Aralık ayı geldiğine göre “yılın en iyileri” başlıklı haberlerin de eli kulağındadır diyordum ki, ilk gözüme çarpan Sabitfikir’in listesi oldu. Bu yazıya ilham veren de odur.

Fakat önce bir açıklama yapmam gerekiyor; hiçbir ödülün, hiçbir “en iyi” listesinin piyasanın prensiplerinden, koşullarından ve gereklerinden arınabileceğini sanmıyorum. Halihazırdaki bütün ödüllerin ve seçmelerin kültür endüstrisine orasından ya da burasından hizmette bulunduğuna inanıyorum.

Bu hizmet; masum, iyi niyetli, hayırlı ve faydalı da olabilir. Genç bir yazarın ödül alarak belli bir şansı yakalamasının kimseye zararı yoktur sözgelimi. Fakat önünde sonunda bu da bir pr faaliyetinin parçasıdır. Genç yazarın pr’ı, ünlü yazarın pr’ına göre daha masumdur o kadar.

Benim niyetim, listelerin varlığını eleştirmek değil, bunların oluşumunda ve sunumundaki “ölçütsüzlük” sorununa işaret etmek.

Okurların kitap seçimlerini yönlendirmek piyasanın tüm bileşenlerinin yapmaya çalıştığı bir şey. Edebiyat dergilerinden, kitap eklerine pek çok mecra yayımladıkları yazılarla okura “şu kitabı al, ötekini alma” demiş oluyor aslında. Söz konusu listelerin de başlıca amacı, bir yıl içinde yayınlanmış kitapları okura hatırlatmak ve okuma listesini gözden geçirmesini sağlamak.

Aklıma takılan sorular ise şu; listeleri düzenleyenler, “en iyi” romanın hangisi olduğunu seçenler, piyasanın hoyrat ve agresif doğasına kapılıp giderek mi yapıyorlar bunu, yoksa nitelikli edebiyatı savunarak mı? Piyasada kendine yer bulamayan nitelikli eserlerin de görülmesini, duyulmasını sağlayabiliyorlar mı? Yoksa “çok satan” listeleri ile “yılın en iyileri” arasındaki makas giderek daralıyor mu? Bana öyle geliyor ki, ölçütsüzlüğün sonuçları sandığımızdan daha büyük. Bu “yarış”ta fırsat eşitliğinin gözetilip gözetilmediğiyle ilgili şüphelerim var.

Kim seçecek?

“Yılın en iyi 50 romanı” listesini oluşturacaksınız diyelim, ilk belirlemeniz gereken şey herhalde bu listeyi kimlerin oylarıyla oluşturacağınızdır. Edebiyat eleştirmenlerinin mi? Akademisyenlerin mi? Romancıların, öykü yazarlarının ya da şairlerin mi? Gazetecilerin, editörlerin ve köşe yazarlarının mı yoksa? Hadi dediniz ki hepsi birden. Peki, seçici kurul kaç kişiden oluşacak ve burada demin saydığım mesleklerin dağılımı ne şekilde belirlenecek? Edebiyat eleştirmenleri mi ağırlıkta olacak? Yoksa madem en iyi romanları seçiyoruz roman yazarlarının söz hakkı daha mı fazla olsun diyeceksiniz? (Bu noktada bir romancının başka bir romancının eserini oylaması da tartışılabilir. Ayrıca, kendisi de o yıl roman yayınlamış yazarların bile seçici kurul içinde yer aldığına denk gelmişliğimiz var yanılmıyorsam.)

Ülkemizde genellikle bu seçici kurulların rastgele oluştuğunu bilmeyen yok. Hepimiz aynı dertlerden muzdaripiz. Pek çok işi bir arada yürütmek, (üstelik az bir maaşla) zorunda kalıyoruz. Gazetelerin kitap eki sorumlularından tutun, dergilere, internet sitelerine kadar, pek çok yayının mutfağı genellikle tek bir kişinin sırtında. Yıl sonu gelince yük artıyor tabii. Üstüne bir de böyle angaryalar çıkıyor. Evet angarya, çünkü bu listeleri oluşturmak için sayısız yazışma, telefon görüşmesi, mesajlaşma gerçekleştirmeniz gerekiyor. Bir kere herkes o seçici kurulda yer almaya gönüllü olmuyor. Kurula seçilmenin ayrıcalık olduğunu düşünenler çoksa da ikiletmeden yanıtını yollayan kişi sayısı pek az.

