da hikâye sizi oraya götürsün. Gitmeye hazır olduğunda, anlarsınız. Hazır olduğunu hissettiğinizde yazmaya vaktiniz yoksa paniklemeyin. Hikâye de sizin kadar dayanıklıdır.

Günümüzde bir kitabı överken en çok kullanılan tanımlama: “Tokat gibi” Bir hikâyenin tokat gibi olması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Okuru aciz bir kurban veya pasif bir tüketici olarak değil de aktif, zeki ve değerli bir ortak olarak görebilirsiniz. Bir işbirlikçi ve sizin gibi bir illüzyonist.

Karşılıklı güven tesis etmeyi seçen yazarlar sözlü saldırı ve darp olmaksızın okurların dikkatini çekmenin mümkün olduğuna inanırlar. Ortaklıktan yana olan yazarlar bir tüketiciyi kıskıvrak yakalamak, korkutmak, zorlamak veya manipüle etmek yerine okurun ilgisini çekmeye çalışırlar. İnsanları hikâyeyle birlikte hareket etmeye, ona dahil olmaya, hayal güçleriyle ona katılmaya sevk ya da davet etmeye çalışırlar. Tecavüz değil danstır bu.

Fakat galiba günümüzün okuru çarpılmak, sarsılmak istiyor.

Sadece kıskıvrak yakalanan, midesine yumruk yemiş gibi olan, yürekleri dağlanan ve elektroşoka uğrayan okurlar, ilgi gösterme konusunda biraz pratik yapmaya ihtiyaç duyuyor olabilirler. Tango yapmayı öğrenmeleri gerekebilir. Bir kere denediklerinde, bir daha asla pitpulların arasına dönmezler.

Peki yazarı köşeye sıkıştıran bu talep karşısında panzehir nedir?

Bazı gerçek okurlara güvenmeniz gerekebilir – eşinize, dostunuza, iş arkadaşlarınıza, öğretmenlerinize, editörlerinize, ajansınıza… Kendi yargınızla onlarınki arasında tereddüt edebilirsiniz ve gerekli kibre, gerekli tevazuya veya doğru uzlaşmaya varmak zor olabilir.

Ne tavsiye edebilirim? Hikâyenize güvenin, kendinize güvenin, okurlarınıza güvenin – ama bunu akıllıca yapın. Gözünüzü açık tutarak güvenin, körlemesine değil. Esnek bir şekilde güvenin, katı bir şekilde değil.

Hikâyeye teslim olmak, ona güvenmek… Bunlar hikâyenin yazardan bağımsız ve özerk olduğu manasına mı geliyor? Ya yazarın egosu, onu ne yapacağız?

Yazar olarak benim yarattığım karakterler olduğumun ve onların ben olmadığının bilincinde olmam gerekir. Ben onlarım ve onlardan sorumluyum. Ama onlar kendileri; onların bana, benim siyasi anlayışıma, değerlerime, editörüme veya gelirime karşı bir sorumlulukları yok.

Yazar, hikâye karşısında şeffaf olmayı öğrenmek zorundadır. Ego mattır.

Roman denen şeyi muhteşem kılanlardan biri de çoksesli oluşudur. Romanda her türlü insan düşünür, hisseder ve konuşur.

Karakterlerin yerinde olmaya, onların ne düşündüğünün ve söylediğinin kendi içlerinden yükselmesine istekli olmaktır. Birinin yaratısıyla kontrolü bölüşmeye niyet etmektir.

Siz konuşmayı bırakın, diğer insanlar sizin aracılığınızla konuşsun. O insanın bedeninde var olun, onlar gibi düşünüp hissedin.

Yaratıcı yazarlık atölyeleri konusunda ne düşünüyorsunuz?

Herhalde bütün atölyelerin kapısında şöyle bir tabela olmalı: Egolara Yem Atmayınız! Ama kapının öbür tarafında da şöyle bir tabela olmalı: Diğerkâmlara Yem Atmayınız! Çünkü hem egoizm hem de diğerkâmlık her türlü sanatın icrasına ket vurur. Gereken, ürüne odaklanmaktır.

Atölyelerde yazarlara taktikler, satış stratejileri öğretildiğini söyleyen ve bu nedenle atölyeleri eleştirenler var. Sizin düşünceniz nedir?

Satış başarısı birinci sıradaki derdimse, ben öncelikle yazar değil, satıcıyımdır. Satış başarısının yazarın ilk hedefi olduğunu öğretiyorsam yazmayı değil, bir metanın üretim ve pazarlamasını öğretiyorum veya öğretme iddiasındayımdır.

Kimse kimseye nasıl yazacağını öğretemeyebilir, ama nasıl ki ticari ve statükocu programlarda kâr ve prestij elde etme teknikleri öğretilebiliyorsa, eser odaklı atölyelerde de gerçekçi beklentiler, faydalı alışkanlıklar, sanata saygı ve yazar olarak kendine saygı gibi hasletler kazanılabilir. Moderatörün verebileceği bence deneyimdir.

Başka yazarların fikirleri, yordamları usta bir yazar için de öğretici olabilir mi, yoksa etkilenme endişesiyle uzak mı durursunuz?

