Kadınlar hakkında herkesin ahkâm kestiği bir dönemde, günümüzde kadın yazarlar giderek daha çok ön plana çıkıyor. Elbette kadınların anlattığı hikâyeler de erkeklerin dilinden uzak, kadının arzusunu içeren ve bir birliktelik ve karşılaşma imkânı olan bir anlatıma bürünüyor.

Irmak Zileli de ‘Gölgesinde’de kadının özgürlük için başlattığı yürüyüşü, erkeğin dört duvarından nasıl kurtulduğunu anlatıyor.

Zileli’yle ‘Gölgesinde’yi ve edebiyatta kadının yerini konuştuk.

Kitabınızda erkek ve kadın kimliğinin edinilen bir şey olduğu fikri üzerinden kurguladığınız bir hikaye var. Böyle bir konu seçmenizde ne etkili oldu?

 

Fotoğraflar: Sevgi Can

Her kadının içinde bir miktar erkeklik, her erkeğin içinde de bir miktar kadınlık var. Toplumsal rol ve kalıplar bizi biyolojik cinsiyetimize dört elle sarılmaya, ötekini ise dışlamaya, bastırmaya zorluyor. Oysa kadın, içindeki erkeği; erkek de içindeki kadını keşfeder ve onunla barışırsa, karşısındaki kadını ya da erkeği çok daha iyi anlama şansı yakalar. Öte yandan toplumun aklı buna pek izin vermiyor.

Romanı yazma fikri oluştuğunda zihnimi meşgul eden sorulardan biri iki insan yan yana geldiğinde neden eşit bir ilişki kurulamadığıydı. Neden biri diğerine mutlaka hükmetmeye çalışıyordu? Kadın ya da erkek olarak bir kimlik inşa ederken aynı zamanda öteki tarafımızı bastırma, yok sayma ihtiyacı duyuyoruz. Belki de ötekini anlama çabası gösteremeyişimizin altında da bu yatıyordur.

Çünkü ötekini anlamaya çalışmamızın yolu, kendi içimizdeki ‘ötekini’ fark etmekten, onu kabul etmekten geçiyor. Bir erkeğin kadını anlayabilmesi, kendi içindeki kadına bakmasını gerektiriyor. Ya da ötekine onu gerçekten anlama çabasıyla baktığında, kendi içindeki kadını da fark etmeye hazır olması gerekiyor. Ama bu sadece kadın ya da erkek için değil, insan ve hayvan söz konusu olduğunda da böyle.

‘Asıl hikaye biri ile öteki arasındaki ilişki’

Daha geniş bir mercekten baktığımızda romanın asıl hikâyesi biri ile öteki arasındaki ilişkidir. İnsan ilişki kurarken kendini merkeze alıyor ve karşısındaki varlık bu merkezin dışında kalıyor ister istemez. Dolayısıyla merkezde olan ile dışarıda olanın ilişkisi de diyebiliriz bu romanın konusuna. Başkasına gerçekten bakmak, kendinle yüzleşmeyi getiriyor ve gerektiriyor.

Kendimizi homojen varlıklar olduğumuza inandırıyoruz, karşımızdakine ait sandığımız bazı şeylerin bizde de olabileceğini reddediyoruz.  Böylece ötekileştirme başlıyor. O ve ben kaynaşık varlıklar olamıyoruz. O benim dışımda bir nesneye dönüşüyor. Bu da birleştirici değil, ayrıştırıcı bir bakış doğuruyor. Hiyerarşik önyargı ve kalıplar da hızla gerekli boşlukları dolduruyor.

Leylâ’yı bir tür tamamlanmamışlıkla, süreç içinde olmayla tanımlarken, Fikret’i sonuç merkezli ve ‘hedefe ulaşan’ bir şekilde tarif ediyorsunuz. Kadınlık ve erkeklik rollerinde bu nereye düşüyor?

