Alberto Manguel yeni kitabı Gezgin, Kule ve Kitapkurdu’nda “Kitap, içinde yolculuğa çıkabileceğimiz bir dünyadır,” diyerek okurluğun bir tür gezginlik olduğunu vurguluyor. Böylece şu bildik “çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” ikilemini boşluğa düşürüyor. Edebiyatın da en az yaşamak kadar güçlü bir deneyim olduğunu söylüyor.

Alberto Manguel, okur-metin-yazar-hayat arasındaki bağlarla ilgili düşünmekten haz alan okurun başucu yazarıdır. Bu yeni kitabından önce Türkçeye çevrilen öteki denemelerinde de aynı sularda gezdiğini biliyoruz. Bunda Manguel’in Borges’le geçirdiği öğrencilik yıllarının payı büyük olsa gerek. Görme yetisini yitiren Borges için yüksek sesle kitap okuduğu günlerin Manguel’e ne tür bir “okurluk deneyimi” yaşatmış olabileceğini hayal bile edemiyorum.

Kıskançlığı bir kenara bırakıp Gezgin, Kule ve Kitapkurdu isimli yeni kitaba gelsem iyi olacak. Kitabın giriş yazısında Manguel, dilin deneyim aktarımındaki yetersizliğine vurgu yapıyor ve metaforların bu noktada doldurduğu boşluğa işaret ediyor. Dilin yetersizliği mevzusunda da Borges’in parmak izi olduğunu es geçmeyelim. Borges’in pek çok kez belirttiği gibi, bir kavramın iki insanda birebir aynı anlamlara karşılık gelmesini bekleyemeyiz. Çünkü deneyim insandan insana değişir, oysa dil o deneyimlere çarparak anlam kazanır. Deneyim farklıysa dilin işaret ettiği anlam da farklılaşır. Metafor da zaten Manguel’in ifadesiyle söylersek; “Bir alandaki deneyimlerin bir başka yerde kazanılanlarla aydınlanmasını” sağlar. Manguel’in okurluk üzerine düşünürken bir metafora (gezgin) başvurmasının sebebi de bu.

 

Gerçeklikten kaçış mı, hakikate varış mı?

“Kendini bir metni keşfetmeye adamış okur, bir serüvencinin, kâşifin, gözü kara denizcinin niteliklerine sahiptir,” diyor Manguel ve okurun hem dünyada hem de hayatta yolculuk eden bir gezgin olduğunu söyledikten sonra bunu belli bazı eserler üzerinden temellendiriyor. Kutsal kitaplardan başlayarak, Gılgamış Destanı’nda, Dante’nin İlahi Komedya’sında ve ardından Ulysses’in, Hamlet’in, Don Quijote’nin, Madame Bovary’nin ve Anna Karanina’nın sayfaları arasında gezintiye çıkıyor. Farklı gezginlerin notları, gözlemleri, yorumları bize eşlik ediyor. Özellikle “Fildişi Kulede Okur” başlıklı bölümde Hamlet’le ilgili farklı yorumlara değiniyor yazar. Bir aydın olarak Hamlet kimdir? Gerçeği kitaplarda arayan, öte yandan bulduğu gerçekle hiçbir eyleme girişmeyen, kulesinden dışarı adımını atmayan, dünyaya yabancılaşmış biri midir mesela?

Peki “fildişi kule” neresidir? Okurun, sessizlik içinde çalışabileceği bir yer mi, yoksa dünyevi görevlerinden kaçtığı bir sığınak mı? “Fildişi kule halkın imgelemine, sokaklardaki hayata karşı bir sığınak; orayı mesken edinmiş aydınlar da züppe, kısır, dalgacı, mizantrop, halk düşmanı olarak yerleşti,” diyor Manguel. Fildişi kule metaforunu ilmek ilmek söküp önümüze bıraktıktan sonra “Çalışkan Prens” başlıklı bölümde Hamlet’in hangisi olduğunu, farklı görüşlerdeki Shakespeare uzmanlarının yazdıklarına değinerek irdeliyor. Fakat bölümün sonunda karşımıza sürpriz bir kavram çıkartıyor: Gözetleme kulesi. Yoğun olarak Hamlet üzerinden fildişi kulenin çözümlendiği ve ardından Gramsci’nin tezlerini tartışarak ilerleyen “Gözetleme Kulesi” başlıklı bölüm, kitabın en dikkate değer, zorlayıcı ama aynı anda iştah kabartan kısmı gibi göründü bana. Zihnimde uyanan temel soru ise şu: Okurun inzivası gerçeklikten kaçış mı, hakikate varış mıdır?

