Yelkovanım birkaç saniye normal ilerliyor, sonra üç aceleci adım atıyordu. Tık, tık, tık, tık, tıktıktık, tık, tık, tık, tık, tıktıktık…

Ne olduğunu anlamaya çalışırken, kendimi bir kadının rüyasında buluverdim. Böylesi ilk kez geliyordu başıma. Nabzına sürüklendiğim kişinin rüyasına da tanık olabiliyormuşum demek.

Kadın bir adama, şahdamarı şişmiş halde ağzına geleni söylüyordu. Adam bu öfke karşısında suspus. Kadın bir süre sonra hızını alamayıp adamın geniş göğsünü yumruklamaya girişiyordu. Fakat kollarında tonlarca ağırlık varmış da kaldıramıyor ve o bitirici yumruğu bir türlü indiremiyor gibiydi.

Uyandı. Kıran kırana bir boks maçından çıkmış gibi ağrıyordu kolları. Yanıbaşımızda, az önce uğradığı saldırıdan habersiz, bir bebek kadar masum yatan adama baktı. Rüyadaki öfkesini sürdürerek attı üzerinden yorganı. Terliklerini giyip banyoya girdi. Yüzünü yıkadı. Aynadaki yüze bakmaktan kaçındı. Gözlerinin önünde rüyadan değil, gerçek hayattan bazı görüntüler belirip kayboluyordu. Küçük bir kız çocuğunun korku dolu bakışları. Üzerine yürüyen bir adamın gövdesi. O iri gövdenin gölgesinde titreyen, küçülen, kırılgan kendi bedeni.

Duşa girdi. Sular bedeninden akarken, kulağına yatak odasından başlayarak yavaş yavaş uyanan evin gündelik sesleri geliyor. Şu bir yaklaşıp bir uzaklaşan ayak sesleri adamın olsa gerek. Dün gece ne olduysa artık, karısıyla karşılaşmaktan kaçınıyordu demek.

Sonra sesler tümüyle sustu. Kadın gözlerini yumup adamın odanın dışında ne yapıp ettiğini hayal etti. Zihnindeki koca, koridorda çocuğun odasının önünde duraklamadan mutfağa geçmişti. Derin bir soluk aldı. Hayır! Kocası evden ayrılmadan çıkmayacaktı banyodan.

Çocuk uyuyor olmalıydı hâlâ. İnşallah bakıcı gelmeden uyanmazdı. Kendisi bile bu haldeyken, çocuk nasıl kalkacaktı yataktan kim bilir. Babasının, annesine öyle bağırdığına daha önce tanık olmamıştı ki hiç. Uyutana kadar neler çekmişti kadın. Bunları düşünürken öfkesi yeniden kabardı. Düşünceleri bölündü, parçalandı, birbirine karıştı, tüm düzenini yitirdi. Hallaç pamuğundan farksızdı şimdi kafasının içi. Uzak geçmişten bazı görüntülerle, dün geceden taşan kimi anlar birbirine karışıyordu.

Nihayet, sokak kapısının çarpılma sesiyle sıyrıldı kadın bu karmaşadan. Çocuk uyanmadan evden çıksa iyi olacaktı. Sadece kocasıyla değil, evladıyla da karşılaşmaktan kaçındığını düşünmek istemedi. Çocuğu içindi her şey, annesini böyle üzgün görmesindi o.

Bakıcıyla her zamankinden daha mesafeli bir şekilde konuştu. Aksi halde gözlerinden yaşlar boşanabilir ve kendini hiç de münasip olmayan bir dertleşmenin içinde bulabilirdi. Çocuğun saat kaçta uyutulup kaçta doyurulması gerektiğini hatırlattıktan sonra kendini sokağa attı. Şehre yağmur gelmişti. Güneşli bir gün olsa, duyguları kendilerine tutunacak bir bahar dalı bulabilirdi oysa.

