Kısa bir animasyon film izledim internette. Adı: “El Empleo / The Employment.” Yönetmeni, Santiago ‘Bou’ Grasso. Çalar saatin insanı yataktan zıplatan alarm sesiyle başlıyor film. Çizgi karakter alabildiğine ifadesiz bir yüzle kalkıyor yataktan. Uyandığı andan itibaren çalıştığı holdinge gidene kadar geçtiği tüm aşamalara tanık oluyoruz. Buraya kadar sıradan bir hikâye gibi gelebilir. Ama yataktan kalktıktan sonra düğmesine bastığı abajurun bir insanın kafasına takılı olduğunu görünce bir gariplik hissediyoruz. Daha sonra adam insanların sırtı üzerinde duran bir masada kahvaltı yapıyor. Taksi durağından bir “insan” çevirip ona biniyor. Trafik direğinde yeşil ve kırmızı ışık görevini üstlenmiş iki insan asılı duruyor. Çizgi karakterin her adımında tanık oluyoruz ki, nesneler tarafından yapılması beklenen görevler insanlar tarafından yerine getiriliyor. Biz de giderek daha çok merak ediyoruz: Bizim adam ne iş yapıyor?

Nihayet boş bir koridordayız. Karakter az ileride, bir ofise ait olduğu anlaşılan kapıya doğru ilerliyor. O kapıdan içeri gireceğini düşünüyoruz ama öyle olmuyor. Adam kravatını sıkıp, boylu boyunca uzanıyor yere; tam kapının önüne, paspasın durması gerektiği yere. Sonra bir başkası, mesaisine başlamak üzere kapıdan geçmeden önce bizim paspasa ayaklarını siliyor.

Filmde en çok dikkatimi çeken insanların yüzlerinde hiçbir ifade olmamasıydı. “İfade edecek” bir şeyleri yoktu belki. “İfade etmeye” gerek duymuyorlardı ya da. Yüzümüzdeki manayı gerekli kılan şey nedir, diye sordum kendime. Duygu ya da düşünce yoksa anlam da yok. Dolayısıyla nesnenin ifadeye gereksinimi yok; varoluşunda bunun koşulu yok. Filmde görüyoruz ki nesneleşmiş özneler de zaman içinde ifadelerini yitiriyorlar. Nesneleşmek beraberinde kimlik yitimini getiriyor.

Kimlik nedir peki? Bizi biz yapan şey nedir? Bizi özne yapan nedir diye de sorabilirim soruyu. İlk akla gelen yanıtlardan biri “eylemlerimiz” olsa gerek. Öyle ya bir cümlenin öznesi, yüklemin sorumlusudur. Özne, eylemi gerçekleştirendir. Özneyi çekip alırsanız cümle bozulur. Artık eylemin faili meçhuldür. İşte o yüzden kendi eyleminin sorumluluğunu üstlenmeyen özne artık yok hükmündedir. Ona en fazla “nesneleşmiş özne” diyebiliriz.

Özne-nesne karşıtlığı üzerine düşününce aklıma Paulo Freire’nin “Ezilenlerin Pedagojisi” geliyor ister istemez. Yazar, egemen güçlerin insanı eğitirken “nesneleştirdiğinden” söz eder bu kitabında. İktidarın varoluşu gereği öznelere değil, nesnelere ihtiyacı olduğunu vurgular.

O kitapta geçiyor muydu bilmiyorum ama bu nesneleştirme işlemini gerçekleştiren tüm iktidar aygıtlarının başvurduğu başlıca kavramlardan birinin “feda” olduğunu düşünüyorum. Özellikle çöküşe doğru gidildiği esnada şirketler çalışanlarından fedakârlık talep eder; ciro düşmüştür mesela ve o yıl zam yapılamayacaktır. Ekonomik kriz zamanlarında hükümetler vatandaşlarından fedakârlıkta bulunmalarını ister; kemerleri sıkma vaktidir. Savaş sırasında ordular askerlerinden gözlerini bile kırpmadan ölüme gitmelerini bekler; şehitlik fedakârlığın en yüksek mertebesidir. Örgütler mücadelenin keskinleştiği zamanlarda üyelerinden tartışmaları askıya almalarını, liderliğin kararlarına sorgusuz sualsiz itaat etmelerini talep eder.

Fedakârlık sorgu sual kabul etmez. Oysa kişiyi özne yapan şey sorularıdır. Sabah ofisin kapısına paspas olarak yatan adam “Ben burada ne yapıyorum? Neden yapıyorum? Bu iş için neleri feda ediyorum? Karşılığında ne alıyorum?” diye sorduğu gün kravatını sıkmak yerine gevşetebilir. Hatta isterse arkasını dönüp gidebilir. Bu eyleminden de sorumlu olur. Onu üstlenir. Belki o zaman yüzü bir ifade de kazanır ve o ana dek ağzından tek kelime duymadığımız adam ilk kez kendi cümlesini kurar. Üstelik cümle bozuk da değildir.

Devrik Cümle, Remzi Kitap Gazetesi, Ekim 2015

Share →
Set your Twitter account name in your settings to use the TwitterBar Section.