Biz yazarlar birbirimizin omzundan bakarız hep, hepimiz birbirimizin fikirlerini, becerilerini, olay görülerini ve sırlarını kullanırız. Edebiyat müşterek bir girişimdir. Şu ‘etkilenme endişesi’ meselesi, konuşan testosteronlardan ibarettir. Beni yanlış anlamayın: İntihalden bahsetmiyorum: Taklit etmekten, kopyalamaktan, çalmaktan bahsetmiyorum. Bir başka yazarın yazdıklarını bile bile, kasıtlı olarak kullandığımı düşünseydim, burada oturup kendimi tebrik etmek yerine saklanmak için kafama bir kesekâğıdı geçirirdim (bazı ünlü tarihçilerle birlikte). Kastettiğim şu, başka insanların kitaplarından okuduklarımız tıpkı kendi deneyimimiz gibi hayal gücümüz tarafından işlenip değiştirilip dönüştürülüyor, sonuçta da tamamen değişmiş olarak, bize has olarak, bizim zihnimizin toprağından yetişmiş olarak ortaya çıkıyor.

Öyleyse siz, sadece hayatın değil, okumanın da, kitapların da deneyime dahil olduğunu düşünüyorsunuz…

Gerçekten iyi bir şeyler yazmak isteyen bir yazarın, şahane şeyler okuması gerekir. Kapsamlı okumalar yapmıyorsanız veya sadece dönemin moda yazarlarını okuyorsanız, dilinizle neler yapabileceğiniz konusunda oldukça sınırlı bir fikriniz olur.

İki yaşlarındayken bir dili öğrenmiş olup o gün bu gündür bu dili konuşan insanlar, belli bir haklılık payıyla, anadillerini bildikleri inancını taşırlar, ancak bildikleri konuşma dilidir; az okurlar, çöp okurlar ve fazla yazmazlarsa, yazıları yaklaşık olarak konuşmaları iki yaşındayken neyse o olacaktır.

Sanatçının başarılar karşısında kibre kapılması kaçınılmaz mıdır? Tevazunun tanımını yapacak olsanız neler söylersiniz?

Sanat, bir gösteri, bir sergilemedir. Kendinden kuşku duyma, gerçek yeteneğin gölgede kalmasına nasıl yol açarsa; açıkgöz özgüven de önemsiz bir yeteneği spot altına çekebilir. Ama tevazu; çekingenlik, kendi kendini silmek yerine had bilme, yapılan işin gerçekçi değerlendirmesi ve bu değerlendirmeyi yapabilme yetisi olarak yorumlanırsa, kusursuz sanatçıların baş erdemlerinin tevazu olduğu söylenebilir. Ama insanın sınırlarını bilmesi ve sınırlarına dayanması küstahlık değil, ruhsal büyüklüktür. Bu tevazu, insanı Shakespeare’in, Rembrandt’ın veya Beethoven’ın bobürlenmekten uzak kendinden eminliğine götürür. Böylelerinin yanında havalı sanatçılar, Picassolar ve Wagnerler gibi büyük egolar minnacık kalır.

Bir edebiyat eserinden ilk beklentimiz kuşkusuz ki edebi bir dile sahip olması. “Edebi bir dil”den ne anlıyorsunuz?

Çelişkili bir biçimde, eğer kaval çalışınız çok nağmeli, cümleleriniz oldukça alışılmadık veya süslü püslü olursa, bu sizi takip eden okurun dikkatini dağıtabilir. Sürekli alıntılanan ve nispeten nahoş bir tavsiye olan ‘sevdiklerini öldür’ tam olarak burada devreye giriyor: Cümle o kadar heybetli oluyor ki hikâyeyi kesiyor. Öğe sıralaması beklenmedik olan, sıfatları ve zarfları fazla vurucu kaçan, mecazları veya metaforları ile baş döndüren ve bu yüzden de okurun durmasına, hatta şaşkınlık nidası koyuvermesine sebep olan bir cümle, anlatı cümlesi işlevi göremez.

Ancak iyi anlatıların çoğunda, özellikle de uzun anlatılarda, nefesimizi tutmamızı, gözyaşlarına boğulmamızı ve daha sonra ne olacak merakıyla hemen bir sonraki sayfayı çevirmemizi sağlayan şey, kelimelerin o ani göz kamaştırıcı etkisinden ziyade, hep birlikte çalışan sesler, ritimler, zaman ve mekân, karakterler, eylem, etkileşimler, diyalog ve hislerdir.

 Peki siz, bunca yıllık deneyiminizin ardından dönüp bakınca ne söylersiniz? Ursula K. Le Guin nasıl bir edebiyatın peşindeydi?

Ben neyin peşindeyim? Şık bir pasta olarak değil, ekmek olarak şiirin; başyapıt olarak değil, yaşamak için yapılan iş olarak şiirin.

Ursula K. Le Guin’in yanıtları, yazarın şu kitaplarından alıntılanmıştır:

“Yaban Kızlar”, Versus Kitap, 2012

“Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”, Metis Yayınevi, 2013

“Dümeni Yaratıcılığa Kırmak”, Hep Kitap, 2017

“Zihinde Bir Dalga”, Metis Yayınevi, 2017

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.