Gece yaşananlardan kalan görüntülerle, rüyasının puslu resimleri iç içeydi artık. Onlardan tümüyle kurtulmak için başka şeyler düşünmeye çalışıyordu, ama olmuyordu. Zihni uzun zamandır aynı düşüncede patinaj yapıyordu. Çocuk bu kadar küçük olmasa… Şimdiye kadar çoktan…

Tam o sırada, yani kadın düşüncelerini toparlayamamışken, bir araba, kendinden başka hiçbir şeyi umursamadan etrafa çamurlar sıçratarak yanımızdan geçip gitti. Kadının montu tümüyle çamurdu şimdi. Öfkelendiğinde ağlayacak gibi olurdu. Kocası gözyaşlarını silah olarak kullandığını sanıyordu o yüzden. Oysa bağıramadığı için ağlıyordu. Montuna çamur sıçradığı için çocuk gibi ağlıyordu şimdi. Durakta bekleyen insanlar ona bakıyordu. Ve o, ağlamasını durduramıyordu. Reklam panosunun arkasına saklandı kendini tutmaya çalışırken.

Otobüs tıslayarak durdu önünde. Ancak bir iki kişinin sığabileceği kadar yer vardı. Otomatik kapı, sırtını sıyırarak kapanırken, montunun kuyruğunu sıkışmaktan son anda kurtarabildi kadın. Az önce üzerine çamur sıçratan arabanın şoförü ile kocasının yüzü, üst üste çekilmiş fotoğraf negatifleri gibi birbirine karışıyordu şimdi zihninde. Öfkesinin gerçek muhatabı böyle böyle silikleşecekti belki de. Hoyrat bir yabancıya kızmak, hoyrat bir kocaya kızmaktan kolaydı.

Arkadan ittirenlerin kararlılığı ve şoförün azarları sonucu otobüsün ilk sıralarına ulaşmayı başardı. Pencere kenarında başını cama dayamış uyukluyor gibi yapan bir liseli, yaşlıların nazarlı bakışlarını görmezden geliyordu. Orta yaşın eşiğindekilerin akıllarından geçeni ise bir tek ben duyabiliyordum. İnsanların işine gücüne yetişme telaşında olduğu şu saatte ev gezmesine gitmenin ne âlemi vardı allahaşkına? Zavallı çocuk uyusundu tabii.

Kadın, yolcular arasındaki bu fikir ayrılığıyla ilgili değildi. Çamur içindeki montuna baktı bir kez daha. Keşke plakasını alsaydı herifin. Şikâyetçi olurdu belki. Bir sonuç alınacağından değil ama olsun, birileri sesini yükseltmeliydi artık. Bu şehir günden güne daha da yaşanmaz olacaktı yoksa. Yeni anları çoğaltarak dün gecenin üzerini örtmek istercesine bakındı etrafa. Üniversiteli olduğu anlaşılan bir genç, dinlediği müzikle uyumlu şekilde ritim tutuyordu. Uyumlu olduğunu biliyorduk, çünkü müziğin kulaklıktan taşan sesi bize kadar ulaşıyordu.

Bu memlekette şikâyet dilekçesinin bir işe yaramayacağını düşündükçe canı iyice sıkılan kadın, kulağındaki müzikle uyumlu salınan genci dürttü. En azından bu konuda bir şeyler yapabilirdi. Genç, derin bir uykudan uyanır gibi kırpıştırdı gözlerini. “O müziğin sesini kısar mısın?” dedi. Sesinin karşı tarafa ulaşmadığını anlayınca kendi kulağını göstererek kulaklıkları çıkarmasını ima etti: “Sesini diyorum, kıs şunu, kafamız şişti sabah sabah!..”

Üniversitelinin boynu, kulakları, yüzü yanıyordu. Kadının gergin ses dalgalarıyla birlikte, ben de gencin nabzına geçivermiştim. Üniversiteli, müzikten kopmuş, gerçeğe dönmüştü. Neden “sen” demişti kadın? Kendisinden sesi kısması istenmişti, ama o hepten kapattı. Kendini de kapatabilmeyi isterdi. Otobüsün içinde olup biten her şeye, aynı havayı solumaktan hiç haz etmediği şu insanlara da kendini kapatabilmeyi isterdi. “Sen,” demişti kadın, “kapat şunu!” Yüzünü dışarı çevirdi. Gidecekti bu ülkeden. “Kapatır mısın?” bile değil, “Kapat şunu!”

