Bayan Nermin, “İnsanları seviyor musun acaba sen?” dedi.

“Soruda bir tuhaflık yok mu, ne dersin?” diye karşılık verdi Elâ.

Bayan Nermin, irkilerek Elâ’ya döndü. “Ama bu kadın da kim,” diye düşündü, “annemin evinde ne işi var?” Elâ, “Saçmalama,” dedi, “ikimiz de biliyoruz gerçek değiliz ve karşılaşabileceğimiz tek mekândayız.”

Bayan Nermin, çocukluğunun geçtiği evin duvarlarında gezdirdi bakışlarını. “Delinin zoruna bak,” dedi içinden. Burası basbayağı gerçekti işte, belki de bütün bir hayatından daha gerçek. Annesinin evi. Annesinin onu gerektiğinde saçından tutup duvardan duvara çaldığı bu ev. Bağırtılarını hâlâ, dün gibi duyabildiği. “Tövbe et, tövbe istiğfar et, günaha girmişsin, söyle ne yaptın, söyle kız mısın?”

“Siz kimsiniz?” dedi Bayan Nermin hırsla, bir yandan da kapının arkasını kollayarak, annesi orda mıydı acaba?

“Yahu çağdaşız seninle” dedi Elâ.

Bayan Nermin, aşikâr bir gerçeği, tanışıklığın kanıtı olarak göstermesini kahkahayla karşıladı.

Elâ, bu alaycı gülüşü umursamadan devam etti, “Bir yıl arayla doğduk. Benzer ayıplardan geçtik, aynı suçluluk duygularından ve korkulardan. Hatırlıyor musun, Aleko beni ilk öptüğünde nasıl da ödüm kopmuştu bebeğim olacak diye?”

Bayan Nermin şaşkınlıkla baktı Elâ’nın yüzüne. Nasıl hatırlayabilirdi, tanımıyordu ki onu. “İkimiz de birer kadından peydah olduk,” dedi Elâ, “Onlar mutlaka birbirlerinden haberdardılar, öyleyse biz de tanış sayılırız. Peki Lambo’yu hatırlamıyor musun?”

Bayan Nermin’in sessiz kalması üzerine devam etti Elâ, “E en çok Meral’le giderdiniz oraya. Edebiyatçı abilerle tanışmak, onlardan bir şeyler öğrenmek için. Sonra o yazar, şair geçinenlerin nasıl vermiştin ağızlarının payını. Cümlen hâlâ kulaklarımda: Türk aydının hangi acılar içinde kıvrandığını gözlerimle gördüm! Onların kadına ne gözle baktıklarını öğrendim. Şimdi, kırk yıl uğraşsanız benden alamayacağınız bir şeyi size ben kendim vermek istiyorum. İçinizden birini seçin!

“Ne yaman kızdın sen Nermin, ah Nermin! Genç kızlığımın medarı iftiharı.”

Bayan Nermin işte bunu hatırlıyordu. Artık karşısındaki kadını da gözü bir yerden ısırıyordu. Peki ama nerden? O da Lambo’ya mı takılıyormuş, geçmiş zaman, unutması normal tabii.

Elâ gülümsedi, “Hayır. Lambo’nun kapısından bile geçmedim ama yazdıklarını zerre anlamayan erkek şairler yüzünden şiir yazmaktan vazgeçtiğini biliyorum.”

“Bilmece gibi konuşmandan hoşlanmadım” dedi Bayan Nermin, dosdoğru gözlerine bakarak “Lambo’nun önünden bile geçmediysen nasıl bilebilirsin ki bunları?”

“Hadi bana Halit’i de hatırlamadığını söyle,” dedi Elâ, “Şu, en ince anlarda aklını bıçak gibi sokan çocuk, seni devrimcilikle tanıştıran.”

Bayan Nermin, Elâ’yı adeta duymamış gibi, kitaptan okurcasına, şaşırtıcı bir kolaylıkla sıralayıverdi cümleleri:

“Halkıma adadım ben kendimi, canımı verebilirim onlar için, özel sorunların hiç yeri olmayacak artık yaşamımda, öylesine seviyorum bu halkı…”

Şimdi duymama sırası Elâ’daydı: “O keçi öyle sulara kapılıp gittiğinde, aklım yetişmese de hissettim ben yalnızca insanları sevmediğimi. Yalnızca insanı sevenlerin aslında başka hiçbir şey sevemediğini o an hissettim.”