Romanın fikri oluşmaya başladığında zihnimdeki bir diğer soru şuydu: Gerçeklik ele geçirilebilir mi? Gerçeğin tam ve eksiksiz bir tanımını yapmak mümkün mü? Gerçeklik kavranılamaz, ele geçirilemez ve tanımlanamaz ise neden öyleymiş gibi yapıyoruz? Neden durmaksızın gerçeği tarif etmeye çalışıyoruz?

Toplum, insanı, kadını, çocuğu, aileyi vs. çeşitli şekillerde algılamamız için önümüze tarifler sunuyor. İktidarlar, bize neyin ne olduğunu açıklamaktan sıkılmıyor. Siyasetçiler, televizyonlarda, gazetelerde hayatı belli bir biçimde görmemiz için yönergeler veriyor. Fakat biliyoruz ki gerçek onların anlattığı gibi değil. Bu, onların kurgusu.

‘İktidarlar eksik olduklarını kabul etmek istemezler’

Bu düşünce silsilesinin tümünü aktaramam elbette ama vardığım nokta şu oldu: Aslında her şey birinin kurgusu. Kendimiz de öyle. Bu bilgi insanda refleks bir tepki yaratıyor. Neden birinin kurguladığı hayatı yaşayayım? Kendi hayatımı kendim kurarım. Son yıllarda buna ‘kendini gerçekleştirmek’ de deniyor. Fakat biz kendimizi ne kadar ‘gerçekleştirmeye’ çalışsak da, aslında kendi gerçeğimizi de bütünüyle kavrayamıyoruz. Sonsuz evreni nasıl kavrayamıyorsak, gerçeği de kavrayamıyoruz. İnsanın gerçeği kendisinin de ulaşamayacağı yerlerde saklı. Bilinçdışında, sezgilerde. Zihninin karanlıkta kalmış derinliklerinde.

Kendi gerçeğimizi kavramaktan bu denli acizken ‘tam’ olduğumuzu nasıl iddia edebiliriz? Oysa iktidarlar eksik olduklarını kabul etmek istemezler. Çünkü bunu kabul ederlerse gerçeklik tasavvurları çöker. O zaman da insanları kendi kurgularına uymaları konusunda manipüle edemezler.

Erkek, iktidar demektir ya da şöyle diyelim, iktidar erkektir. Başbakan, cumhurbaşkanı bir kadın olsa da böyledir bu. Kadınlığı ya da erkekliği biyolojik cinsiyetlerle sınırlı düşünmemek gerekiyor. Pek tabii ki erkekleşmiş, iktidarlaşmış, tam olduğu yanılsamasına kapılmış kadınlar da vardır. Ya da tam aksi, dişil tarafları olan, erkeklik kalıplarının dışında erkekler de vardır. Romanda da olduğu gibi. Kimileri bu nedenle bu meseleleri tartışırken erkek ya da kadın demek yerine, eril/dişil diyor. Biz de öyle diyelim.

‘İktidarın erilliği onu gerçeklikten uzaklaştırıyor’

Eril olan, kendiyle ilgili tasavvuruna önce kendisi inanır. Kendini tamamlanmış, dört başı mamur bir varlık olarak sunmak zorundadır ki, dışındaki şeylerle ve öznelerle ilgili tasavvuru da kabul görsün. Paradoksa bakın ki iktidarın erilliği onu gerçeklikten uzaklaştırıyor. Çünkü o kavradım sandığı bir tasavvura inanıyor. Dişil olan ise iktidar olmadığı için bu tür illüzyonlara ihtiyaç duymuyor. Gerçeğe bu anlamda daha yakın.

Tamamlanmışlık tasavvuru kişiyi hedef odaklı kılar. Tam olmak varılacak bir zirvedir. Oraya gözünü diker. Gerçeğin kavranamaz olduğunu fark eden biri ise en başından böyle bir hedefin olamayacağını kabul eder. Kendi eksikliğinin farkındadır ve gerçeğin tümüyle kavranamayacağı gerçeğiyle yüzleşir. Öte yandan bu onu amaçsızlaştırmaz.

