“Gölgesinde”, “Eşik” ve “Gözlerini Kaçırma” ile tanıdığımız Irmak Zileli’nin üçüncü romanı. Zileli romanında kadın erkek ilişkileri üzerinden toplumsal bir manzara sunuyor. Kahramanları Leylâ ve Fikret, ‘iki insan arasındaki ilişkiden doğan faşizm’ üzerine düşündürürken okuru, yazar kadınlık ve erkekliği bir insanlık hâli olarak ele alıp kibri gözler önüne seriyor. Irmak Zileli ile romanını konuştuk.

– Gölgesinde üçüncü romanın. Öncesinde Eşik ve Gözlerini Kaçırma’yı okuduk senden. Şöyle bir söz vardır hani: “Yazar, her yazdığıyla aslında aynı büyük kitabın anaforunda dalgalanır ve hep o kitabı besler.” Romanların için de geçerli mi bu? Katılır mısın?

– Büyük kitap dediğini bir çınar ağacı gibi düşünelim. O ağacın üç yaprağıdır bu üç roman. Evet

üçü de çınar yaprağıdır, aynı gövdeden çıkmışlardır, aynı toprağın ürünüdürler. Ama yan yana koysanız birbirinden ne kadar da farklı olduklarını görürsünüz. Sadece hikâyeleri değil, meseleleri ve formları da farklıdır. Bir ortak meseleden doğup yine ona bağlansalar da böyledir bu.

– Üç romanının da aynı konular üzerinden yürüdüğü değil az önceki soruyla kast etmek istediğim. Üçünün de aynı “şehir” ürünü olduğu belli bir yandan ama her seferinde aynı şehrin farklı sokaklarını geziyorsun gibi… Ne dersin?

– Tabii. Senin şehir metaforundan ilerlersek; bir şehir pek çok sokaktan oluşuyor ve bu sokaklar birbirinden farklı olmakla birlikte şehrin ruhunu taşıyor. Romanların içinden çıktığı toprak, yazarın benliği. Ben o toprakta kazı yapıyorum. Bulduklarımı inceliyor, kenara ayırıyor ya da kullanıyorum. Toprağın tüm bileşenleri, üzerinde yaşayan canlıların, bitki örtüsünün, atmosferin kısaca ona temas eden her şeyin ürünü. O yüzden birbirlerinden tümüyle ayrıştırılmaları mümkün değil. Meseleleri de o bileşenler gibi düşünelim. Ayrı çekmecelerde duran, birbiriyle temas etmeyen meselelerim yok. İnsan benliği öyle işlemiyor. Dolayısıyla bir meseleyi hallettik, hadi bu çekmeceyi kapatıp ötekine geçelim deme şansınız yok. İnsanın dönüşümü ilerlemeci bir mantıkla gerçekleşmiyor. Romanlarda sürüp giden dertlere rastlamamız biraz da ondandır.

 

İLİŞKİDE BAŞLAYAN FAŞİZM”

– Gölgesinde’ye gelirsek… Hangi dert yazdırdı sana bu romanı? Neydi bu romanla üzerine gitmek istediğin?

– Çıkış noktam iki insan arasındaki eşitsizlikti. Bachmann’ın sözünü hatırlatarak açıklarsam; iki insan arasındaki ilişkide başlayan faşizm. İki insan yan yana gelince ortaya çıkıveren hiyerarşi. Bir kadın ile erkeğin bu merkezden gelişen hikâyesini anlatmak üzere çıktım yola. Fakat sonra kadın-erkek bağlamıyla sınırlı kalmadı hikâye. Bununla bağlantılı başka meseleler baş gösterdi. Bunlardan bir tanesi de kibir. Erkeğin kadın karşısındaki kibri, zenginin yoksul karşısındaki kibri ve tabii insanın hayvan karşısındaki kibri. Gerçeği kavrayabileceğimize, ele geçirebileceğimize dair inancımızdaki kibir. Başkasının ruhunu çözümlemenin kibri. Leylâ’nın yürüyüşünün merkezden başlaması ama giderek oradan uzaklaşması boşuna olmasa gerek. Öyleyse tüm bu saydıklarıma her alanda karşımıza çıkan merkeziyetçiliğin kibrini de eklemek gerekir. Entelektüel kibir var sonra. Yazarken aynı kibre kapılmamak için uğraştım. İçimdeki “kendini kanıtlama arzusu”yla mücadele etmem gerekti. Hiyerarşik kalıplardan kurtulmanın ne kadar zor olduğunu fark ettim. Kibirle derdi olan bir metinde, yazmanın da kibrinden kurtulmak gerekiyordu oysa. Yazarsız, edebiyatsız bir roman mümkün olsa onu yazardım.

