Üzerinde ölü toprağı var diye şikâyet ettiğimiz edebiyat dünyası farklı fikirlerin dile getirilmesiyle ufak da olsa bir yaşam belirtisi gösterdi. Kendi adıma bu durumu sevinçle karşıladığımı belirtmek isterim. Böyle bir hareketlilik, normal koşullarda lüks sayılacak konuları gündeme getirme olanağını da beraberinde getiriyor. Mesela eleştirinin yokluğu üzerine değil de, eleştirinin dili üzerine konuşmaya başlayabiliyorsunuz. Benim niyetim de o.

Kimi mecralarda son dönemin popüler dergilerine (Ot, Kafa, Bavul vs.) yönelik eleştiriler dile getirildi. Bunlardan birini de Semih Gümüş yazdı. Radikal Kitap’ta yayımlanan “Edebiyatın üstüne basıp geç” başlıklı yazı, popüler dergileri edebiyat kategorisinde değerlendiriyor ve argümanını da bunun üzerinden temellendiriyordu.

Gümüş, yazısında popüler dergileri ve yazarlarını edebiyatın üstüne basarak yükselmekle itham ediyor. Bu “tuhaf” dergilerin edebiyatı da “tuhaf bir yozlaşmaya uğrattığını” söylüyor. (Tuhaf nitelemeleri yazara ait.) Anladığım kadarıyla Gümüş, tek tip bir edebiyat dergiciliğinden yana. İki farklı tarzda derginin aynı piyasa içinde var olamayacağını düşünüyor. Ya da birinin ötekini illa ki bastıracağına, bozacağına inanıyor. Zaten bu türden “kötü” örneklerin çoğalmasının ve “arabeske yüksek kültür muamelesi yapılmasının nitelikli olana yüz vermeyenlerin sayısını artırdığını” belirtiyor.

Gümüş, edebiyatçıların da kalem oynattığı bu dergilerde okuduğumuz metinlerin gerçekte edebiyat metni olmadığını özellikle vurguluyor. Buralarda kullanılan sokak dilinin “nitelikli ve yüksek edebiyat”a yakıştırılmadığını anlıyoruz. Zaten Gümüş bunun lümpen dil olduğunu ve bu dilin edebiyat zümrelerince hoş karşılanmadığını da açıkça belli ediyor.

Bu söylem bana Gezi Direnişi’ne burun kıvıran eski tüfek abi ve ablaların yaklaşımını hatırlattı. Gezi’de ortaya çıkan siyaset dilini ciddiyetten uzak ve fikri derinlikten yoksun buldukları için yeterince politik olmamakla eleştirenler olmuştu değil mi? Direnişçi gençlere tepeden bakıyor, bize yetişmeniz için daha kırk fırın ekmek yemeniz gerek diyorlardı.

Neyin edebiyat olduğu, neyin olmadığı konusunda kuşkusuz herkes fikrini dile getirebilir. Buna sınır koymak kimin haddine. Ancak hemen peşinden gelen cümle eleştirinin dili üzerine düşündürücü: “Süslü dilin edebiyat dili olmadığı, bayağılık olduğu demek yeterince anlatılamadı.” Süslü dilden hiç hoşlanmam ama yazıda karşılaştığım bu üslup beni lise yıllarıma götürüyor. Edebiyat öğretmeni arka sırada oturan ve dersleri sabote edip milleti yoldan çıkaran öğrencisini duvara kalp çizerken yakalıyor. Sonra da kulağından tuttuğu gibi müdürün odasına yolluyor. Bir de o anlatsın bakalım, süslü dilin edebiyat dili olmadığını!

Semih Gümüş’ün popüler dergileri eleştirirken kullandığı dil, kendisi de bir edebiyat dergisi çıkardığı ve ustalık konumunda sayıldığı için önemli. Bulunduğu yerin okurun zihninde yaratabileceği hiyerarşik önkabulleri yıkan bir dil kullanabilecekken, o bunun aksini yapmayı tercih ediyor ve hiyerarşinin altını çiziyor.

Neyin asıl, neyin sahte olduğunu da kolayca tayin ettiği yazısında Gümüş, “Aşağı kültürün demokratik sayılması, sonunda kültürün sonsuz yenilgisine giden bir yanılsamadır” diyor. Aklıma Cumhuriyet’in kültür politikasını geliyor. Hani şu arabeskin tukaka sayıldığı ve radyolarda sadece klasik müzik çalınmasının emredildiği yıllar. Bu aydınla­(t)macı ideolojiyle büyüyen kuşağın “halka inmek” deyimini sakınmasızca kullandığını da unutmamalı.

İnilen ve çıkılan kimi konumların içinden konuşmayı sürdürdüğümüz sürece ve “aşağı”, “yüksek” kavramlarını her fırsatta kültürün ve edebiyatın ön takısı haline getirmekte ısrar ettikçe üslubumuz da pek tabii ki “halka inmeyecek”, iktidar diline yakın olacaktır.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2016

Tagged with →  
Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.