Bu bölümün okurluğun güncel bazı meseleleriyle de bağlandığını belirteyim: Elektronik okumalar, metinlerle kurduğumuz ilişkiyi nasıl şekillendiriyor? Elektronik bir aracı yoluyla karşılaştığımız metin ile derin ve uzun soluklu bir ilişki kurmak mümkün mü? Bunun handikapları nelerdir?

 

Kurmaca ile gerçeklik arasındaki iletken

Üçüncü bölüm “Kitapkurdu” ise “Dünyanın mucidi olarak okur” başlığıyla açılıyor. Denemelerinin yaslandığı temel mesele burada iyiden iyiye açık edilmiş oluyor: Gerçeklik ile kurmaca arasındaki ilişki. Gezgin olarak okur metaforu, okurluğun kendisini bir deneyim olarak kabul etmeye çağırmıştı bizi. Okuru, kitapta gezintiye çıkan bir gezgin gibi tasavvur etmişti bu bölümde. Ardından gelen ikinci bölüm okurluğun gerçeklikle, hayatla temasını sorgulatmıştı. Her ne kadar kitap sayfalarında bir gezinti söz konusu olsa da okur burada edindiği deneyimi, dış dünyaya, topluma ya da hayata nasıl geri döndürecekti? Kitap sayfaları okura bir deneyim sunuyordu, peki sonra? Okur bu deneyimi hayata nasıl mal edecekti? Fildişi kule bölümü bir parça bu soruların etrafında geziniyordu.

Öte yandan toplumsal pratiklerin içine gömülmeyip kitap sayfalarının gezgini olmak hakikatle esaslı bir buluşmanın kapısını da aralamayacak mı, sorusu da kendini duyuruyordu.

Bu bağlamda “dünyanın mucidi olarak okur” başlığı tesadüfen oraya ilişmiş gibi görünmüyor. Bu vurguyla Manguel, okuru kurmaca ile gerçeklik arasında bir iletken olarak çözümlüyor. Hikâyede anlatılanların hakikat olmasını arzulama ama aynı anda buna inanmama hali; okurun yaşadığı hayat ile okuduğu hikâye arasında bir alışverişe yol açıyor. Bu alışverişin sonucunda hem hikâye hem de hayat yeniden yaratılıyor. Manguel söz ettiği bölümde şöyle diyor: “Klinik vaka olmasa bile her okur en az bir kere sözcüklerle yaratılmış varlığın ezici gücünü hissetmiş, belli bir karaktere âşık olmuş, bir başkasından mantıksızca nefret etmiş, bir üçüncüsüne imrenmiştir.”

İşte bu noktada “kitap delisi” kavramı beliriyor. Belki de kitap delilerinin en meşhuru olan Don Quijote’yi Cervantes şöyle tarif ediyor: “Kısaca, kendini kitaplara öyle kaptırmıştı ki günbatımından gündoğumuna kadar bütün geceyi, gündoğumundan günbatımına kadar günlerini okuyarak geçirirdi, sonunda az uyuyup çok okumaktan beyni kurudu ve aklını yitirdi.”

 

Hayat çırağı okur

Alberto Manguel’in denemelerinin son durağı ise “Yaşamak İçin Okuma” bölümü. Logan Pearson Smith’in cümlesi “Herkes hayat önemlidir der, ama ben okumayı yeğlerim,” epigrafından da anlaşılacağı üzere Manguel bu bölümde okumayı yaşama eyleminin önüne geçiriyor. “Bırak artık okumayı! Dışarı çık, hayatını yaşa!” diyenlere itiraz ediyor.

Okuru “hayat çırağı” olarak nitelendiren ve bütün eserlerinin temeline bunu yerleştiren Flaubert ve onun başyapıtı Madame Bovary üzerinden ilerleyen son söz bölümünü şu sözlerle noktalıyor Manguel: “Biz okuyan yaratıklarız, sözcükleri sindiririz, sözcüklerden meydana geliriz, sözlerin dünyada bulunmamıza araç olduğunu biliriz, ayrıca gerçekliğimizi sözcüklerle belirleriz, bizler de sözcüklerle özdeşleşiriz.”

Sabit Fikir Dergisi, Şubat 2017

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.