Bu ay Murat Gülsoy’un yazı yolculuğunda neler olup bittiğini merak ettim. Gülsoy’la yaratım sürecinin hangi duraklarında soluk aldığını, elimizde tuttuğumuz kitapların arkasındaki serüveni konuştuk.

“‘602. Gece’de, ‘Kurmacanın sınırları üzerine hayaller kurmayı seven biri olduğunu’ söylüyorsun. Kurmacanın sınırları meselesi yazma sürecine de yansıyor mu?

“Tabii. Ortada bir sınır yoksa hayal gücü devreye girmiyor. Sınırdan kast ettiğim insanın özgürlüğünü, var oluşunu kısıtlayan bir mesele. Bir sınır ya da çözülmesi gereken bir mesele yoksa o boş sayfa boş kalmaya devam eder veya bir biçimde doldursan bile yüzeysel şeyler çıkmaya başlar. Hayallerim doğrudan bilinçdışımdan besleniyor. O yüzden çok kıymetli. Yazarın hayal gücünü etkin bir şekilde kullanabilmesi için kendi sınırlarına çarpması lazım. Herkes için sınır farklıdır; kimisi için bu ailesidir, kimisi için toplum kurallarıdır, kimisi için siyasi atmosferdir, cinsel kimliktir, dini dogmalardır; kimisi için de kurmacanın kendi kurallarıdır, dilidir. Örneğin kurmacanın dilinin kendisini sınırladığını düşünen yazarlar daha çok biçimsel arayışlara giriyorlar; belki toplumsal ve tarihsel meseleleri kendi özgürlükleri açısından mesele edinenler daha farklı bir çizgi benimsiyorlar. Bazen büyük yazarların tıkandıklarına ya da eskisi gibi parlak işler çıkaramadıklarına tanık oluyoruz. Bunun nedeni artık kendi sınırlarını araştırmak istememeleri, daha güvenli alanlarda kalem oynatmayı tercih etmeleridir. Kendini kabul ettirmiş bir yazarın beklenmedik denemeler yapması, kendini riske atması, sürekli sınırlarını araması beni büyülüyor.”

“Peki senin değişen sınırların mı var, yoksa mesela Kundera’nın dediği gibi dönüp dolaşıp hep aynı sınıra mı tosluyorsun?”

“Bir insanın bir tane temel meselesi olduğunu söylemek biraz indirgemeci bir yaklaşım bence. Elbette ki son kertede indirebiliriz de. Mesela ölüm olgusu. Ölüm, haz, cinsellik, gerçeklik gibi çok temel meseleler herkesi sınırlar. Bu kadar temelden bakarsak evet, herkes her zaman aynı hayatı yaşar ve aynı romanı yazar ama o kadar uzaktan bakarsak her şey aynı gözükür; biraz yakınlaştığımız zaman, farklılıklar ortaya çıkacaktır. Benim de kimi zaman aynı noktalara geldiğimi hissettiğim oluyor, hep belli bir yere doğru elim gidiyor. Nereden başlarsam başlayayım ya da neye niyet edersem edeyim mutlaka belirli çekim noktaları var sanki. Niye? Çünkü o nokta beni heyecanlandırıyor. Niye? Orada benimle ilgili bir şey var. Bir yandan oraya gitmek istemiyorsun, bir yandan da seni yazdırtan o enerji aslında.”

“Bütün bu konuştuklarımız daha az sayıda okura sahip olmayı beraberinde getiriyor mu?”

“İlk ağızda hızlıca çok sayıda okura ulaşmak gerçekten kolay bir iş değil. Hem dilediğin gibi yazacaksın, yeni bir şeyler deneyeceksin hem de bu arayışların hemen benimsenmesini bekleyeceksin. Kendi sınırların aynı zamanda başkaları için de sınırdır. Bazı kırmızı çizgiler var, oralara da yaklaşıyorsun bazen… Yaklaştıkça kendine engel olmaya çalışabilirsin, bu yüzden hikâyen bozula da bilir. Yani güvenli bir yerde değilsin. Dolayısıyla da çok mükemmel eserler ortaya çıkmayabilir. Ama bence değerli olan büyük eserlerdeki o tuhaf yapısal ‘bozukluklar’ diyebileceğimiz özelliklerdir. Mesela ‘Tutunamayanlar’ öyle bir kitaptır. Pekâlâ onu estetik açıdan eleştirebiliriz, burası sarkmış, şurası fazla diyebiliriz ama zaten o öyle olduğu için iyi, öyle olduğu için mükemmel, öyle olduğu için az okura ulaştı ilk başta. Ama zaman içerisinde çok etkili oldu. Zaten edebiyatın ilginç tarafı da o, okurun büyük bir kısmı siz yazdığınız zaman henüz doğmamış oluyor. Dostoyevski akıllı telefonlardan elektronik ortamda romanlarının okunduğunu bilseydi delirirdi herhalde. Neden yıllar geçse de biz o kitapları okuyoruz? Çünkü o hakiki arayış var. Temel meselelere dokunuyor. Dolayısıyla okur sayısı göreceli bir şey. Aslında sen de hedefliyorsun çok büyük bir okur sayısını; hatta uzun vadede çok çok daha fazlasını hedeflemiş oluyorsun.”

