“… Düşünde bile göremez işler düşlerin gördüğü işleri.”

Can Yücel

Ya da “Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi / Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor yürekten gelenin doğal rengini” (Shakespeare, Hamlet).

Düş kurma ilhamı vermeyen edebiyat metni okura dönüşüm vaat etmez. İnsan sadece bilinçle değişen değil, düşleyerek de değişen bir varlık. Düşler altüst ediyor insanı, onlar karıştırıyor ruhu. Dış dünya, insanı bilincin kontrolüne girmeye zorluyor. “Akıllı varlık”lara dönüşüyoruz hızla. Doğduğumuzda sahip olduğumuz renklilik ve canlılık baskılanarak derinlere gömülüyor. Aileden başlayarak, okulla ve sistemin tüm aygıtlarıyla şekillendirilen “bilinç”, özümüzdeki renkleri bilinçdışına itiyor. Ne tuhaf ki sistemin “bilinç taşıma” yöntemini devrimciler, hatta kimi sanatçılar da sahipleniyor. Uygarlığın alametifarikalarından biri de bu “dışarıdan bilinç taşıma” işi.

Öte yandan dışarıdan taşınan bilinç insanın sadece bilincine laf geçirebiliyor. Oysa insanın gerçekliği o bilinçten ibaret değil. Hatta belki de “asıl özümüz” onun dışında. Bu öz tamamen yok edilemediği için, bilinçdışı onun korunduğu bir alana dönüşüyor. Öyleyse ruhumuzu saklayan bilinçdışının, sistemin parmağını sokamadığı bir alan olarak, büyük bir özgürleşme ve keşif vaat ettiğini söyleyemez miyiz?

Buna rağmen, devrimcilerin, sanatçıların, filozofların neden hâlâ pek çoğu bilinçlerimize seslenmeye çalışıp, bilinçdışına ulaşmakla pek o kadar ilgili görünmüyor?

Böyle düşününce sanatın işi kişiyi değiştirmek mi emin olamadım şimdi. Bilinçdışında saklı tuttuklarımızı kışkırtıp gölge etmeseler başka ihsan istemeyiz aslında.

İlk insandan miras aldığımız, tarihinin derinliklerinde saklı, genlerimizde yazılı bilgiler uygarlık tarafından yıllar içinde unutturulmuş bize. Sanatçı ve düşünürlerin bu unuttuklarımızı bize hatırlatabilmesi için, önce kendilerinin kendi zihinlerindeki vahşi ormana dalma cesaretini ve merakını duymaları gerekiyor.

Yaratıcısının bu tür bir hatırlama süreci yaşamadığı sanat eserinin, bir devrimci söylemin ya da felsefi düşüncenin, ulaştığı kitlenin bilinçdışında karşılık bulması güç görünüyor bana. Romancı, yazma sürecinde kendini bilinçdışı alana teslim ettiğinde kendisinin de bilmediği/unuttuğu şeylerin eserine sızmasına izin veriyor. Bu şekilde oluşan bir roman okurun da bilinçdışına ulaşabiliyor. Çünkü aslında bilinçdışlarımız da sandığımız kadar bireysel değil, kolektif ve tarihsel tarafı azımsanmayacak boyutta. İnsan tekil olduğu kadar tümel bir varlık.

Günümüzde karşılaştığım çoğu edebiyat metninin (sadece ülkemizde değil dünyada da) iyi düşünülmüş, akıllıca kurgulanmış olduğunu görüyorum. Aklıma hitap ediyorlar. Okuyorum, anlıyorum, üzerine düşünüyorum. Hatta pek çoğu zekice kurgu numaralarıyla beni tavlıyor da. Aklında ne kaldı, diye sorsanız bir iki cümlede özetlenebilecek fikirler söyleyebilirim. Tekniği hakkında da konuşurum isterseniz. Peki bilinç düzeyindeki bu kavrayışın fiziksel, bedensel bir karşılığı oluyor mu? Okurken heyecanlanıyor muyum mesela? Bedenimi ateş basıyor mu? Karşılaştığım cümleler nabzımı yükseltiyor mu?

Bedenimde bu tür tepkilere yol açan metinlerin yarattığı deneyimi, vahşi bir ormana girdiğimizde hissettiklerimize benzetiyorum. Yabanın tedirginliği değil bu. Daha çok arkaik bir temeli olan, unuttuğumuz öze ait ve neredeyse hasret kaldığımız o ruha kavuşmanın heyecanı. Bizden saklanmış, derinlere ittiğimiz bir tarafımızı yeniden keşfetmenin coşkusu. İşte bedenin tepkisi ruhtaki uyanışın işaretini verdiği için değerli.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Mart 2016

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.