Havanın aydınlanmasıyla beliren çirkin beton yığınlarına, akıp giden tabelalara, trafikte homurdanarak zehir salan arabalara baktı. Pencereden görünen tek yeşil, otobüsün dış cephesini kaplayan yoğurt reklamındaki ineklerin dikildiği çayırın yeşiliydi. Otobüsü dışardan tümüyle kaplamış dev çayır çıkartmasını yırtmak ister gibi, ani bir kararla kalktı ayağa. Öfkeli kadınla burun buruna geldi aynı anda.

“Affedersiniz,” dedi “ineceğim de…”

***

“Kıs şunun sesini!” demişti kadın. “Kıs!”. Kısar mısın bile değil. Kıs!

Peki o ne yapmıştı? Cevabı yapıştıracağı yerde… Fakir ama gururlu genç edasıyla inivermişti otobüsten. Tiribini yesinlerdi senin. Sersem!

Nabzının telaşına yetişmek mümkün değildi. Aklına hücum eden her cümle, bir öncekinin ayağına basıyordu. Otobüsün içindeki kalabalıktan farksızdı kafasındaki kalabalık. Yoktu bu kaostan kurtuluş. Bu memlekette herkes ve her şey birbirinin ayağına basıyordu işte.

Otobüsten inmişti de ne olmuştu? Şimdi iki durak kadar yürümesi gerekecekti. Sırf kadına sinirinden atmıştı kendini dışarı. Sabahtan beri başına gelmeyen kalmamıştı. Ev arkadaşıyla tartışmasını hatırladı. O gıcığın zeytinyağı gibi üste çıkması yok muydu! Neymiş? Bu evde banyo yapmıyormuş, su parasının üçte birini ödeyecekmiş hazret.

Kulaklığın kablosu, karşıdan gelen süslü kızın çantasına takıldı. Cep telefonu cebinden fırlayıp yere düştü. Bizimki bakakaldı kızın arkasından. “İnsan bir pardon der ya!” diye bağırdı sonra. Eğilip telefonu aldı, sesini kontrol etmek için kulaklığı yeniden taktı alelacele. Sorun yoktu allahtan. Kızdan geriye, genzi yakan parfüm kokusu kalmıştı. “Zengin bebesi!” diye tısladı dişlerinin arasından, “Bütün şişeyi boca etmiş üzerine”. Bu ay da harçlığın sonunu getirdiğini hatırladı. Yeni bir ev arkadaşı bulmak zorundaydı bir kere daha.

Okula ulaştığında ter içindeydi. İlk ders kaçmıştı artık. Bir allahın kulu da çıkmazdı ki yerine imzayı atıversin yoklamaya. “Belki hoca da gecikmiştir,” diye geçirdi aklından. Bu düşünceyle sıklaştırdı adımlarını.

İşte okulun girişindeydi nihayet. Saatine baktı. Dersin ilk beş dakikası kaçmıştı; yine de bastı gaza. Tam turnikeden geçmişti ki, birinin bağırdığını işitti arkasından: “Hoop! Buraya baksana sen!”

Ortalıkta kendisinden başka kimse olmadığından bir hışım döndü; “Sen” mi demişti o?

“Sana diyorum!” diye bağırdı bu kez güvenlikçi. Eliyle de “gel gel”  yapıyordu bir yandan. İşte onu çileden çıkaran, bu hareket oldu.

Gencin nabzı öyle deli atıyordu ki, az sonra olacakları tahmin etmek güç değildi. “Kimlik!” diye bağırdı güvenlikçi, “Dingo’nun ahırı mı lan burası? Kimliğini çıkar!”

Genç, ağır adımlarla yaklaştı adama. Filmlerdeki gibiydi her şey. Bir yavaşlatılan bir hızlandırılan aksiyon sahnelerinin içindeydik sanki. “Sen kime sen diyosun ulan!” derken çoktan yakasına yapışmıştı herifin. Arkasından gelen küfrü tekrarlamaya müsait değil terbiyem. Küfrün kulaklarına ulaşması yetti güvenlikçiye; adam kırmızı görmüş boğadan farksızdı artık. Şimdi, boğanın duman tüten kulaklarına yakın bir yerlerinde zonklayan nabzındaydım.