Amaç sürekli bir keşif halinde olmaktır artık. Bilinçdışında gizli olan, akılla görülemeyen taraflarını sezgilerle, el yordamıyla arayarak, sorgulayarak ortaya çıkarmak için bitmeyen bir keşif sürecine girer. Keşiflerin yaşandığı parlama anları olsa da bu anlık bir tamlık yanılsamasıdır. Eksiklik bilgisi kendini hatırlattığı anda arayış yeniden başlar. Aksi zaten ölüm gibi bir şeydir.

Leylâ’nın ‘uzun yürüyüş’le başlattığı şey nasıl bir arayış? Kadın mücadelesi bağlamında bunu nereye oturtabiliriz?

Leylâ, erkeğin tasavvur ettiği sınırlar içinde bir hayat yaşıyordu. Bu hayatın içindeyken, hafızasıyla ilgili sorunlar baş göstermişti. Yani bir bakıma kendi ‘gerçekliğinden’ uzaklaşmıştı. Gerçeğe yaklaşmanın zihnin karanlıkta kalan yanlarını ortaya çıkarmakla mümkün olduğunu söylemiştim. Öyleyse Leylâ’nın hafıza kaybı daha da anlam kazanıyor. Demek ki Fikret’in kurguladığı dünyanın içindeki Leylâ, zihnini keşfetmek bir yana onu daha da baskılamış. Belki de Fikret’in kurgusuna uyum sağlayabilmesi için buna mecburdu. Yürüyüşle birlikte Leylâ hatırlamaya başlıyor.

Peki yürümek neden Leylâ’nın zihnini özgürleştiriyor? Her şeyden önce Fikret’in hakimiyet alanının dışına çıkmış oluyor. Fakat hafızası öyle hemen yerine gelmiyor. Adım attıkça, Fikret’in ve kentin merkezi olan muhitin dışına açıldıkça geçmiş canlanmaya başlıyor. Zihin hareketleniyor. Burada bedenin harekete geçmesi, zihni etkilemesi üzerine de bir dolu şey söylenebilir. Fakat belki de hepsinden önemlisi Leylâ’nın başkalarıyla temas ettikçe zihninin de dinamikleştiğidir.

‘Yürüyüşün anlamı kendini bulmak, çoğalmaktır’

Leylâ, ötekiyle temas ettikçe ve bu temasta eşit ilişki kurma çabasına girdikçe kendi gerçeğine de daha çok yaklaşmış oluyor. Hem geçmişi daha iyi hatırlayıp değerlendiriyor, hem Fikret’le ilişkisini. Kendi duygularını, ötelediklerini, arzularını, özlemlerini fark ediyor. Dışarıda karşılaştığı her varlık, onun kendi içinde bir şeye karşılık geliyor. Ötekinde, kendi özündeki bir şeyleri görüyor. Hükmedici değil, eşit ilişki kurması böyle mümkün oluyor zaten.

Kadın mücadelesinde nereye oturduğuna da bir yanıt olmuştur sanıyorum bu söylediklerim. İktidarın kurgusunun dışına çıkmak, ordan uzaklaşmak, ama bunu yaparken de kendine hapsolmamak, diğer dışlananlarla kader birliği yapmak, onların hikâyesinde kendini bulmak, çoğalmaktır bu yürüyüşün anlamı. Sadece kendi kurtuluşunu dert edinerek bir kurtuluş olamayacağının içten içe duyurusudur belki aynı zamanda.

Kitabınızda ülke gündemine dair bazı tespitlere de satır aralarında yer veriyorsunuz. Leylâ’nın Fikret’in ‘gölgesindeki’ hayatıyla gündem arasında nasıl bir bağ var?

Fikret, kendinden hiçbir zaman şüphe duymayan biri. Kurguladığı bir dünya var ve Leylâ’yı da o dünyanın içinde belli bir role hapsediyor. Bunun dışına çıkmak istediği zamanları belki yasak koyarak değil ama Leylâ’yı manipüle ederek baltalıyor. Onun kendisiyle ilgili algısını bozuyor. Leylâ bir noktadan sonra kendini sadece Fikret’in gözleriyle tanımlamaya başlıyor. Bütün bunlar muktedir olanın, muktedir olmaya soyunanın özellikleri değil midir?

