Irmak Zileli’nin yeni romanı Gölgesinde 10 yıllık bir ilişkinin ardından ortadan kaybolan bir kadın ile onu arayan adamın hikâyesi. Çaresizlik içinde karısını bekleyen ve bu sırada gerçeğin ne olduğu konusunda sürekli kafası karışan Fikret’in polis sorgusunda içine düştüğü buhranı okuyoruz önce. İkinci bölümde ise Leylâ’yla birlikte sokağa çıkıyoruz. Sokaklarda tanımadığı bir dünyayla buluşan Leylâ’nın yeniden yazılan hikâyesini okuyoruz.

Roman boyunca pek çok yazara gönderme yapıyorsunuz. Gölgesinde’nin tasarı, yazılma aşamasında size hangi yazarlar ve yapıtlar eşlik etti?

Susan Sontag’ın bir kitabında yalnızlık üzerine söylediği bir söz ve bunu Walter Benjamin’e, oradan da flaneur kavramına bağlaması romanın çatısını oluşturmamda etkili oldu. “İnsanın bir kentte yolunu bulamaması pek de önemli değildir” cümlesi mesela bir anda gözümün önünde bir resmin canlanmasına neden oldu. Sonrasında hikâye kendi kendini ördü. Ayrıca Ursula K. Le Guin başuçumdaydı hep. Özellikle Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar kitabı. Bir de tabii Clairissa P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı var. Ayrıca aşk, yalnızlık ve özgürlük kavramları etrafında dolaşan felsefi metinleri de saymak gerek.

İki bölümde iki karaktere odaklanan bir roman Gölgesinde. İki bölümün dil, mekân, kurgu tercihlerinde neler etkili oldu?

Fikret’in evde, yani kadına ait sayılan mekânda, dört duvar arasında olması; Leylâ’nınsa dışarıda, sokakta, yani erkeğe ait sayılan mekânda olması romanın meselesiyle doğrudan ilişkili. Fikret’in dört duvar arasındalığı hareket kısıtlamasını da beraberinde getiriyor. Leylâ ise yürüyüş halinde, eylem içinde. Biri değişmeye direniyor, öteki ister istemez değişiyor. Biri kendi bildiklerine bağnazca bağlı kalmaya çalıştıkça “şirazesini kaybetmiş bir kitap gibi” parçalanıyor. Öteki her adımda bildiklerinden daha da çok şüphe duyuyor. Bir bakıma özgürleşiyor. Bu özgürleşmede yolunun kesiştiği, temas ettiği kişilerin payı büyük. Dört duvar arasında kalsa böyle bir şansı olmayacaktı.

Fikret’in polise anlattığı Leylâ ile Leylâ’nın kendi gözünden aktardığı Leylâ çok farklı. Hangisi kurgu, hangisi gerçek Leylâ diye merak ediyor insan… 

Bir yerde aynı soruyu tartışıyor Leylâ. Ve diyor ki: “Gerçeğin de aslında birinin kurgusu olduğunu bir türlü anlamıyor insanlar. Fikret kurgulamasaydı bir hayatı olamazdı. Evini alırken, içini döşerken, duvarlarına resim asıp etrafını nesnelerle kuşatırken kendine bir ev kurguladı.” İnsanın ötekini kurgulamadaki ısrarı biraz sorunlu bir durum. Kurgunun manüpilasyona dönüşme riski var. Leylâ ise Fikret’in kurguladığı gibi biri olmadığını anlamakla kalmıyor, kendi sandığından fazlasını da keşfediyor. Bunu başkalarıyla temas ettikçe görebiliyor. O yüzden ötekinin bakışı gerçeğe ulaşmada şans da olabilir şanssızlık da.

Röportaj: Sezgin Çömez, Sözcü Kitap, 17 Mart 2017

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.