Bazen siyaset çoğu zaman siyasetçi, güruhlar yaratıyor. Onun vizöründen baktığımızda yüzlerimiz buzlanmış gibi görünüyor. Kalabalıklar tek tek insanlardan oluştuğu halde birileri onu kütle halinde görüyor. Siyasetçi, insanları zihninde önceden ipoteklenmiş çekmecelere yığmayı seviyor. Bunda konjonktür marifetiyle oluşan kamplaşmaların da etkisi inkâr edilemez. Kendilik algımız böyle böyle biçimleniyor. Hangi kampa yazıldığımızı sorgularken yakalıyoruz kendimizi. Siyasetin borusu diğer sesleri bastırdığında kendimizi hiç alışamayacağımız bir kefe(n)in içinde bulmamız kaçınılmaz. Bizden matbuu bir anlatının figüranı olmamız bekleniyor.

Bana “tuzu kuru” diyebiliriz ama bunlar aklıma “Edebiyat Ne İşe Yarar?” isimli kitabı getiriyor. Kitabın içeriğinden çok kapağındaki soru nedeniyle: Edebiyat Ne İşe Yarar? Siyasetin bireyleri bu matbuu anlatı içinde erittiği zamanlarda, edebiyatın o erimeye karşı insanın hikâyesini anlatmayı sürdürmesinin güçlü bir direniş olduğuna inanıyorum.

Aslında bu, yalnızca edebiyatçıya has bir direnme biçimi değil. Boru öttürmeye gönül indirmeden, kendi halinde gerçekleşen ama giderek yayılan bir direniş kültürünün de parçası. Bu, “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabının yazarı Clarissa Pinkola Estes’in de bahsettiği kültür: “Bizim görevimiz bütün dünyayı tek seferde düzeltmek değil, ama onarım için dünyanın bir bölümüne ulaşabildiğimiz kadar uzanmak. Bir ruhun yapabileceği herhangi bir, küçücük ve sakin şey başka bir ruha yardımcı olabilir, bu zavallı acı çeken dünyada birine yardım etmek gayet yeterli olacaktır. Dramatik bir değişim için gerekli olan; bu davranışı arttırmak, arttırmak ve daha çok ekleyerek devam etmektir.”

Dilerseniz bana “çok bilmiş” de diyebilirsiniz ama edebiyatçı dünyayı değiştiremez. Zaten hiç kimse dünyayı değiştiremez. Bir parti, bir siyaset, bir ülke lideri de dünyayı değiştiremez. Dünya bu şekilde değişmez. En azından son birkaç bin senede öyle değişmedi. (Tekerleği bulan arkadaşa haksızlık etmemek gerek tabii.)

Öte yandan sık sık karşılaştığım, “Edebiyatın toplumları dönüştürme gücüne inanıyor musunuz” sorusuna bugün çok daha kararlı bir biçimde, “evet” diyorum. Ama bu soruyu sorarken sizin zihninizdeki “dönüştürme gücü” ile benim zihnimdeki örtüşmüyor olabilir. Ben, edebiyatçının da görevinin “bir ruhun başka bir ruh için yapabileceği herhangi bir küçük ve sakin şeyi yapmak” olduğuna inanıyorum. Bu, yazarın kendisi için de yaptığı bir şey olacak. Çünkü ancak böylelikle kişi kendini büyümsemekten kurtulabilir ve bu, bir insan için az şey değildir. Ursula Le Guin’in “devrim yapamazsınız, devrim olabilirsiniz” sözünü de buraya ekleyebiliriz. Devrim yapmanın kibrinden kurtulmak için devrim olmak gerekir.

Ancak bu şekilde büyük ve gerçek bir anlatının parçası olabiliriz. Bu anlatının diğerinden farkı şudur ki, küçük küçük hikâyelerden yaratılmış olduğunu hiçbir zaman unutmaz. O, hikâyelerin zaman içinde birikmesiyle kendiliğinden oluşmuştur. Bu son derece demokratiktir. Edebiyatçı da böyle demokratik bir bütünün parçası olduğunu hep hatırlamalı, anlatının tek yazarı olduğu vehmine kapılmamalıdır.

Bugün bize dayatılan çekmeceler, tribünler, kamplar karşısında “edebiyat ne yapabilir ki” diye soranlar var. Bu soruyu zaman zaman ben de soruyorum. Yazının başından beri yanıtın etrafında geziyoruz; insanı tek bir anlatının içinde sıkışmaktan kurtaracak şey, hem kendisinin hem de ötekilerin hikâyelerine sahip çıkmaktır. Farklılıkları yok saymayan, dahası bu farklılıklar sayesinde var olan başka bir anlatının parçası olabilmek.

Edebiyatçı, inatla ve ısrarla kütlenin içindeki insanı arar, ne yapar eder onu bulur ve biricik olanın hikâyesini yazar. Bir başkası, bir başka yerde yoksul bir insanın karnını doyurur. Diğeri hasta bir hayvanı iyileştirir. Ve bunları yaparken eylemini küçümsemez, çünkü küçümsemek büyüklenmekten gelir.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Ağustos 2016

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.