O yüzden listenin organizasyonunu yapan editör arkadaşlarımın yukarıda “kim seçecek?” sorusunu okuduklarında kulaklarımı pek de iyi olmayan bir şekilde çınlatacaklarını tahmin edebiliyorum. Öte yandan “böyle gelmiş böyle giderciliği” bir yana bırakmak zorunda olduğumuz konusunda hemfikir olduğumuzu sanıyorum. Editörlük yapmış biri olarak söylüyorum, bizi hem külfetten hem töhmetten kurtaracak olan budur. Bu haliyle kabak hep editörlerin başına patlar çünkü.

Çeviri mi, yerli mi?

Öyle ya da böyle seçici kurul oluştu diyelim, bu kurul üyeleri romanları hangileri içinden seçecek? Mesela yerli ve yabancı eserleri aynı liste içinde mi değerlendirecekler yoksa iki ayrı liste mi yapacaklar? Sabitfikir örneğine bakarsak, “2016’nın en iyi 50 romanı” başlığı altında karma bir liste verilmiş. Bu tercihin tartışılır olduğunu düşünüyorum. Çünkü yabancı romanları dahil ettiğinizde şöyle tuhaflıklar ortaya çıkabiliyor; aslında 1939 yılında basılmış olan James Joyce’un Finnegans Wake isimli romanı, Türkçeye daha yeni çevrildiği için, 2016’da yazılmış ve yayınlanmış öteki romanlarla aynı kategoride değerlendirilebiliyor. Bu romanın 2016’nın en iyi romanları arasında sayılmasında bir tuhaflık yok mu? Romanın Türkçeye yeni çevrilmiş olması onu bir 21. yüzyıl romanı mı yapar?

Böylece ikinci bir ölçüt sorunu çıkıyor ortaya. Tekrar basım ya da yeni çeviri olan ama aslında eski tarihli romanlar 2016 yılının en iyileri içinde değerlendirilebilir mi?

Bu listeler aynı zamanda geleceğin edebiyat tarihçileri açısından önemli birer kaynak olacaktır. Nitekim Sabitfikir’in de sunuş yazısında amaçlarının bir “bellek oluşturmak” olduğu belirtiliyor. 30-40 yıl sonra araştırma yapan bir edebiyat öğrencisini düşünelim, 2016 yılında yayınlanmış en iyi romanların seçildiği bir listede James Joyce’un adıyla karşılaştığında anlık da olsa bir şok yaşamayacak mı? Sorumluluğumuz yalnızca bugünün okuruna mı karşıdır?

Nasıl seçtiler?

Sabitfikir yılın en iyi kitaplarını sunarken, bir de seçici kurul listesi vermiş. Ancak biz okurlar kimin hangi kitaba oy verdiğini bilemiyoruz. Tek bildiğimiz aslında seçici kurulda yer alan isimlerin sadece 10 kitap seçtiği. Yani her üyeden alınan 10’arlık liste bir araya getirilmiş ve en çok oy alanlardan 50 kitaplık bir liste oluşturulmuş. Dolayısıyla seçici kurulda yer alan bir kişinin, listedeki romanlardan bazılarını hiç okumamış ya da beğenmemiş olması ihtimali küçük değil. Şu durumda bu liste bir seçici kurul faaliyetinin ürünü sayılamaz bana göre. Oy vermemeyi bırakın, okumadığım kitapların da yer aldığı bir listenin oluşumunda kullandığım oy geçerli sayılabilir mi? Şuna benziyor; bir ödül jürisi oluşturuyorsunuz. 100 tane dosya geliyor. Jüri üyelerinin bir kısmı bazı kitapları, bir kısmı diğerlerini okuyor. Herkes kendi okuduklarını baz alarak seçim yapıyor. Haliyle çoğunluk tarafından okunan kitabın şansı, az kişi tarafından okunana göre daha yüksek. “Çoğunluğun” iktidarını her yerde, itinayla kuruyoruz. Fırsat eşitliği ise sizlere ömür.

Okuduklarımız mı, duyduklarımız mı?

Öte yandan herhangi bir kişiden piyasaya çıkmış bütün romanları okumasını bekleyemeyiz. En azından bu, gerçekçi bir beklenti olmaz. İşte bizim paradoksumuz! Bu listeler okuduklarımızdan mı çıkıyor, duyduklarımızdan mı? Bu paradoksa Tim Parks da değinmiş. Türkçeye yeni çevrilen “Ben Buradan Okuyorum” isimli kitabında şöyle diyor: “Hiç kimse her şeyi okuyamaz. Hiç kimse her şeyin yüzde birini de okuyamaz. Buna rağmen uluslararası ödüller bize yılın en iyi romanının hangisi, en büyük yazarının kim olduğunu söylediklerini iddia ediyor.”