– İnsanın en büyük cezası diyebileceğimiz “hatırlamak” nasıl besledi peki bu romanı? Çünkü baktığımızda bellek, art alanda dolaşan bir diğer karakter âdeta… Bu bağlamda Gölgesinde için zaman üzerine de kafa yormuş bir roman diyebilir miyiz?

– Hazır yazarın kibrinden söz açılmışken belirtmek isterim ki Gölgesinde ve bütün romanlarım için herkes her şeyi söyleyebilir. Aslına bakarsan kitap yayımlandığı andan itibaren kendimi onun okuru olarak görmeyi tercih ediyorum. Her okuma bir yeniden yazım ise eğer, sen şimdi bu yorumu yaptığın anda, Gölgesinde “zaman üzerine de kafa yormuş bir roman” olarak yeniden yazılmış demektir. Öte yandan şimdi tekrar romanın okuru olmadığım zamana sıçrayıp soruna oradan yanıt vermeye çalışırsam geçmişin şimdiye etkileri üzerine çok düşündüğümü söyleyebilirim. Geçmişin geçmeyen bir şey olduğu, şimdinin içinde yaşamayı sürdürdüğü meselesi. Romanda Leylâ’nın kocası ile babası arasında kurduğu benzerliği düşün. Leylâ’nın seçiminde etkili olan ne? Geçmiş deneyimler mi, o günkü duyguları mı? Duygular geçmiş deneyimlerden bağımsız mı? Bizi biz yapan ne?

Geçmiş, bugünü belirliyor ise bugünü anlamak için geçmişi hatırlamaktan daha iyi bir yol bilmiyorum. Bu aynı zamanda geleceği şekillendirmeye de yarar. Yazmak benim için bir hatırlama yolu. Leylâ’nın bellek sorunu da bu bağlamda düşünülebilir. Leylâ, Fikret’le evli olduğu dönemde, kütüphanenin içinde, dört duvar arasındayken hafıza sorunları yaşıyor. Yürüyüşe çıktığı andan itibaren ise hatırlamaya başlıyor. Zihni özgürleşiyor. Yürümek ile yazmak bu anlamda birbirine oldukça benziyor.

– Artık üslubun hâline geldiğini söyleyebiliriz rahatlıkla: Toplumun dertlerini bireyler üzerinden okuyorsun. Birey bu anlamda zengin bir kaynak mı? Topluma dair bir çerçeve sunmada yazara ve okura besleyici nüveler veriyor mu?

– Bu bana özgü bir üslup olmaktan çok roman türünün özelliği. Birey kavramının oluşması ile roman sanatının gelişimi arasında doğrudan bir ilişki var. Edebiyat tarihinde bizi etkileyen romanlar, hikâyesinden çok karakterleriyle hafızamızda yer etmiştir. Flaubert, Madame Bovary etrafında örer kurgusunu. Tolstoy, Anna Karenina’yı anlatır okura. Kafka deyince Joseph K.’nin ya da Gregor Samsa’nın adı gelir aklımıza. Bütün romancılar bireyleri anlatır. Toplumun dertlerini onlar üzerinden okuruz. Benim ya da benim gibi yazarların farkı, bireyi anlatırken sosyolojik, tarihsel, siyasal gerçekliği “tarif etme” gereği duymuyor oluşumuzdur en fazla. Bunun nedeni bireyin anlatısının sosyolojik, tarihsel ve siyasal gerçekliği yeterince yansıttığına inanıyor olmamdır. Sözgelimi Gözlerini Kaçırma’daki Kâmile Hanım’ın bir Cumhuriyet kadını olduğunu belirtmek neden gereksin? Kâmile Hanım’ın eylem ve söylemlerinde bunun izlerini bulmak pekâlâ mümkün. Toplumsal arka plan karakterin algısı ve bakış açısının getirdiği kadarıyla giriyor benim romanlarıma. Yazarı olabildiğince silmeye gayret ediyorum. Karakterin bilmediği ve akış içinde dile getirmesinin gerekmediği hiçbir şey anlatıma sızamıyor o yüzden. Durum neyi gerektiriyorsa o kadarı var metinde. Betimlemeler de epey azdır mesela. Durumun kendisi atmosferi yaratıyor. Nasıl romanın açılışındaki rüyada siluet hareket ettikçe koridorlar oluşuyorsa benim romanlarımda da durumlar oluştukça mekân şekilleniyor. Onları benim kâğıda dökmem gerekmiyor. Okur zaten görüyor.