Adam, oğlanı yakasından tuttuğu gibi güvenlik kulübesinin içine tıkıverdi. Bir yandan da bağırıyordu: “Sen kime küfrediyon ulan sıçtığımın iti, kime küfrediyon haa? Kime?!” Diğer güvenlikçiler yetişmese, çocuğu oracıkta hastanelik edecekti yemin ederim. Çocuğa siper olan, elini kolunu tutmaya çalışan meslektaşlarına kükrüyordu: “Anama küfretti! Anama küfretti!” O öyle histerik bir hâlde bunları sayıklarken, üniversiteli genç kargatulumba sınıfına gönderilmişti çoktan.

Adının Hasan olduğunu daha sonradan öğrendiğim güvenlikçi de kısmetli bir gününde değildi doğrusu. Birkaç öğrenciyle daha atıştı. Kantincinin akrabasını içeri almadığı için aralarında ufak çaplı bir itişme oldu. Kedilere her gün yemek veren taze asistanla birbirlerine çıkıştılar. Hayvanlara ve onlarla ilgili her şeye alerjisi vardı çünkü ve yemekler bakteri yapıyor, mikrop yayıyordu. Fakat gün boyu aralıklarla patlak veren bu kavga gürültü, Hasan’ın öfkesini boşaltmasına yetmedi.

Paydos saatinde sivilleri çekti Hasan. Ne yalan söyleyeyim; içi boşalmış üniformasına bakarken, öfkesinin de o çelik dolapta asılı kalmasını umdum. Fakat nabız hızı ve vücut ısısı, umutlarımın boşa çıkacağına işaret ediyordu. Hasan, kimseye tek kelime etmeden attı kendini okuldan dışarı. Kapının önünde dikilip bir sigara yaktı. Eli telefona gitti. Rehberde “Karım”ı buldu. Arama tuşuna bastı.

“Aradığınız kişi şu anda bir başkasıyla görüşüyor…” diyordu dijital kadın. Anonsla birlikte nabzında bir hareketlenme oldu. Sigarayı yere atıp ayakkabısının burnuyla ezdi. Otobüs durağına yöneldi. Yürürken gözü, kulağı telefondaydı. Aradığını görüp dönmesi gerekirdi ama dönmedi karısı. Hışımla tekrar yüklendi arama tuşuna. Hah! Çalıyordu. Yorgun bir “alo” açtı telefonu. Hasan hâl hatır yerine hesap sordu: “Aradım, meşguldü.”

“Annemle konuşuyordum…” dedi yorgun ses.

“Neyse ne!” diye terslendi Hasan, “kahveye geçiyorum. Akşama bi şey lazım mı?”

“Eczaneye,” dedi kadın, “uğrayabilir misin?”

“Ne var ne oldu yine!” Sesinde endişeden çok hiddet vardı Hasan’ın.

“Oğlanın ateşi düşmedi,” dedi kadın.

İşte o an nevri döndü Hasan’ın. Durağa bir adım kala yavaşladı ve bağırmaya başladı. Duraktakilerin başları ondan yana döndü. Bakışları fark ettikçe daha da yükseltiyordu sesini. Kendini çok haklı hissediyordu çünkü. Haklıydı işte. Ondan haklısı yoktu şu anda.

Neden her şeyi ondan bekliyorlardı? Neden zahmet edip kendisi almamıştı ateş düşürücüyü? Her gün eve ekmek getircem diye kıçından ter akıtan oydu. Ama hanımefendi, poposunu rahat koltuğundan kaldırıp iki adım ötedeki eczaneye gidemiyordu öyle mi?

Kadın, bağırıp çağıran kocasına hiçbir açıklama yapmadı. Hasan’ın bağırtısı bir türlü kesilmiyordu, ama nasıl oluyorsa, giderek ondan uzaklaşıyordum.

Sonra kendimi eski ve bakımsız bir mutfakta, yorgun ve duru yüzlü kadının nabzında buluverdim. Telefonu tezgâhın üzerine bırakmış, oğlunun çorbasını karıştırıyordu. Telefondan kulaklarımıza ulaşan sadece bir vızıltıydı şimdi. Oğlan mama sandalyesinde oturmuş, çorbasını bekliyordu. Neşeli bir türkünün ezgisi geliyordu derinden bir yerden. Kadın radyonun sesini açtı, açtı, açtı… Ateşten mi bilmem, yanakları nar gibi kızarmış oğlan neşeli çığlıklar atarak çırptı ellerini.