Sabitfikir, bu paradoksu aşmak adına olsa gerek “öne çıkan” ifadesini kullanmış. Böylece seçici kurul üyeleri “okuma sorumluluğu”ndan da kurtulmuş oluyor belki. Bir kitabın iyi mi kötü mü olduğunu söyleyebilmeniz için onu okumanız gerekir ama “öne çıkan”ları tespit etmemiz için böyle bir zorunluluk yok.  Geçen bir yıla şöyle bir bakmanız yeterli.  E ama öyleyse seçici kurula da ihtiyaç yok. Al sana bir paradoks daha! Böyle bir listeyi çıkartmak, çalışkan bir editörün yarım gününü almayacakken bu kadar  zahmete girmeye değer mi?

Piyasa nüans tanımaz

Sabitfikir, “öne çıkan” kavramını kullanma nedenlerini şöyle açıklıyor: “Söz konusu liste, bu yıl içinde basılan binlerce roman arasından hangilerinin ‘öne çıktığını’ (en çok okunan, en çok satan, en çok sevilen, hayal kırıklığı yaratan ya da beklentileri karşılayamayan ama hakkında en çok tartıştığımız romanları kapsayan bir ifade olarak ‘öne çıkan’) göstermek için hazırlandı. Bu yıla dair bir bellek oluşturmak niyetiyle. Ama, mutlak anlamıyla ‘en iyi’leri göstermek amacıyla, hiç değil. Çünkü, edebiyatın içinde nefes alan bir ekip olarak, yazının numaralanıp sıralanamayacağını, dışarda kalanın içeridekinden pek çok açıdan daha iyi olabileceğini; içeride olanın bile hakkaniyetle değerlendirilemeyeceğini ve hatta belki de, dışarıda kalan o bir tanecik romanın gelecek yüzyıllara kalacak yegane yapıt olma olasılığını barındırdığının farkındayız elbette.”

Tim Parks’tan ödünç aldığım üslupla söyleyecek olursam; kendimizi kandırmayalım. Siz istediğiniz kadar “öne çıkan” deyin ve kendinizi “en iyi”den kurtarmaya çalışın, böyle bir liste hazırlamaya soyunduğunuzda, piyasanın rekabetçi ruhu sizi yutuyor. Hiç kimse vurguladığınız “öne çıkan” ifadesini görmüyor ve bu listeyi “en iyi romanlar” listesi olarak okuyor. Kendiniz dahil. Çünkü içeride uzun uzadıya açıklamış olsanız da internetteki başlıkta “en iyi” ifadesi olduğu gibi duruyor: “2016’nın en iyi 50 romanı”.

Ölçütsüzlüğün sonuçları

“Büyük balık küçük balığı yutar” 80 sonrası yetişen kuşağın herhalde en çok duyduğu sözlerden biridir. Serbest piyasa ekonomisinin getirisi, serbest rekabet adı altında küçük balığın büyük balığa yem olmasıdır. Sistem, küçük balığın haklarını gözeten önlemler almadığı için böyledir bu. Yılın en iyi kitaplarını seçerken içine düştüğümüz “ölçütsüzlüğü” serbest piyasa ekonomisinin mantığına benzetiyorum. Ölçütler küçük balığın yem olmasının önüne geçebilir. Ölçütsüzlük ise sesi gür çıkanın egemenliğini pekiştirir.

Kuşkusuz iyi niyetli girişimlerde bulunuyoruz. Diyoruz ki yılın en iyi 50 romanını seçelim de insanlar iyi kitaplar okusun. Ama nasıl seçeceğimiz, hangi ölçütleri kullanacağımız üzerine pek öyle uzun boylu düşünmüyoruz. Bir yıl boyunca reklam ve tanıtım kampanyaları sayesinde ziyadesiyle haberdar olduklarımız dışında pek bir örnekle karşılaşmıyoruz listede. Kuşkusuz nitelikli eserler de yer buluyor kendine. Bu yazı, Sabitfikir’in listesindeki romanları tartışmaya açmıyor zaten. Yöntemdeki sorunların sadece bir yöntem sorunu olmadığına, listenin içeriğini etkilediğine işaret ediyor. Seçicilerin bile okumadığı bir “en iyi 50 roman” listesiyle karşı karşıya olmamız tek başına yeterli değil mi?

Aklıma “Okumadığınız İçin Teşekkürler” isimli kitap geliyor. Kitabın yazarı Dubravka Ugresiç, diyalog değil monolog çağında olduğumuzu söylüyor ve 1997 tarihli bir yazısında şöyle diyordu: “Editörler, eleştirmenler, diğer yazarlar, hatta kendisine ödül verenler bile yazarın yazdıklarını pek okumaz.”

Yirmi yılda değişen pek bir şey yok gibi görünüyor.

Kaynak: http://t24.com.tr/k24

15 Aralık 2016

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.