DURA DURA YÜRÜMEK

Yürümek denince aklımıza ilk ne gelir? Çekip gitmek, bırakıp gitmek, ilerlemek? Belki dönüşmek, değişmek ya da kim bilir belki de kaybolmak… Ama durmak gelmez değil mi aklımıza. Şöyle dura dura, ağır ağır ilerlemek… Peki yürümek bir yazara neler yapar, bir romanı nasıl etkiler? Irmak Zileli’nin yeni romanı “Gölgesinde”, her şeyden önce bu sorunun bir cevabı gibi görünüyor.

Gölgesinde, bir yürüyüş romanı. Kendi içine, kendi içinde yürümek, kapıyı çekip çıkmakla ve kaybolmaya doğru ilerlemekle ilgili yürümek, kaybolduğun yerde aradığını bulmakla ilgili bir yürümek romanı. Bir kadının kayboluşunun hikayesini anlatıyor bize Irmak Zileli ve hikayesini üçe ayırıyor. İlk bölümde karısı ortadan gizemli bir şekilde kaybolmuş bir adamın sorgulanması üzerinden yaklaşıyoruz bu hikayeye. Olgun yaşta, kariyerinde başarılı olmuş bir psikiyatrist Fikret Bey. Ondan yaşça genç karısının birden bire yok olmasının izini süren polise hayatının ayrıntılarını veriyor sıkıntıyla, hiddetle, şüpheyle. Leyla neden gitmiştir? Bir terk ediş olabilir mi bu, yoksa bir intihar mı söz konusu? Hepsi Fikret için kişisel bir başarısızlık anlamına gelir. Terk edilmişse kocalığı başarısızdır, karısı intihar etmişse mesleği… Hiçbirini kabul etmek istemez Fikret. İfadesini kabarıp alçalan bir öfke eşliğinde verecektir polise. Ama karşısında ki gerçekten bir polis mi? Fikret’in bir kadını, çok sevdiği bir kadını anlamaya dair verdiği ifade; suçlamalar ve iftiralar, pişmanlıklar ve kendinden emin oluşlar, hayaller ve kendi kendine uyduruşlarla ilerleyip gerçek, elle tutulur bir kaybedişte son buluyor. Leyla’nın yazıp yazıp evin bir köşesine bıraktığı notlar da eklenince bu ifadeye, Vesikalı Yarim’in efsanevi kahır cümlesi gelip yerleşiyor içinize: Sevmek de yetmiyormuş! Tabii bir ekle beraber: Biraz da kendini bırakıp karşındakini anlamak gerekiyormuş!

Ama anlamaktan vazgeçmek diye bir şey de var. Öyle gitmek… Kitabın ikinci bölümü olan Yürüyüş, kayıp kahramanımız Leyla’nın kayboluşuna dair, kendi dilinden, kendi sesinden. Zileli, romanın pek çok yerinde olduğu gibi burada da toplumsal kimlik ve ilişki kalıplarını tersine çeviriyor ve beklenenin aksine kapıyı çekip çıkan bir erkeğin değil, kapıyı çekip çıkan bir kadının sesini duyuruyor bize. Romanın burasından itibaren sokak var, kadına pek az yakıştırdığımız, edebiyatımızda da pek az örneğine rastladığımız, sokak ve kadının hikayesi var. Sokakların bir kadını sarıp sarmalamasını pek beklemeyiz, hatta onu öğütüp yok etmesini bekleriz. Çünkü bir kadın için sokak tehlikelidir. Burada hemen söyleyeyim, Leyla’nın başına hiç kötü bir şey gelmiyor. Zileli, kadın kimliği içinde, tehlike, felaket beklentisi olmazsa eğer, o tehlikenin kendisinin de ortadan yok olacağını anlatıyor Leyla’nın hikayesi aracılığıyla. Kalıp kırılınca ortada dert de, tehlike de kalmıyor. Leyla sokağa düşüyor, kimsesizler, trans bireyler, kağıt toplayıcıları, kediler köpekler, sokakta yaşayan sokak hayvanları, evlerden dışarı taşan kavgalar, hayal kırıklıkları, metruk evler, terk edilmiş bahçeler, çaybahçeleri, otoban kenarları… Kahramanımız hepsinin içinden geçiyor ve çok iddialı bir şekilde olmasa da, kendisine varıyor. Yürüyüş, bitmiyor. Zileli’nin burada bir yazar olarak altından kalktığı çok önemli bir nokta söz konusu: Kahramanının sokağa bakışı oryantalist bakıştan çok uzak. Yoksullar, şimdi size yoksulları anlatacağım, kimsesizler, yaşlılar, şimdi sizlere yaşlıları anlatacağım, demiyor. Karşısına çıkan, bugün bizim “mağdur” olarak tanımladığımız tüm “öteki” kimliklerin içine giriyor. Hikayesini onların içinde dağıtmayı başarıyor. Buna hayvanlaşma da dahil.

Bir okur olarak benim romanda en çok hoşuma giden şey Zileli’nin anlattığı yürüyüşteki durmalar oldu. Leyla yürüyor ama dura dura, baka baka, göre göre. Bir kediyi gömmek için duruyor, bir köpek için duruyor, bir kağıt toplayıcısı durduğu için o da onun yanında duruyor… vs. Şehre ait olmayan bir tavır sanki bu. Geçip gitmek varken, sadece kendi hikayeni yaşamak varken, başkalarının hikayelerine durup bakmak, hatta onlara karışmak niye?! Bu nokta da yürüyüşü onu gözlerimizin önünde Fikret’ten, Fikretler’den daha da uzaklaştırıyor. Dediğim gibi Irmak Zileli, insanın, insanın mekana yakıştırdığı kalıpların dışına çıkıyor “Gölgesinde” ile. Buna aşk da, ailevi ilişkiler de dahil.

Romana dair son bir söz de sınıfsal anlatıya dair. Son zamanlarda okuduğum en sınıfsal anlatılardan birini kurmuş Irmak Zileli. Ama hep beklendiği gibi alt, alt-orta değil, orta sınıfın hikayesi bu. Tüm kahramanlar kendi sınıflarının dilinde düşünüyor, konuşuyor, hareket ediyorlar “Gölgesinde”de. Bu bakımdan da önemli bir şey yapıyor yazar, hele onca çok zenginlik/yoksulluk anlatısı düşünülürse… Bir de kitabın Giriş’i sonda, aklınızda olsun!

KİTAPTAN:

“Bunu onun için mi yapıyorum? Aslında düşünmedim bile. Sadece yapmak istedim. Belki de ayaklarıma hükmetmekten vazgeçtiğim gibi, davranışlarıma hükmetmemeyi de başarıyorum yavaş yavaş. Giderek tümüyle hesapsız davranmak mümkün olacaksa bunda yürüyüşümün payını yadsıyamam. Ben bir yolcuyum. Buradan geçiyordum ve Elâ’yla karşılaştım. Onunla dostluk kurmak için Mecnun’u kullanmadığımı fark edip seviniyorum. Doğru yolda olduğumu hissediyorum. Elâ’ya sadece ve sadece Mecnun’u kurtarmak istediğim için yardımcı oluyorum. Aslında buradaki yardım kelimesi bile sinmiyor içime. Bu bir yardım değil. Başka türlüsünün mümkün olmadığı bir hal. Mecnun’u bulmalıyız. Yaralıysa iyileştirmeliyiz. Öldüyse toprağa vermeliyiz. Bu bir zorunluluk. Ama dışarının değil içimin beni sevk ettiği bir zorunluluk.”

Mahir Ünsal Eriş, Vatan Kitap, 15 Mart 2017

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.