Kendimizin “gölgesinde”

Hep yazarlara sorulur, “Romanlarınızı yazarken nasıl bir yol izliyorsunuz?” diye. Okurlara da sorulsun istiyorum oysa. Okumak da yazmak kadar emek isteyen bir iş değil mi ne de olsa? Çünkü okumak, sadece harfleri bitiştirip seslendirmek demek değil. Kimi kitapta kendine dönmek, kimisinde dışa açılmak, kimisinde öğrenmek, kimisinde duyguları boşa almak, kimisinde ise kontrolü hiçbir zaman elden bırakmamak demek. Bu yüzden her okuma eşsiz ve çok-yönlü.

Her okumada tek bir kutup yıldızı oluyor: “Ben”. Tam da bu yüzden, kimi yazarları ve kimi kitapları okurken şaşırıyor, “Ben de aynen böyle hissediyorum,” diyor, zamanlamanın mükemmelliğine hayret ediyoruz. Bu yazarlar arasında beni hiç hayal kırıklığına uğratmayanlardan biri, Irmak Zileli. İlk kitabı “Eşik” yayımlandığında, bitmek bilmeyen baba-kız meselelerinden kim bilir kaçıncısını yaşıyordum. “Gözlerini Kaçırma”yı okurken, artık çocuğumun olmayacağını kabullenmeye çalışıyordum. Geçtiğimiz günlerde çıkan kitabı “Gölgesinde” ise evlilik hazırlığı yaptığım bir döneme denk geldi. Zileli baba-kızları, anne-çocukları, karı-kocaları anlatırken benzer noktalarda dolaşıyordum. Bu yüzden kutbum şaşmıyordu okurken. Şaşırıyordu, o ayrı…

“Gölgesinde”nin ilk sayfalarında geçen bir rüya, aslında demek istediğimi çok net anlatıyor. “Portmantoda asılı bir şey var. Palto mu? Ona yaklaşıyor, dokunuyor. Anlık bir tereddütten sonra üzerine geçiriyor onu. Giydiği şeyin ben olduğumu fark ediyorum dehşetle. Artık benim o.” Bir yerden sonra okur da kitabı şekillendiriyor aslında. Yazar kalmıyor bile denebilir. İşin daha da güzel yanı, Irmak Zileli bunu biliyor, kabulleniyor, hatta bundan hoşlanıyor.

“Gölgesinde”, Irmak Zileli’nin diğer kitapları gibi bir kadın romanı. Daha doğrusu, kadını dert eden, merkezine alan bir roman. Buna karşın, anlatının “Arayış” adlı ilk bölümü bir erkeği mercek altına alıyor: Fikret, yani romanın ana karakteri Leylâ’nın kocası. Kayıplara karışan karısının izini, sıra dışı (?) bir polis memuruyla birlikte süren bir psikiyatr. Ama buna tam olarak iz sürmek de diyemeyiz belki. Çünkü Fikret, kendi izlerinin peşinden gidiyor aslında. Çünkü aslında her şey Fikret’le ilgili. Çünkü en çok o acı çekti. Çünkü en büyük gelişimi o gösterdi. Çünkü o bir “başarı hikâyesi”.

“Çünkü Fikret’in gözleriyle bakınca her şey çok farklı görünüyor. Aynadaki Leylâ, Fikret’in demin tarif ettiği Leylâ’ya dönüşüyor… Evet evet, kendini artık daha iyi görebiliyor. Çünkü diyor, insan kendini asla gerçekten göremez. Bunun için bir başkasına ihtiyacı var. Fikret bunu sağlıyor.”

Kısacası Leylâ aslında Fikret’in “gölgesinde”. Buraya kadar anlatıcıyla ilerleyen roman, Leylâ’nın “Yürüyüş”üyle birlikte birinci tekil şahsa dönüyor. Artık Leylâ anlatıyor. Çünkü Leylâ yola çıktı. Fikret’i, iş hayatını, beklentileri, çizgileri simgeleyen topuklu ayakkabıları çıkardı Leylâ. Yürüyüş ayakkabılarını giydi ve yola çıktı. Bu yolda hem yalnız hem de değil. Sylvia Plath eşlik ediyor kimi zaman ona. Bazen bir kafede Nilgün Marmara ile karşılaşıyor. Tezer Özlü ya da Virginia Woolf şöyle bir dokunup geçiyor parmak uçlarına.

Evden çıkıp, yürüdükçe başka bir hayat kuruyor Leylâ. İsmi anbean değişen bir kâğıt toplayıcısının yegâne amacını, tüm yaşamını sevmediği bir adamla geçirmiş bir ninenin geç tattığı özgürlük duygusunu, ekmeğini erkeklerden çıkaran ama onlarsız yiyen transların gücünü, aramanın huzursuzluğundansa kötü de olsa bir haber almanın huzurunu tercih eden Elâ’nın dayanışmacı ruhunu yoldaş ediyor kendisine.

Yürüyüşünde aradığı şey nedir? Huzur mu? Mutluluk mu? Bir ev mi? Evi neresi Leylâ’nın? Kuşkusuz, bir ev kurma düşüncesinin insana huzur veren bir yanı var. Bunu sık sık düşündüğüm bir sırada John Berger’in Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü adlı kitabını okuyordum. Ve karşıma şu satırlar çıkmıştı: “Ev başlangıçta yeryüzünün merkezi anlamına gelirdi – coğrafi değil ama varlıkbilimsel anlamı böyleydi. Mircea Eliade, evin bir zamanlar üzerinde dünya inşa edilebilecek bir çekirdek olduğunu gösterdi bizlere. Onun deyişiyle bir evin kurulduğu yer ‘gerçeğin can evi’dir. … Ev yoksa, her şey bölük pörçük bir hale gelir.”

Hemen ardından Gölgesinde’yi okurken şu cümlelerle karşılaşmak ne tatlı bir sürpriz oldu: “Daha öncesinde babamın bulunduğu yeri evim bellemek için uğraşmıştım. Babaevi denilen bir yer gerçekte var mı, yoksa biz faniler kendimizi bunun varlığına ikna mı ediyoruz? Geri döne­ceğimiz bir yer olduğuna inanmaya ihtiyacımız var. Barınmak en temel ihtiyaç. Ev sadece bir barınak değil üstelik.”

Leylâ barınacak ya da sığınacak bir evin değil, hayatının peşinde yürüyor. Çünkü asıl evi, daha doğrusu canevi onun hayatı. Bu kez kendi gölgesinde ilerliyor. Ondan da arınmak ve “gölgesiz” olmak için daha çok yürümesi gerektiğini bilerek…

Posta Kitap, 17 Mart 2017

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.