 

TAM OLMAK NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?”

– Toplumdaki bireyden bahsettik az önceki soruda. Senin bu toplum içinden seçtiğin bireyden; Leylâ’dan bahsedelim istiyorum biraz da… “Birine ait olmaya ihtiyacım var, içimdeki boşluğu başka nasıl gidereceğimi bilimiyorum,” diyor Leylâ. Toplumda, okumuş yazmışsa da ayakta kalabilmek için birine muhtaç kalmış kadınların temsili Leylâ. Neden sence bu tutunma ihtiyacı kadınlarda? Öğretilmiş şeylerden kurtulmak bu kadar zor mu gerçekten?

– Tutunma ihtiyacı kadınlara özgü değil, insana özgü. Erkeğin iktidarda olması ve o boşluğu güçle doldurması bizde bu ihtiyacı bir tek kadının duyduğu yanılsaması yaratıyor olabilir ama sonuç olarak erkek de boşluğu dolduracak bir şeye muhtaç. Statüye, paraya ya da efendilik edeceği herhangi birine. Eksiklik duygusu anne karnından çıktığımızda başlıyor. Bu duygunun tümüyle ortadan kaldırılmasının mümkün olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki bunca şey üretmemizin kendisi o eksiklik duygusundan kaynaklanır. Eksiklik duygusunu gidermek için yazarız, resim yaparız, heykel yontarız. Bu anlamda eksiklik o kadar da kötü bir şey olmayabilir. Leylâ’nın dediği gibi “tam olmak neden bu kadar önemli?” Kadınlar bunları gerçekleştirme olanağına erkeklere göre daha az sahip. Belki bu nedenle bir insana ait olmakla kapamaya çalışıyorlar boşluğu. Erkekler ise iktidarlarını sağlamlaştıracak araçlara sahip olarak yapıyor bunu.

– Kadına toplumda biçilmiş rol ve anneliğin kutsallaştırılması gibi kadın üzerinden yürüyen konular da hep ilgi alanında. Bu bağlamda “kadınsal bakış” denen bir kavrama inanır mısın? Böyle bir bakışa ihtiyaç olduğunu düşünür müsün?

– Kadınsal bakışa da erkeksel bakışa da inanırım. Hayvansal, insansal bakışa da. Yeryüzünde sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok bakış açısı var. Roman yazma nedenim belki de biraz bu; her karakterin kimliğinde yeni bakış açıları keşfetmek. Gölgesinde’nin ilk bölümü Fikret’in bakışından yazılmıştır mesela. Fikret bu romanın meselesi bağlamında eşitliği kendi lehine bozan bir karakter. Fakat birinci bölümde erkeğin yerine geçerek yazma gayretinin altında Fikret’i de anlama çabası var. Muktedir de olsa, zalimce de davransa hiçbir roman karakterini canavarlaştırmak istemem. Onun içine düştüğü kederi görmek, parçalanmasını hissetmek, onu anlamak, hem yazan hem okuyan için imkândır. Bunu da ancak onun yerine geçerek yapabilirim.

Dişil/eril bakış açılarına gelince. Ben birinden birini tercih etmek istemem. İnsan denen varlık da zaten ikisini birden barındırıyor içinde. Cinsiyeti hangisi olursa olsun, ruhunda eril ve dişil yanlar var. Çoğumuz birini bastırıp ötekini öne çıkarıyoruz. Dünyayı algılayışımda ikisini bir dengeye oturtabilmeyi isterdim, bu ideal bir şey olurdu kuşkusuz. Bugünün dünyasında ise baskılanan daha çok dişil bakış açısı olduğu için ona alan açmaya, sesini duymaya, duyurmaya daha çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Eril bakış açısı kulakları sağır edecek denli yüksek sesle konuşuyor zaten.