“Bu kadın,” diye düşündü Bayan Nermin, “keçileri kaçırmış, devrimci falan da olmaz bundan.” Gözlerini gözlerine dikerek bu kez, “Neden söz ettiğinizi anlamıyorum,” dedi Elâ’ya, “Hem benim bir an önce eşyalarımı toplayıp gitmem gerek, görevlerimiz var halka karşı, bunlar, bu bu… bu zırvalar, yani kusura bakmayın ama vaktim yok böyle şeylere. Keçilerle değil, insanlarla bizim işimiz.”

“Keçi motordan düştü” dedi Elâ. Şimdi önemli tek bir şey vardı sanki, o da Nermin’e keçinin ölümünü anlatmak. “Yaşlı Rum kucağında bir bebek gibi taşıdığı keçiyi denize düşürdü. Sadece kendini düşünen kalabalığın, kendini düşünme telaşına kurban gitti keçi. Rum’un yoktu bir kabahati, yaşlıydı bir tek. Kaybetti dengesini ve düştü keçi, bir bebek gibi taşıyordu kucağında oysa.”

Bayan Nermin, ilk gençlik yıllarında devrimcilere neden yakınlık duyduğunu anladı şimdi. Neden bilmiyordu o vakit, ama duyguları onu onlara doğru itiyordu. Ona benzediklerini sanıyordu. Kötülüğe karşı geldiklerine inanıyordu.

“Sonra kurtarmak için onu, denize doğru eğildi yaşlı adam,” diye devam etti Elâ, “Tutmak üzereydi gözlerimle gördüm, keçi kurtulacaktı, kurtulacaktı ah o, o motorcu yüklendiği somyayı ihtiyarın başına çarpmasaydı.”

“Hay allah, hay allah” dedi Bayan Nermin. Ama bunu söylerken gözünün önüne gelen, ihtiyarın başına çarpan somya değil, geçen gece kaldığı otelin hademesiydi. Adı Medain olan, hani şu herkesin Fedai dediği. “Hay allah, hay allah” dedi, “Niye üstünkörü dinledim ki onu? Adamın neydi derdi? Hayır babası mı ölmüştü, çocuğunu okutmaktan mı söz etmişti? Neydi?”

“Baban senin için ne demişti bir keresinde biliyor musun?” diye sordu Elâ. İşte bunu beklemiyordu Bayan Nermin, babasını nereden tanıyor olabilirdi ki?

Elâ devam etti iştiyakla; “Kızına tutkuyla bağlı bir babaydı besbelli. Demişti ki senin için: Gözleri yanıyo parıl parıl, konuşuyo canı gözükerekten,

Babası böyle söylemişti demek, kime demişti? Şu tuhaf kadına mı? “Ama sonra değişti bir şeyler,” dedi Elâ, “değişti ki baban bu kez başka türlü sözler eder oldu.”

Bayan Nermin, gözlerini koridorun öteki ucundaki odaya dikip konuştu, “Ne söylüyordu ki babam, hem sen nereden biliyorsun tüm bunları?”

Gerisini getirmedi Elâ. Onu üzmek istemiyordu. Bayan Nermin’in yeniden Nermin olmaya başlamasından başka bir arzusu yoktu. Keçiyi, ihtiyarı, tüm adalıları, hatta Medain’i de birlikte sevebileceği yoldaşını arıyordu sadece. Memet’i bu yüzden bırakmıştı. Memet keçiye bakmış fakat görmemişti. Sonra o resim galerisinde iyice anlamıştı Elâ, “bir natürmortun parçası olmak istemiyordu, basmakalıp bir elin tabağa koyduğu üç şeftaliden biri olmak istemiyordu. Tam da bu nedenle Memet’i oracıkta bırakıp, yürümüş, yürümüş, gitmişti.”

* Metinde geçen “Bayan Nermin”, Leylâ Erbil’in Tuhaf Bir Kadın; “Elâ” ise Sevgi Soysal’ın Yürümek adlı romanlarından peydah olmuşlardır.

Tuhaf Karşılaşmalar, Tuhaf Dergi, Mayıs 2017

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.