***

Eski ve bakımsız mutfakta, az önce kocası tarafından azarlanmış kadının nabzındaydım şimdi. Oğlan neşeli çığlıklar atıyordu. Annenin dikkatiyse ocaktaki çorbadaydı. Kepçenin dönerken oluşturduğu girdaba dalıp gitmişti. Aklı başka yerdeydi, evet, ama oğlanın sesi ton değiştirdiğinde kaşık da yön değiştiriyordu. Kocasının vızıltısı kesilmişti çoktan. Yine de kadının hali yoktu dönüp çocukla ilgilenmeye. Gülümsemek, bir sorun yokmuş gibi davranmak, bir lokma daha yedirebilmek için oyunlar icat etmek… Hepsi büyüyordu gözünde.

Yanağından bir damla yaş süzülüp çorbanın içine düştü. Kadın gözyaşılı tarhana çorbasını ocaktan aldı. Bütün gün sırtı dönük duracak değildi ya çocuğa!  “Eveet… Mamamız hazıııır…” diyerek tencereyi tezgâhın üzerine koydu. Yüzünde kederden iz kalmadığından emin olduğunda döndü oğluna:

“Aman da Mertcan’ım, aslan oğlum, arabalarıyla mı oynuyormuş, ınnn ınnnnn….” diyerek mama sandalyesinin üzerindeki oyuncak arabayı alıp havalandırdı. Mertcan deminki kahkahalardan bir tane daha patlattı. “Abara! Abara!” diyerek kollarını havaya kaldırdı.

“Aaaa… ama sandalyeden inmek yok,” dedi anne, “önce çorbamızı içiyoruz, sonra oynuyoruz, anlaşıldı mı paşam?”

Mertcan, bu kez mama sandalyesini araba yapıp olmayan direksiyonu döndürmeye başladı. Innn ınnn ınn…

Kadın derin bir soluk aldı. Kalp atışları hâlâ bozuktu. Kendini baskı altında hisseden insanlarda sıklıkla rastladığım bir durumdu bu ritim bozukluğu. Çorbayı ılınması için pencerenin önüne iteledi. Telefonun ekranından saate baktı. Daha 4 bile olmamıştı. “Bir gün de kahveyi atla, dosdoğru evine gel be adam!” diye geçirdi içinden. “Hasta işte çocuk, biliyorsun.” Şeytan diyordu ki al çocuğu dön ananın evine. Tabii şeytana sormak gerekirdi; anasının evindeki o babayı n’apacaktı? Sıkılı dişlerinin arasından tısladı oğlana duyurmadan: “Haahh! Kırk katır mı kırk satır mı?”

Bu arada, oğlan arabadan sıkılmış, çoktan yeni bir oyuna geçmişti. “Dünyadan haberi olmamak” böyle anlardan birinde türetilmiş olsa gerekti. Döndü, ılınmasını hızlandırmak üzere çorbayı karıştırmaya başladı.

“Aman da acıkmış mı benim paşam?” Sesindeki neşe, yama gibiydi işte. Oğlan, anasının her cümlesine ya bir çığlık ya da bir kahkahayla yanıt veriyordu. “Annesi oğluna en sevdiği çorbadan mı yapmış, kuzum çorbasını içince hemencecik iyileşecek miymiş?” Ellerini çırpan oğlan, annesinin her dediğini anlıyor gibiydi. Hap kadardı ama anlıyordu işte.

“Sen onlar gibi olmayacaksın benim Mert oğlum!” dedi kadın kaşığı uzatırken. Oğluyla gizlisi saklısı kalmasın istemişti belki. Her kaşıkta çorbayı üflüyor, öyle veriyordu oğlana. Her kaşıkta yeni bir cümle içiriyordu sanki. Üfleye üfleye öğretiyordu. “Nazik olacak benim oğlum, güleç olacak, iyi kalpli, düşünceli olacak…” diyordu.

