Balık istifi gibi bir üçüncü mevki kompartmanı. Vagonun giriş kapısına yakın bir pencerenin kenarında iki yolcu, şafak sökeli beri hiç konuşmadan karşılıklı oturuyorlar. Pek konuşacağa da benzemiyorlar doğrusu. Yine de birbirlerini gizlice incelediklerini söyleyebiliriz.

Genç olan yeniyetmelikten henüz çıkmış. Taş çatlasın yirmi iki-yirmi üç yaşlarında. Bakışlarında sara hastalığının izleri.

Ondan birkaç yaş büyük olduğu anlaşılan zatın düşünceli bir hali var. Yoksa kederli mi demeli? Genç adama karşı kayıtsız gibi görünse de pekâlâ ilgileniyor onunla. İyi ama neden? Raskolnikov’un bu gence ilgisinin sebebi ne? Kim bilir belki de, kendisinin üniversiteye başlamadan önceki hallerini arıyordur onda.

Genç Mişkin huzursuzlukla kıpırdanıyor olduğu yerde. Raskolnikov’un bembeyaz yüzüne bakarak kendisi gibi saralı olup olmadığını merak ediyor. Doğrusu insanda konuşma arzusu uyandırmakla birlikte, karşısındakine cesaret vermeyen bir ciddiyeti bu adamın. Yine de bir işaret kolluyor Mişkin, sudan bir sebep… Soğuğa rağmen giydiği şu ince pelerinden söz açılabilir mesela. Fakat tam da cesaret edip yolculuğun nereye olduğunu soracakken başını çeviriveriyor öteki. O an, nedense sadece o an, bu yüzü bir yerden tanıdığı geçiyor Mişkin’in aklından. Ama nereden?

Aslında Raskolnikov, gözucuyla hareketlerini yokluyor Mişkin’in. Belki de genç adamın çantasından çıkardığı kitaptır bu ilginin nedeni. Kompartmanın kapısı gürültüyle açılıyor. Rus olmadıkları her hallerinden belli bir aile giriyor içeri. On üç-on dört yaşlarında bir oğlan pencerenin yanına koşuyor. Raskolnikov ile Mişkin’in arasında dikiliyor. “Hayır Hermann!” diye bağırıyor annesi. Mişkin nedense rahatlıyor. “Bırakın lütfen hanımefendi, seyretsin çocuk” diyor gülümseyerek. Rusça bilmediği aşikâr anne yine de anlıyor onu, minnetle gülümsüyor. Hermann’ın babası bavulları yerleştirirken sert bakışlarıyla süzüyor ikisini de.

Mişkin hâlâ sevgiyle bakıyor oğlana. “İşte gelecek nesilin aydınlık bir temsilcisi. İnançlı bir ailenin parlak, zeki ve iyi kalpli yavrusu!” Annenin boynundaki haçlı kolye yanlarına iliştikleri anda çekmişti dikkatini. “İnsanlardan hiç umudu kesmemek gerek.” Baba gazete çıkarıyor paltosunun cebinden. Oturanlarla arasına bir perde gibi çekiyor gazeteyi. Bir sohbet ihtimalinden daha mahrum kalan Mişkin’in gözü gazetedeki idam haberine takılıyor. “Ne dersiniz?” diyerek kemi yöneltildiği belli olmayan bir soru atıyor ortaya, “İdam cezasından yana mısınız?”

Raskolnikov soru karşısında irkiliyor. “Sürgüne giden bir mahkûm olduğum bu denli aşikâr mı?” diye geçiriyor aklından. Mişkin, karşı tarafta yarattığı bu kuşkudan habersiz saflıkla ve iyi niyetle devam ediyor konuşmaya; “Ben öldürmeye karşı verilen idam cezasının, işlenen suçtan daha ağır bir ceza olduğu kanısındayım. Ya siz? Bir karara uyarak adam öldürmek, haydut gibi adam kesmekten daha korkunçtur bence.

Raskolnikov, “İşte tam bir Hıristiyan!” diyor içinden, bir yandan Sonya’nın ona verdiği İncil’e dokunuyor pelerininin altından. “Belki de bu kitaba layık olan ben değilimdir, o’dur, onun pırlanta kalbi, Hıristiyan kalbi…” Ancak hemen sonra İncil’i sıkıca tutarak, tekrar pencereden dışarı çeviriyor bakışlarını. İyi ama öyle düşündüğü halde neden çıkarıp İncil’i Mişkin’e uzatmıyor? Fakat bizim işimiz yargı bildirmek değil, o yüzden hikâyemize dönelim.

Mişkin suskunlaşıyor. O zaten hep böyle. Görmezden gelinmek karşısında mahzunlaşmak dışında hiçbir şey gelmiyor elinden. Mişkin herhalükârda iyi niyetli. “Adamın böyle davranmak için mutlaka kendine göre geçerli bir sebebi vardır,” diyor kendi kendine.

Oysa tam da bu sırada Raskolnikov Mişkin’in camdaki suretine bakarak şunları düşünüyor; “Zavallı budala, hiçbir şeye hükmedemeyeceksin. Akılla ve ruhla sağlam olan kişi hükmeder oysa. Her şeye cesaret eden kişi haklıdır onlara göre. Kim daha çok tükürebilirse, o onların kanun yapıcısı olur, kim herkesten daha çok şeye cür’et edebilirse, o hepsinden haklı olur! İdam cezası yanlışmış! Sen daha cür’et etmeyi, bazı engelleri aşıp geçme hakkına sahip çıkmayı bile başaramadan nasıl yapacaksın, nasıl değiştireceksin kanunları? Böcek! Bir böcek olarak kalacaksın yazık…”

Derken bir yanık kokusu sarıyor kompartmanı. Yüzünü kompartmana dönmek yerine, olanları camdaki yansımasından izlemekle yetiniyor Raskolnikov. Mişkin ise ne yapacağını bilemez halde bir çocuğa bir ona bakıyor. Ayağa kalkıyor önce, hemen ardından geri oturuyor. Mişkin’den başka kimse önemsemiyor bu kokuyu. Genç adam yenik düşüyor. Sessizce ve kederle dönüyor kendi içine. Ama işte Hermann, o, kimsenin görmezden gelebileceği biri değil. Kompartmanın ortasında yere oturmuş, yanmakta olan hamam böceğini inceliyor.

“Bir Napolyon daha yetişiyor” cümlesi dökülüveriyor Raskolnikov’un dudaklarından.

Kimse duymuyor.

Tuhaf Karşılaşmalar, Tuhaf Dergi, Temmuz 2017

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.