İçimde bir rüzgâr uğuldadı önce. Sonra o sesi duydum. Her yer bembeyaz. Ağustos sıcağına aralanmış geniş pencerenin tülleri uçuşuyor. Bir kapının çarpılma sesi yankılandı kulaklarımda.

Bu kapının bir kalp kapısı olabileceği aklıma gelmezdi.

Sonra… Sonra tüller kıpırdamaz oldu. Rüzgâr mı dindi? Belki bir parça esinti kaldı.

Meydandan buraya ne zaman sürüklendiğimi bilmiyordum. Ama bunu sorgulamak için çok geç. Burası bir hastane odası. Fazladan tek bir eşya yok. Hiç olmazsa bir buket çiçek koyabilirlerdi. Herhalde şöyle düşünmüşler; hastanın, belki de ölmekte olan birinin, giderayak çiçek filan niye umrunda olsun ki?

Bir dolap, bir masa, iki sandalye ve bir kanepeden ibaret eşyaların arasından süzülüp yatağın kenarına iliştim. Görünmez olduğum için beni fark etmeyeceğini düşünmüştüm. Uyuyordu. En azından gözleri kapalıydı. Nabzının zayıfladığını duyabiliyordum. Yüzü sakin görünüyordu. Yaşlı denebilir, yine de  veda etmek için erkendi.

Sanki bir an gülümsedi. Bunun bir çağrı olduğunu hissettim. Ve kendimi onun yorgun kalbinde buldum. Yatağın üstünde ağaç dallarının gölgesi oynuyordu. Dallar cama tık tık vuruyordu. Gözleri görmeyen biri bu sesin bir kuşun gagasından geldiğini düşünebilirdi.

İstedikleri kadar çiçek sokmasınlar, her yerde her zaman, size hayatı hatırlatan bir şeyle karşılaşmanız mümkündür.

Beni hissedebildiğini fark etmem uzun sürmedi. Gözlerini araladı, ağaçtan tarafa baktı ve “Ağustosa girdik mi?” diye sordu. Vakit geceyarısını çoktan geçmişti. Ağustosun ilk günündeydik, evet. Bunu ona söylediğimde az once beliren gülümseme tüm yüzüne yayıldı. “Güzel…” dedi. Bunun neden önemli ya da güzel olduğunu ona sormadım. Sadece kalbini dinlemeyi sürdürdüm. Onu yormak istemiyordum.

Kalbi fısıldadı: “Yerin altında geçen on yedi yılın meyvesini toplama vakti geldi, nihayet şimdi.”

Kimden bahsediyor? Yaşını tahmin etmek zor değil. Benim gibi bir zaman işçisi için hiç zor değil. Yetmiş beş yaşında olmalı. Peki şu “on yedi yıl” da neyin nesi? Yani yetmiş beş yılda hepi topu on yedi yıl mı çalışmış? “Yerin altı” ne peki? Gençliğinde maden işçisi miydi? Elleri… Bir kol emekçisinin ellerine benzemiyordu. İnce parmaklarıyla zarif bir eldi bu.

“Ağustosböcekleri…” Ağustosböcekleri mi? Gündüz düşü görüyordu belki de. Elini yavaşça kaldırdı. Gücü yoktu fazla, yine de kaldırdı ve tülün ardındaki geceyi işaret etti. “Toprağın altından çıkacaklar, ağaçlara tırmanacaklar. Lanetlenmiş ağustosböcekleri…”

Eli yatağa düştü. İnce uzun parmaklarıyla bir ritim tutturdu. Tık tık, tık, tık tık. Kalbi yine fısıldadı: “Sabahı bulsam, son bir kez seslerini duyabilsem…”

“Biliyor musun” dedi, “Bizler ağustosböcekleriyiz, bitmeyiz. On yedi yılda  bir toprağın altından çıkar, çalıp söyleriz, böyle ürer ve tekrar tohumlarımızı toprağa bırakırız.”

Nabzı yükseldi. “İşte bu yüzden aldırmıyorum ölüme. Ağustosböcekleri susmaz.”

Kafasının karışık olduğunu, hayal ile gerçeğin birbirinin yerini kapmak için itiştiğini düşündüm.

Daha da güçlü bir fısıltıyla devam etti: “Ama La Fontain’ler de susmuyor elbette. Lanetliyorlar bizi. Yerin altında geçirdiğimiz yılları yok sayıyorlar. Bunu hep yaptılar, yapacaklar da. Bizi asalaklıkla suçlayacaklar, faydasız işler peşinde koştuğumuzu söyleyecekler. N’apsınlar? Başka türlü nasıl saklanacak gerçek asalaklar?” deyiverdi bitkinliğinden beklenmeyecek bir kahkaha salarak.

Ter içindeydi. Hemşirenin gelip onu sakinleştirmesini umdum boşuna. Bu odada o, ben ve ağustosböceklerinden başka kimse yoktu.

İşte ağustosböceklerinin sesleri çınlamaya başladı nihayet. Her şey tam da anlattığı gibi gelişiyordu.

“Sadece üç haftaları var ama olsun” dedi, “herkesin onları tembellikle suçlayacağı o üç hafta boyunca çiftleşecekler, yavruları olacak. Yavrular ağaç dallarından aşağıya düşüp, toprağın altına inecekler. Orada on yedi yıl bekleyecekler. Boş boş değil ha, çalışarak, ısrarla ve sebatla… Kentler kuracaklar. Evler yapacaklar. Yeryüzüne çıkıp çiftleşecekleri o güne dek hep gelişecekler… Böyle sürer ağustosböceklerinin soyu. Eski kuşak yeni kuşağın doğması için önce çiftleşip sonra ölecek. Bedenlerini doğaya besin olarak bırakarak. Öldükleri günün ertesinde ağaçların yaprakları hiç olmadıkları kadar yeşil, gövdeleri ve kökleri hiç olmadıkları kadar güçlü…”

Nefesi yetmedi sözünü tamamlamaya. Bir öksürük nöbeti…

Kapı açıldı. “Ahmet Bey!” dediğini duydum birinin. Yaşlılarla konuşurken yapıldığı gibi, yükselterek sesini: “Ama siz söz dinlemiyorsunuz ki hiç!”

“Yapacak çok işim vardı daha…” dedi, “Beni evime götürün, işler hep kaldı masada.”

Sarıldım nabzına. “Yarım kalmadılar Ahmet Bey, başkalarına besin oldular” diye fısıldadım kalbine.

Gözleri ışıldadı. Gözbebekleri büyüdü.

Önce bir sessizlik. Sonra ağustosböceklerinin çığlıkları.

Ahmet Cemal’in anısına…

Bozuk Saat, On8 Blog, 21 Ağustos 2017

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.