 

OKURLUK YAZARIN OKULUDUR”

– Leylâ’ya doğru yolculuğumuz en önemli duraklarından biri şüphesiz aile… Aileyi toplum içinde nasıl konumlandırmalıyız sence? Toplumun karanlık aynası mı yoksa aydınlığa bakan tarafı mı?

– Otoriteyle ilişki örneği üzerinden yanıtlayayım bu soruyu. Anne ya da babamızla aramızdaki ilişkinin niteliği ilerideki yaşamımızda toplumsal ya da politik otoriteler karşısında aldığımız tutumu belirleyecek kadar önemlidir. Toplumun genelinde bir siniklik görüyorsak bunun nedenlerini aile ilişkilerinde arayabiliriz. Otorite karşısında sinmeyi bize ailemiz öğretir. Öte yandan bunun aksi de mümkündür. Aileden başlıyorsa her şey, birbirimizle ilişkilerimize yapacağımız müdahale, geleceği şekillendirmemizi sağlayabilir. Çocuklarımıza birey olmayı, haklarını aramayı, sınır koymayı, biat etmemeyi öğretebiliriz. Bunun ilk koşulu da onlara hükmetmemek, saygı göstermektir. Böyle bir yaşantının içinde yetişen bir çocuk, otorite karşısında başı dik biri olacaktır. Bunun örnekleri çoğalırsa geleceğin toplumunda ailenin aydınlığa bakan tarafımız olduğunu da söyleyebilir hâle geliriz.

– Okurluk ve yazarlık üzerine aynı anda konuşabileceğimiz sayısı fazla olmayan insanlardan birisin. Bir yandan kitaplar üzerine yazılarını, söyleşilerini okuyoruz diğer yandan romanlarını… Romanın sularından biraz çıkarak okurluk ve yazarlık ilişkisi üzerine de konuşmak isterim. Aynı şekilde bu üç romanına okurluğunun katkılarını…

– Okurluğun da en az hayat kadar önemli bir deneyim olduğunu düşünüyorum. En az diyorum çünkü edebiyat, hayattakinden çok daha fazla insanla karşılaşma olanağı sunuyor bize. Az önce de söyledim; aslında yürümek ile okumak da benziyor. Nasıl ki Leylâ yürüyüşü sırasında hayatı boyunca karşılaşmadığı kadar farklı insanla temas ediyor, okurluk da bunu sağlıyor. İnsan yaşadığı çağa ve coğrafyaya mahkûm. Edebiyat bizi bu hapislikten kurtarıyor. Bu yönüyle okuma eylemi yaşam deneyimimizi besliyor. Eşik’teki hapishane sahnesinden etkilenenler cezaevi deneyimim olduğunu düşünmüştü. Oysa hayatımda hiç cezaevine girmedim. “Nasıl bu kadar canlı yazdın?” diye sordular. Bu da deneyimin sadece “yaşamakla” sınırlanamayacağını gösteriyor.

Yazarlık başkasının yerine geçmeyi gerektiriyor. Roman karakterinin duygularını, düşüncelerini aktarabilmek, “o olmak”la mümkün. Bunun eğitimini veren bir yer mi var? Yoksa doğuştan getirilen bir yetenek mi başkasının yerine geçmek? İkisi de değil. Bunu ben roman, öykü okuyarak öğrendim. Çünkü okurluk da başkasının yerine geçme eylemidir. Bir yazar sizden önce o işi yapmıştır ve size birinin hikâyesini aktarıyordur. Okur olmak, o hikâyenin içinde kaybolmaktır. Kaybolmak kelimenin tam anlamıyla gerçekleşir. Kaybolacaksınız, kendiniz olmaktan kısa bir süre için de olsa feragat edeceksiniz ki o karakterin yerine geçebilesiniz. İşte bunu yapa yapa başkası olabilme becerisi edinir insan. Bu, hayatta zaten çok işe yarar. Eşinizin, dostunuzun yerine geçip düşünebilmenizi, onu anlamanızı sağlar. Yazarken de işe yarar. Okurluktan edindiğim bu yeti olmasa kendi roman karakterlerimin yerine geçmeyi başarmam güç olur. Okurluk yazarın okuludur. Ama hemen belirteyim, bu, mezun olunan okullardan değildir.

 

Gölgesinde / Irmak Zileli / Everest Yayınları / 336 s.

ERAY AK

erayak@cumhuriyet.com.tr

Cumhuriyet Kitap 16 Mart 2017

 

 

 

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.