Ne zaman yazdığım romanlar üzerine bir söyleşi teklifi gelse aklıma takılan bir soru olur: Ben bu metnin nesiyim? İçinizden “Bu tuhaf soru da nereden aklına geldi, neyi olacaksın, yazarısın tabii” diyor olabilirsiniz. O zaman şunu sormak zorundayım; her zaman mı?

Kuşkusuz kitabın piyasaya çıktığı o kutlu güne dek, yazar romanın tek muhatabı ve yaratıcısıdır. Peki bu ilişki kitap okurla buluştuktan sonra hiçbir değişime uğramaz mı?

Kimi yazarlar romanları yayınlandıktan sonra onu tükettiklerini hissederler; metne yabancılaşırlar. Bir ucubeymiş gibi ondan uzaklaşmak isterler. Bunun nedenleri üzerine pek çok şey söylenebilir ama bu yazı bağlamında benim düşüncem, yazarın belli bir süre sonra o metnin okuruna dönüşebilmesi için bu yabancılaşmaya ihtiyacı olduğudur. Metin-yazar ilişkisi bitirilmelidir ki, kitap piyasaya çıktığında orada yeni bir dinamik oluşsun. Bu dinamikte özne okurdur ve okur ile metin arasında yeni bir yaratım süreci başlar.

Kimsenin burnunu sokamadığı bir ilişki kurulur. Okur romanı isterse tuvalette okur, isterse masa başında; aynı şekilde romanın ne anlattığıyla ilgili istediği yorumu yapar, nasılsa elinde kırmızı kalemiyle fırsat kollayan bir yazar yoktur.

Okurun yaptığı yorumların müdahaleye kapalılığının büyük bir olanak olduğunu düşünürüm, özellikle de yazar için. Bu, metnin sahibi olmadığımı idrak etmem için ihtiyacım olan zamanı kazandırır bana.

Kimi okur, yazarın kendisinden ne beklediğini, metnini hangi saiklerle kurguladığını kavramaya çalışmaz. “Yazar burada ne demek istiyor?” yerine “Ben bu satırları okurken bir yandan da ne yazıyorum” sorusu öne geçer. Ne yalan söyleyeyim bağımsızlığını kazanmış, kendi ayakları üzerinde duran bu okur, pek çoğumuzun rüyalarını süsler.

Aslına bakarsanız metin okurla buluşana kadar eserin varlığından söz edilebilir mi bilmiyorum. Metinle mülkiyet ilişkisine girebileceğimiz yegâne aşamada da bu olanak elimizden alınmış olur böylece. Daha ortada bir eser yoktur ki yazarı olsun. Hemen enseyi karartmayalım, neyse ki eser okura iletildikten sonra kısa da olsa bir süre yazar olduğumuzu duyumsarız. Gel gör ki bu da geçicidir işte. Yazının başında söz ettiğim o yabancılaşma sayesinde hızla kurtuluruz oradan. Ama iyi ki kurtuluruz. Bu sayede “yazarlık” koltuğunu okura bırakmış oluruz.

Metin, yazarın gölgesi olmadan okunduğunda yeni olanakların kapısı açılabilir. Adam Phillips, “Kaçırdıklarımız” isimli kitabında bunu şöyle açıklıyor: “Yazarın okurdan ne istediğini saptayamamak, okurun kavrama imkânlarının tüketilmesi okuru -şayet ilgisi yeterince celp edilmişse- başka bir şey yapmaya iter.” İşte o başka şey; yazmaktır. Okur, metni sadece okumaz, onu yeniden yazar.

Peki bu sırada eserin “orjinal” yazarına ne olur? O da bir okura dönüşür ve metni okumaya başlar. Kitapçının rafında karşılaştığı, üzerinde kendi isminin yazılı olduğu kitap artık başkasınındır. Onu eline alıp cümlelerini okuduğunda bazılarını tanıyamaması bundan olabilir mi? Sık sık başımıza gelmiştir, yazar kendi kendine sorar; “Bunu ben mi yazdım?”

“Ben bu metnin nesiyim?” sorusuna yanıt ararken aklımdan geçenleri aktardım sizlere. “O metnin okuru” olduğumu düşününce soruları özgürce yanıtlayabildim. Mülkiyetin yüklerinden kurtuldum. Verasetten kurtulmuş ilişki sadece metni değil beni de özgürleştirdi.

Öteki okurlarla hiçbir hiyerarşik mesafe kalmamasına çalışarak verdim yanıtları. Romanları yazan kişi olarak kalmanın imkânsızlığı da buna eklenirse, ben artık “Eşik”in ya da “Gözlerini Kaçırma”nın yazarı sayılamam, bir yazar bile değilim aslında.

Yazar kimliğini hükümsüz kılmak bir ütopya olabilir. Ama ütopyalar güzeldir.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Kasım 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.