‘Kişi özgürleşmeye kendisinden başlamalı’

İster bir kişi üzerinde otorite kurun, ister bir topluluk. Bütün iktidar sahipleri aynısını yapıyor, yönetmek istediği kitlenin algısını biçimlendiriyor, güven duygusunu zedeliyor. Öte yandan ‘Arayış’ bölümünde, Fikret’in bu kendinden eminliğinin parçalandığını görüyoruz. Fikret, hayatında kontrolü dışında hiçbir şeyin olamayacağını sanıyor, ta ki bir gün Leylâ ortadan kaybolana dek. O andan sonra hiçbir şeyi belirleyemez oluyor. Gerçeği ele geçirebilmeyi bırakın, ona hükmedebildiğini sanan, her daim tam ve bütün olduğunu düşünen Fikret, artık ‘Sayfaları etrafa saçılmış bir kitap gibi, şirazesiz kalmış’ hissediyor kendini. Demek ki muktedir olmak da bir tasavvurdan ibaret.

Bir reçetesi var mı bilmiyorum ama kadınların özgürleşmesi nasıl gerçekleşebilir?

Reçeteler, formüller ve şablonlardan uzak durmakta fayda var. Kadının özgürleşmesi nasıl gerçekleşebilir, sorusunun yanıtını ise bir kişinin vermesi beklenemez, ki tahminime göre bu sorunun yanıtı zaten bir tane değil. Yürürken dallanıp budaklanan, konuştukça çoğalan, her insanın ağzında renklenen bir dolu yanıt verilebilir. Belki de bu çeşitliği ve dağınıklığı kucaklayıcı her yol denenebilir.

Kadının özgürleşmesi özelinde değil ama ‘özgürleşme’yle ilgili söyleyebileceğim yegâne şey ise bunun önce kişinin kendisinden başlaması gerektiği. Kendi kalıplarını kırmakla başlar özgürleşme. Bu da bitmek bilmeyen bir sorgulama ve yüzleşmeyle, parçalanıp yeniden toparlanmayla ilerleyen bir süreç. Söyleşinin başlarında ‘yan yana’ gelmenin, başkalarıyla temas etmenin öneminden söz ettiğim için yeniden örgütlenme vurgusu yapmıyorum. Bu örgütlenmenin şekli alışık olduğumuz kalıplar içinde mi olmalı, o ayrı bir konu.

Edebiyatçı gözüyle OHAL ve siyasi çalkantılar sizce nereye oturuyor?

İktidarların gerçeği kendi tasavvurları içinde sunduklarından bahsetmiştim. Bu tasavvurun sorgulanması onların iktidarının sonunu getirir kuşkusuz. Muktedir, yarattığı illüzyonun sürmesini ister çünkü varlığı buna bağlıdır. Bu illüzyonu bozan herhangi bir durum olmadığında ‘demokrasi’ tıkır tıkır işler. Ancak ne zaman ki bir uyanış söz konusu olur, o zaman muktedirin yapabileceği tek bir şey vardır, illüzyonun devamı için zihinleri kötürümleştirmek.

Leylâ’nın dört duvar içindeyken zihni nasıl işlemez oluyorsa, OHAL’in yaptığı da budur. Bir kısım insanı fiili olarak da hapishaneye atması bundandır. Yürüyüşlere tahammülünün olmaması da. Çünkü tıpkı Leylâ gibi, yürüyen insanın zihni çalışır. Bu noktada birinci bölümün sonunda Leylâ’nın eve geldiği anda Fikret’in ilk aklına gelenin ne olduğunu hatırlayalım. Gidip kapıyı kilitlemeyi düşünür Fikret. Dağılmıştır. Paramparçadır. İktidarının tümüyle boşluğa düştüğünün, aslında hayatı kontrol edemediğinin farkındadır. Yapabileceği tek bir şey vardır o yüzden: Kapıları kilitlemek.

Söyleşi: : Can Semercioğlu, diken.com.tr 17 Mart 2017

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.