Gözü mutfak penceresinin pervazındaki kavanoza ilişti. Kocasının bıraktığı para yetmiyordu ki ilaca. Yetecek olsa neden istesindi ki ondan? İstemezdi. Her işini kendi hallederdi o. Kocası içindeymiş gibi ters ters baktı telefona. O sırada oğlan bir kahkaha daha parlattı. Kadının öfkesi dışarı uğrayamadan sönüp gitti göğsünde. Gülümsedi oğluna. “Benim yakışıklım bi kaşık daha mı istiyormuş?” derken gözlerine yaşlar birikti. Gülmekten gözü yaşardı derler hani, öyle değil.

Kadın neredeyse oracıkta döküverecekti içini oğluna. Bana sorarsanız tam zamanında çaldı zil. Kaseyi el çabukluğuyla bırakıp tezgâha, koştu açtı kapıyı.

Kapıda, kolları karanfille dolu biri duruyordu. Kırmızı karanfiller gizliyordu yüzünü kapıdakinin. Bir an, kocasının kendini affettirmek için paraya kıymış olabileceği geldi aklıma. Fakat kadın en ufak bir şaşkınlık göstermeden buyur etti geleni.

“Gel Feride Abla gel, ayyy ne çokmuş bunlar be!”

“Yok Zehram yok, bir başına demetlenecek gibi değil dedim ya anam. Yoksa ekşir miydim çocuklu kadının başına?”

Güç bela oturma odasının ortasına yürüdü. Zehra’nın önceden serdiği, rengi solmuş çarşaf eskisinin üzerine bıraktı karanfilleri. Feride Abla’nın esmer yanaklarını, kına kızılı saçlarını, tülbentini, kara gözlerini görebildik nihayet.

“Al bakalım!” dedi kadın elindeki poşeti Zehra’ya uzatırken.

“Bu ne Feride Abla?” dedi içinde ne olduğu belli poşete bakarak.

“Eczaneye uğradım,” dedi Feride, “Oğlanın ilacı yok demedin mi?”

Zehra teşekküre davranamadan oğlanın bağırışları duyuldu.

“Geldim, geldim oğlum, geldim kınalı kuzum,” diyerek koştu mutfağa Zehra.

Mert’in yüzü karışmıştı. Ağlamakla gülmek arasındaki o ince çizgiden bakıyordu annesine. Ana oğulun birbirine ne kadar benzediğini fark ettim o an.

“Aaa ağlamak yok ama… Bil bakalım kim geldiii, Feride Teyzen geldi bitanem,” dedi oğlunu kucaklarken. Mama sandalyesinden kurtulan Mert’in keyfi yerine geliverdi. Zehra bunu fırsat bilip sesinde abartılı bir sevinçle: “Yaaa şimdi birlikte güzel oyunlar oynayacağız biz oğlumla, karanfil oynayacağız Feride Teyze’siyle…”

Feride ise karanfil oyununa koyulmuştu çoktan. Çarşafa serilmiş tepeleme karanfilin önüne çökmüş demetlemeye başlamıştı çiçekleri. Zehra, oğlanı Feride Teyze’sinin yanına oturttu, kendisi de öte tarafa…

Oğlan atılıp bir karanfil aldı, onu Feride Teyze’sine uzattı. Feride, Mert’in verdiği karanfili Zehra’ya uzattı. Zehra kucağında tamamlanmak üzere olan destenin arasına kattı karanfili. Bir tane daha, bir tane daha, bir daha derken birikti desteler.

Birçok desteden sonra “Yarın,” dedi Zehra, “biz de seninle gelsek Feride Abla?

Mert’in ateşi düşerse yani. Bir tezgâh da biz açalım mı yanına?”

Çoktandır bu soruyu beklermiş gibi gülümsedi Feride Abla.

Oğlanın kahkahası yankılandı salonun duvarlarında çıngırak gibi.

Duvarın içinden geçip dışarı çıktım. Yağmur sonrası toprak kokusu vardı havada. İçime çektim kokuyu. Artık dönebilirdim meydana. İçim rahattı, çıngırak seslerini duyabiliyordum hâlâ.

Bozuk Saat, on8kitap.com, Aralık 2017

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.