“Mühendislik eğitiminin katkısı nedir romancılığa? Var mıdır?”

“Bilmiyorum. Dostoyevski’ye de sormak isterdim ben, o da mühendis. İlginç, hiç kafamda mühendis gibi durmuyor. Kendim de kafamda hiç mühendis gibi durmuyorum. Kuşkusuz ne yaptıysa insan, ne okuduysa, hangi deneyimlerden geçtiyse hepsinin yararını görüyor. Bunlar bizi farklılaştırıyor da. Bence yazarı yazar yapan şey içe bakış gücü, kendisiyle uğraşma biçimidir. Aldığı eğitimler, kültür, deneyim ve diğer her şey onun malzemesini oluşturuyor ama o malzemeyle bir şeyler yapabilmenin yolu içe bakıştan, kendi üzerine çalışmaktan geçiyor. Bu, ilham geldiğinde yapılan bir iş değil, her gün ama her gün çalışmayı sürdürmek gerekiyor.”

“Yaratıcı yazarlık atölyeleri de yapıyorsun. İnsanların zihninde bir önyargı var atölyelere karşı…”

“Birçok insanı sokaktan çevir sor, yazarlık öğretilir mi, öğretilmez mi? Çoğu insan tereddüt etmeden ‘öğretilemez’ diye cevap verir. Dünyanın büyüsü moderniteyle birlikte bozuldu. İnsanlar pratik olarak biliyor ki, dünya büyülü bir yer değil. Uçaklar hava durumuna göre uçuyor, hasta olduğun zaman hastaneye gidip MR çektiriyorsun. Artık büyücü yok, şaman yok, peygamber yok, metafizik bir geçiş yok. Olmayınca da bunun yerine sanat konuluyor. Yani modern çağın dini sanat, peygamberi ya da şamanı da sanatçıdır gibi bir çarpık algı var; bu tamamen sanatı yabancılaştırıcı ve belirli bir seçkin gruba havale edici bir yaklaşım. Böyle yaparak insan kendi doğasına yabancılaşıyor. Çünkü yaratma, özgürlüğe doğru gitme insanın doğasında var. Bunu görmezden gelen yaklaşım sanatı yücelterek yapıyor bunu. Yaratıcı yazar meselesi de bunun bir parçası. İnsanın çalışarak, öğrenerek yapabileceği bir şeyse bunda büyülü bir taraf yok diye düşünüyorlar. İşin içine eğitim, çalışma girdiğinde hile yapmışsın gibi algılanıyor. Bu da sanatçıyı doğaüstü bir şey gibi algılamaktan kaynaklanıyor. Sanat bir vahiy, sanatçı da sadece bir iletken olsun istiyorlar. O kişi kendi çabasıyla bir şey yapsın istemiyorlar. O yüzden hep derler ya ‘yarı delidir bunlar’ diye. Sanatla uğraşan kişi, aslında kendisiyle uğraşıyor. Kendini fark ediyor, fark ettiğini ifade etmeye çalışıyor. Bu da müthiş bir çaba gerektiriyor. Ama sen buna Tanrısal bir şey ya da yetenek gibi doğuştan gelen bir şey dersen insanın iradesini yok saymış oluyorsun. O zaman yaratıcılık senin dışında bir şey haline geliyor. Kişinin yaratma sürecindeki rolünü yok saymış oluyorsun. Birey, iradesi olan bir varlık, bir şeyi yapabilen kişi. Sanatçı bile isteye, arzu ederek üreten, dünyayı ve kendisini dönüştüren kişidir.”

Remzi Kitap Gazetesi, Kasım 2016

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.