Türlü meselelerin yer bulduğu, belli ki yazarının çok şeyi dert edindiği bir roman Gölgesinde… Kendin kalabilmek, kadınların uğradığı psikolojik şiddet, translar, hayvanlara yapılan eziyetler.

Evet romanda çok fazla hikâye var ama hepsi aynı derde işaret ediyor. Kadının uğradığı psikolojik şiddetin kaynağı ile trans bireyin uğradığı şiddetin kaynağı birbirinden farklı mı gerçekten? Yaşanan somut olaylar farklı olabilir ama özüne, kaynağına indiğinizde aynı şiddet olduğunu görüyorsunuz. Leylâ, şehrin merkezinde, kalburüstü insanların yaşadığı bir muhitte, saygın bir psikiyatrist olan kocasının psikolojik şiddetine maruz kalmış bir kadın. Kiminle kader ortaklığı etmesi gerekiyor? İlle de kendi gibi olanlarla mı? Kendi semtinden, sınıfından kadınlarla mı? Belki de onu en iyi anlayacak olanlar sokaktaki Alev’dir, Aslı’dır; 78 yıl sonra Çingene mahallesinden çıkıp gelen Nuriye Teyze’dir, insanlar tarafından bacağı yakılan köpektir. Birinin öteki üzerinde iktidar kurmasıyla derdi olan bir roman Gölgesinde.

Edebiyat ve sanat dünyasındaki kibri açalım biraz isterseniz…

Kıyasın bir ölçüte dönüşmesi hiyerarşik bakışı beraberinde getiriyor. O benden iyi, beriki benden kötü. Ama kendi yapıp ettiklerimizi neden başkalarının başarılarıyla kıyaslayarak değerlendirmemiz gereksin? İşte sistem bizi hep buna zorluyor. Kuşkusuz ki piyasa da. Yapılmış olanı tekrar etmemeye, yapacaksan daha iyisini yapmaya güdüleniyoruz. İyinin mihenk taşı ise edebiyat kanonuna dahil edilmiş yazarlar. Demek ki sanat ve edebiyat dünyası da hayatı hiyerarşik kalıplarla algılama belasından kurtaramamış kendini. Sanatı bile bize bir yarış gibi algılatıyorlar. Kibri besliyorlar bunun için. Kendini piramidin üstünde gören sanatçı, alttakine, yeni başlayana ya da genç sanatçıya burun kıvırıyor; genç olan ise yukarıdakini gözünde öyle büyütüyor ki cesareti kırılabiliyor. Bu kibri besleyen ve yeninin cesaretini kıran her türlü yüceltmeye itirazım var. Öte yandan gelenekten beslenmemenin de kibrin öteki yüzü olduğunun gayet farkındayım.

“Tanımadığım, hayatımda hiç görmediğim kişilerin acısını duyabilmeyi bana edebiyat öğretti” diyor Leyla, bu cümle üzerinden edebiyat ve empatiyi konuşmak istiyorum.

İlişkilerdeki eşitsizliği ortadan kaldırmak için ne çözüm öneriyorsunuz denilse, herhalde ilk akla gelen yanıt, ötekini görebilmek, ötekinin varlığını kabul etmek, olurdu. İktidar sahibinin çoğunlukla sorunu budur çünkü. Başkalarının duygularına, ruhuna yabancıdır. Ötekinin acısına duyarsızdır. Cümleyi tersinden kurarsak, ötekinin acısına duyarlı olan biri onun üzerinde tahakküm kuramaz, bu elinden gelmez. İşte edebiyat başkalarının hikâyelerini aktararak bu becerimizi geliştirmemizi sağlar. Çünkü bir roman okuduğumuzda, hikâyedeki karakterin yerine geçeriz pek çok zaman. Onun hisleriyle, gözleriyle bakmaya başlarız.

Söyleşi: Ümran Avcı

HaberTürk Gazetesi, 1 Mayıs 2017

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.