Bir sabah yine kâhküllerini kesecekti. Mırıldanıyordu bir yandan: “Bir kâhkül kestim alnıma geri döndürmek için el yazısını garip imlere. Yüzüme düşen besleme perçemi çocuk taşkınlığım şimdi.”

Mümkün olan en kısa kâhkülü kesecekti, Sylvia’nın gözleri durdurmasaydı onu. Nilgün dışındaydı aynanın, Sylvia içinde.

Aynanın sırrında bir başkasıyla karşılaştığına şaşırmadı. Başkası? “Uçurumlar var, var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında, kendiyle kendi arasında, kendiyle başkası arasında.”

Sylvia ile uçurum yoktu aralarında, hiç olmamıştı. O ki, bir hayatın yaşanılarak anlaşılmasından önce pek çok başka hayatın yaşanması gerektiğine inanıyordu. İşte o hayatlardan biriydi karşısındaki.

Makası bıraktı elinden, geri aldı, bir daha bıraktı. Tereddütüne gülümseyerek baktı aynanın içindeki. Nilgün gülümsemeyi yakalayınca sonlandırdı tereddütünü. Makası ikisinin arasına, tuvalet masasının tam ortasına bırakıverdi, açık.

Yaşamı kendilerine eklemeye, her şeyi her şeyi ele geçirmeye, kendilerine katmaya çalışıyor buradaki insanlar, bizlerse kör topal yaşama eklemlenmeye çalışıyoruz,” dedi. Ardından aynanın öteki tarafına geçmek ister gibi iyice iyice yaklaştı ve sordu: “Kâhkül kesiyorum ben de yaşama eklemleneyim diye. Ya sen, sen olsan n’apardın?”

Sylvia omzunu silkti; bilse, ne yapacağını bilse, her şey çok farklı olabilirdi. Biliyor muydu yoksa? Bilmek ile yapmak aynı şey olmuyordu ki çoğu zaman. Bu kez Nilgün fark etti Sylvia’nın tereddütünü. “Hayat baştan aşağı tereddüt” diye geçirdi içinden, “Kesin olan tek şey sonu. İkimizin de çok iyi bildiği. Kesinliğe varmak için miydi seninki?”

Nihayet konuştu Sylvia: “Benim hayatımın amacı ne ve onunla ne halt edeceğim? Bu soruyla boğuşmakla geçti yıllar. Asla istediğim bütün kitapları okuyamayacağımı; olmak istediğim bütün insanlar olamayacağımı ve yaşamak istediğim bütün hayatları yaşayamayacağımı hissettim. Korkunç derecede sınırlıydım. Korkuyordum.”

Nilgün çölün aynadaki yansımasına baktı. Bu uçsuz bucaksızlığa rağmen, kendisinin de ne denli sınırlı olduğunu düşündü.

“Neden korkuyordun?” diye sordu gözlerini manzaradan ayırmayarak.

Tam anlamıyla yaşanmamış bir hayattan…” dedi Sylvia.

Üsteledi Nilgün: “Bütün kitapları okusan ne değişecekti ki?” Aynanın içinde kendisininkinin bir benzeri olan gözlere çevirdi bakışlarını. “Kitapların hayatı izah edebileceğine inanıyor musun sahiden?”

“Kitaplar… belki. Ama en çok yazmak istiyordum ben,” dedi Sylvia, “çünkü hayatın aktarımı ve izahını sağlayan yollardan birinde öne çıkma isteği duyuyordum.

“Yazmak,” dedi Nilgün, “bana önerebileceğin tek şey bu değil mi? Yalnızca yaşamak hiçbir zaman tatmin etmedi seni, biliyorum, ama ben şimdilerde çok farklı düşünüyorum, yazıyı böylesine önemsemek… Yok, iyi değil bu, hiç iyi değil. Aslında biliyor musun, ‘ben’ tiksiniyorum öyküden, şiirden, romandan, oyundan; hâlâ bunların yazılabilir olmasından, çünkü böyle bir tamamlanma, anlamlanma arzusu sürüyorsa…

“Bense hep anlamı aradım, yaşamı anlamlı hale getirecek eylemi,” diye araya girdi Sylvia, “Tecrübeyi anlamlı hale getirebilecek tek şey yazmaktı benim için. Bunu yapamadığımı anlayınca, artık yapamadığımı, yapamayacağımı anlayınca…”

“Tecrübe etmekten vazgeçtin,” dedi Nilgün, “Oysa tecrübeyi anlamlı kılmanın imkânsızlığını fark etseydin… Çünkü biliyor musun aslında her anlaşılabilir deneyim var oluştan bir şeyler eksiltiyor…

“O yüzden mi tiksiniyorsun şiirden, öyküden…” dedi Sylvia, “Ben tecrübeyi yazarak anlamlı kılmak istedim, sen ise tiksiniyorsun bunun düşüncesinden bile. Seninle aynı çağın farklı dönemlerinde yaşadık, ondan belki. Savaşı gördük biz. Savaşın ardından ne yapabilirdik? Anlam aramak zorundaydık. Şiir yazdık. Kimi bunun barbarlık olduğunu söylese de…”

“Şiir sığınaktı senin için,” dedi Nilgün, “Savaş devam ediyordu. Bombalar patlamasa da artık, büyük bir gürültü, acı kalmıştı geride. Sonra baban ve tüm erkekler, hepsi faşist ordulara benziyordu, değil mi? Yazdın bunları, yazman da gerekiyordu, biliyorum. Ama ya ben… Ben iyi bir yazar falan değilim, olmak da istemiyorum, hiç ilgilendirmiyor böyle bir şey…

Eli kâhkülüne gitti, parmakları bir arp’ın tellerine dokunur gibi değdi saçlarına.

“Yazdıklarını okudum,” dedi Sylvia, masanın üzerinde duran kırmızı kaplı defterleri göstererek, “şimdi böyle söylüyorsun ama orada başka şeyler de var yazdığın, yanılıyor muyum?”

Yanıt vermedi Nilgün. Bir süre sessizliği bölüştüler. O süre bittiğinde Nilgün’ün satırlarını ezberinden okudu Sylvia:

Coşkulu, taşkın çocuklar olmak gerek, bu coşkuyu taşkınlığı yazıya geçirmek, bu tamamlanmamış, her an kırılabilir, kopabilir, sökülebilir bağlar ve ağlar içinde azmaktan, azımsamaktan, yetinmemekten, gülmekten başkaca ne zırh kuşanabiliriz?

Gülümsedi Nilgün. “Benim için de bir zırh şiir, haklısın. Gel gör ki yaşama güdüsü ne kadar güçlüyse yaratma isteği de o kadar yoğun oluyor. Belki bende eksik, sende fazla olan buydu. O yüzden yetmedi hayat ikimize de.”

Makası aldı bıraktığı yerden. Kesiverdi kâhkülünü.

Aynaya baktığında yoktu kimse.

 

  • Şair ve yazar Sylvia Plath 1932 yılında doğdu. 1963’te henüz 30 yaşındayken kendi hayatına son verdi.
  • Nilgün Marmara 1958 yılında doğdu. Sylvia Plath üzerine incelemeler yaptı. Şiirlerinin yayınlandığını göremeden 1987 yılında hayatına son verdi.

Tuhaf Karşılaşmalar, Tuhaf Dergi, Haziran 2017

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.